Gidiş İyiye mi Kötüye mi?

Sayı : 61 / Mart 2017, Konu Başlığı : İrfan Mektebi

Dünyevîleşiyor muyuz? Dindarlaşıyor muyuz?

Gerek dünyada gerek ülkemizde, her iki tespit de var. Her iki iddia da mevcut.

Zannediyorum, farklı farklı mecralarda, farklı kıstaslara göre ikisi de doğru bu tespitlerin.

Dünya tarihinde bugün teknoloji, dijital ekranlı cihazlar ve hızlı araçlar gibi semerelerine çok alıştığımız bir kalkınma ve ilerleme oldu. Bunu doğuran “bilim” batıda hep dine karşı gelişmişti.

Bunun en büyük sebebi, hıristiyanların tahrif edilmiş kitaplarındaki bilgilere; “dogma, nas, değişmez hakikat” şeklinde sarılmaları idi. Batıda hâlâ, kâinâtın; bildiğimiz mânâda 24’er saatlik altı günde yaratıldığına ve o günden bugüne de sadece birkaç bin sene geçtiğine “inanan” hıristiyanlar var. Fakat bilim yolundan ilerleyen insanlar milyar yıllarla hesaplıyorlar kâinâtın ömrünü.

Böyle ilmî hakikatlerle sürekli tenakuza düşen bir din anlayışı oralarda, din aleyhtarlığını yaymıştı. Geçtiğimiz asırda, böyle okumuş-yazmış kesim, din ve inancı sadece mutaassıp köylülerde kalan, zamanla silinip gidecek bir eski zaman modası zannediyorlardı. Fakat öyle olmadı. Dinler varlıklarını korudukları gibi, modern dünyada güçlü bir şekilde var oldular.

Marks’ın “Din afyondur!” iftirasını düstur edinen komünist ülkeler bile bugün din ile problemlerini bertaraf ettiler. Rusya, Ortodoks patrikliği ile yeniden eski çarlık günlerindeki anlayışına döndü.

Ülke olarak bizde de Tanzimat’tan inkılâplara uzanan çizgide toplum olarak büyük bir dînî zaafın ardından, toparlanıyoruz.

Hac sahasından misal verelim:

Bir dönem hac yasaktı. Sonra serbest kaldığında da, ülkemizden giden bir avuç insana, Harameyn’de; “Siz hıristiyan olmamış mıydınız?” denilmekteydi.

Bugün ise hacca gitmek için başvuran milyonlar, yıllarca kur’a beklemek mecburiyetinde kalıyor. Elhamdülillâh.

Bu mânâda dünya da, yakın geçmişine göre dindarlaşıyor, biz de dindarlaşıyoruz.

Fakat diğer yandan yeni dünya, bambaşka bir dünya. Modern bir dünya. Dini, âhireti, yaratıcıyı zihinlerinden çıkarmış mühendisler tarafından dizayn edilmiş bir dünya...

Hangi dine müntesip olursa olsun, dindarlar; bu sosyal, siyasi ve ekonomik sistemin dışına çıkmıyorlar. Kimisi çıkmıyor, kimisi çıkamıyor.

Tarihi zaten Sezar’a, Roma’ya, derebeyliğe ve sömürgeciliğe karşı tavizlerle dolu olan muharref hıristiyanlık, bugün neredeyse kadim bütün esaslarını kaybetmiş durumda. Son günlerde Papa’nın, boşanma ve cinsî sapıklığa ılımlı yaklaşma şeklinde anlaşılan yeni bir doktrini yayınlandı. Ki Katolikler hıristiyan aleminin neredeyse en tutucu olan kanadı.

İslâm dünyasında da durum daha hafif olmakla birlikte benzer.

Eli Kolu Bağlı Müslümanlık

Müslümanlar İslâm’ı her şeyiyle hayatın her safhasında yaşayamıyor. Dünyasını inancına göre yeniden kuramıyor. Yani kapitalist müslüman, liberal müslüman, lâik müslüman, hattâ evrimci müslüman durumuna düşebiliyor... Böyle değilse bile eli kolu bağlı, âciz müslüman olarak yaşıyor.

Böyle müslümanların moderniteyle bir problemi olmadığı gibi hattâ ona uyum için gayret ediyorlar. Meselâ birçok müslüman dindar, dininin ahkâmı günümüze uyacak şekilde gözden geçirilsin istiyor. Hadisler, mezhepler vb. gelenekten gelen İslâm anlayışımızı tenkit eden bütün yaklaşımlar bu adapte olma gayretinin bir uzantısı.

Dindarlaşma ile dünyevîleşmenin çirkin bir melezi.

