Gazabın Allah İçin Olsun

Sayı : 41 / Temmuz 2015, Konu Başlığı : Ariflerden Hikmetler

İmam Şâfiî'nin talebelerinden Rebî El-Hayrî, bir gün Kahire sokaklarında dolaşırken, bir pencereden üzerine kazayla kül dökmüşlerdi. Hiçbir şey söylemedi, külleri temizledikten sonra yoluna devam etti. Kendisine;

- Külü dökenleri niçin azarlamadınız?’ diye soranlara şöyle cevap verdi:

- Ateşe müstahak bir günahkârın üzerine kül dökülse ne lâzımdır?

Arif Zatlar, başlarına gelen haller sebebiyle gazaplanmaz, çok büyük bir olgunlukla, affedicilikle karşılarlar. Çünkü onlar daima kendi nefislerini kınamakla meşguldürler. Bu sebeple başlarına gelen hallerde bile kabahati kendilerinde aramaya koyulur, başkalarında kusur aramazlar.

Hadis âlimlerinden ve Allah dostlarından olan Hakîm-i Tirmizî rahmetullahi aleyhinin ahlakı da böyleydi. Hilmi o kadar fazlaydı ki, kimseye kızdığı görülmezdi. Hatta kendisine karşı kızılacak hareketler yapıldığında kızmadığı gibi kötülüğe karşı iyilik yapardı. Hanımına sordular;

- Hâkim-i Tirmizî'nin bir şeye kızdığını anlayabiliyor musunuz? Hanımı şöyle cevap verdi:

- Evet anlıyoruz. İçimizden biri onu kızdırdığı zaman bize karşı daha iyi davranır, yemek yedirir, su verir. Sonra ağlayarak; ‘Yâ Rabbî! Ben ne günah işledim de seni gazaplandırdım ki, bunları benim üzerime gönderiyorsun! Rabbim tövbe ettim, beni affet ve onları iyi hâle çevir,’ diye duâ ederdi. Böyle duâ ettiği zaman, onun kızdığını ve onu üzdüğümüzü bilirdik. Onu bu sıkıntıdan kurtarmak için de, tövbe eder ve affını isterdik, buyurdu.

Gönülleri daima Allah-u Zülcelal’in huzurunda olmanın derin hazzıyla meşgul olan evliyaların insanlara karşı da davranışı böyle oluyordu. Onlar Allah'ın kullarına karşı şefkati ve affetmeyi kendilerine vazife biliyorlar, kızıp bağırmaya haya ediyorlardı. Bu sebeple Allah dostları hilim ve güzel ahlak sahibi olmayı, marifetullahın bir alameti olarak görülmüştür. Nitekim Seyyid Ahmet er-Rıfai rahmetullahi aleyhiye:

- Allah’ı ve kendi nefsini tanıyan şahsın alameti nedir? diye sormuşlardı. Şöyle cevap verdi:

- Onların kelamı, konuşması daima nezaketlidir, yumuşaktır, kimseyi incitmezler.

Peygamber efendimiz sallallahu aleyhi vesellemin yumuşaklığı ve affediciliğinin sebebi de budur. Nefsi adına hiç kimseden intikam almayan Peygamber aleyhisselatu vesselam, bir hadisi şerifinde şöyle buyurmuştur:

“Cehennem ateşinin kime haram olduğunu size haber vereyim mi? Ateş her garibin, heynin, leylin, sehlin üzerine haramdır.” (Ahmed ibn Hanbel; 1. 415)

Garib olan yani insanlara cana yakın olan, heynin yumuşak huylu olan, leynin şefkatli, sehlin ise arkadaşına daima kolaylık gösteren kimse demektir. Olgun bir Müslüman bilhassa din kardeşlerine karşı bu güzel davranışları göstermelidir. Bazı şeylere öfkelendiği zaman da biraz tahammüllü olmalıdır.

Tabiînin meşhurlarından ve hadis alimlerinden Ahnef bin Kays rahmetullahi aleyh diyor ki;

"Şu üç hususa tahammül etmek, arkadaşlık haklarındandır: Kızıldığında, azarlandığında, dil sürçmelerinde."

Affedici olmak, gönül zenginliğinin bir işaretidir. Dar gönüllü insanlar en ufak bir hataya tahammül edemez, hemen tepki gösterirler. Ancak gönlü zengin kişiler, insanları bağışlarlar. Hatta düşmanlık besleyenlere bile af ve merhametle muamele ederler.

Arif zatlar, herkesi affetmek ve hoş görmek için bir mazeret bulurlardı. Onlardan birine soruldu, “Sen neden kimseye kızmıyorsun?” şöyle cevap verdi: "Bir kimse bana düşmanca davranırsa, ben ona şu üç halden biriyle karşılık veririm. Bu kimse benden yaşlı ise ona saygı duyar, karşılık vermem. Benden küçük ise onun için kötü muamele yapmaya tenezzül etmem. Akranım ise ona af ve iyilikle muamele ederim."

Elbette kızmamak, hoş görmek ve affetmek, kendi nefsimize ait hakları bağışlamak söz konusu olduğunda makbuldür. Yoksa bir mazluma yapılan zulmü görmezden gelmek, mazlumun hakkını korumamak manasında değil. Yine Allah'ın emir ve yasaklarına aldırış edilmemesi, ümmet-i Muhammed’in arasında kötülüklerin yaygınlaşması hususunda tepkisiz kalmak makbul bir affedicilik değildir.

Veli kullar, Allah'ın gazab edeceği hususlar söz konusu olduğu zaman son derece gayretli olur, asla taviz vermezler. Onların rızaları da Allah içindir, gazabları da Allah içindir.

Büyüklerden bir zât, Cüneyd-i Bağdâdî'nin yanına gelmişti. Şeytanın, onun yanından hızla kaçtığını gördü. O kimse Cüneyd-i Bağdâdî'nin yanına yaklaşınca, yüz hâllerinden, onun çok öfkelenmiş olduğunu anlayıp, sordu:

- Ey Cüneyd! Biz biliyoruz ki, insan öfkelenince şeytan ona yaklaşır. Fakat görüyorum ki, bu kadar fazla öfkelenmiş olduğunuz halde, şeytan sizden kaçıyor. Bunun hikmeti nedir? Cüneyd-i Bağdâdî cevâbında;

- Sen bilmez misin ki, biz kendi nefsimiz için kızmayız. Başkaları, nefsleri için kızarlar. Bunun için de şeytan kendilerine musallat olur. Bizim kızmamız, hep Allah için olduğundan, şeytan bizden kızdığımız zaman kaçtığı gibi başka hiç bir zaman kaçmaz, buyurdu.

Allah'a ve mukaddesata karşı yapılan saygısızlıklara, zulümlere ve kötülüklerin yayılmasına kızmak Allah için bir öfkedir. Böyle bir öfke imandan kaynaklanır.

Hz. Ömer radıyallahu anhu celalli bir tabiata sahipti. Allah'ın hükümlerinin uygulanmasında son derece titizdi. Allah'ın razı olmadığı şeylerle mücadele ederken asla taviz vermezdi. Peygamber efendimiz Hz. Ömer için “Şeytan Ömer’i görünce yolunu değiştirir,” buyurmuştu.

Allah-u Zülcelal bizleri nefsi için gazaplanmayan, yalnız Allah için buğz eden kullarından eylesin. Amin.


Sayı : 41
Büyük Kapak