İşçisinin hakkını doğru dürüst vermeyen işadamı, bir network, bir sosyal çevre, bir müşteri kitlesi olarak gördüğü cemaatinin vakfına büyük bağışlarda bulunabiliyor.

Sosyal medyada cemaatine dil uzatanlara haddini bildiren hacı, öğlenle ikindi arası bankaya gidip faizli kredisinin taksitini ödeyebiliyor.

Tenakuzlardan başka bir de, güncelleme zorunluluğu var:

Devamlılığı kıymetli olan cemaatle namaz bile bir buluşma, bir etkinlik olarak hayata geçiriliyor. Aslında gizlisi makbul olan infak, sosyal sorumluluk projesi olarak görülüyor...

Bireyselcilik / ferdiyetçiliğin tesiriyle, herkes kendince bir anlayış veya kendine en uygun bulduğu anlayışa sarılıyor. Böylece hizip hizip bir sürü Müslümanlık ve dolayısıyla tefrika çıkıyor.

En belirgin vasıf ise, dünyanın çok önemsenmesi ve âhiretin ötelere bir yerlere itilmesi...

Geçenlerde Hayrettin Karaman hoca da gündeme getirdi. Muhafazakâr iktidarın bedeller ödemeyi göze alarak okullara getirdiği seçmeli dersler var: Kur’ân-ı Kerim, Hz. Peygamber’in Hayatı, Temel Dinî Bilgiler... Bunların okullarda tercih edilme yüzdeleri ortaya konduğunda insan üzülüyor. Hiçbir sınıfta yüzde 20’yi geçmeyen bu dersleri tercih oranı, 8. Sınıfta yüzde 4’e, 12. Sınıfta yüzde 2’ye düşüyor!

Sebep? Birinde liseye, diğerinde üniversiteye hazırlık var.

İşte dünyevîleşmenin bariz bir yansıması.

Müslümanca Bir Tefekkür İhtiyacı

Asıl gözle görünmeyen idrak ve telâkkilerde, daha beter bir dünyevileşme ve lâdînîleşme var. Müslüman kimliği sebebiyle el üstünde tutulan nice eğitimci, sanatçı, psikiyatr, zihin dünyasında egzistansiyalist bir Fransız’dan, bohem bir Amerikalıdan veya Freudçu bir Zürihliden farklı düşünmeyebiliyor. Veya küçük bir “adapte” manevrasıyla onu İslâmileştiriveriyor!

Bunun bir adı da Ilımlı müslümanlık. Light İslâm.

Süt, yoğurt, peynir gibi mamulleri yemek ama formunu korumak isteyenler için light ürünler var. Yani hafif, yağı azaltılmış, yavan... Light İslam da böyle bir şey oluyor. Hâlbuki bizim Light of İslâm’a (İslâm’ın nûruna) ihtiyacımız var, light İslâm’a değil.

Geçmiş baskılardan dolayı çoğumuz; “Light da olsa aman İslâm!” diyoruz. Bu tuhaf Müslümanlığın bir sebebi de bu geçiş süreci.

“İslâmiyet’e beşik olarak, niçin Arabistan seçilmiştir?” sualine, o coğrafyanın -câhiliyye tahribatına rağmen- dünyanın birçok yerinde çokça görülen fikrî, siyâsî, dînî çalkantı ve yozlaşmalardan uzak kalmış olması cevaplar verilir. Arabistan üzerinde ne Yunan’ın felsefesi, ne Roma’nın idaresi, ne de İran’ın rezillikleri akmıştı. Vahiyden uzaklığın kasveti, uzaktan bir özentiyle gelen putlar ve nefsânî bir zalimleşme vardı.

Bugün, nisbî olarak dindarlaşırken, bünyemize, zihnimize, kalbimize sinmiş yabancı ve zehirli hissiyat ve fikriyattan hemen kurtulamıyoruz. Çünkü câhiliyye insanı gibi, “Allah ve Rasûlü en iyi bilendir.” safiyeti içinde değiliz. Çok şey biliyoruz (!) Bildiklerimizin zehirli laboratuvarların üretimleri olduğunu hemen kavrayamıyoruz.

Bu sebeple önce sular bulanık akıyor.

Umarız ki, temiz su bol bol akmaya devam ederse, yani dinin hakikati yaşanır ve yaşatılırsa bu bulanıklığa galip gelir. Berraklaşır.

Bunun için mevcut hâlimizin eksik/yarım/bozuk olduğunu kabul etmemiz birinci şart.

Yarım olduğunu bilelim ki, tamamlamaya çalışalım. Bozuk olduğunu bilelim ki tamire ve imara gayret edelim. Eksik olduğunu itiraf edelim ki, her geçen gün bir şeyler katma gayretinde olalım.

Bu yazı da buna bir nebze hizmet edebilirse ne mutlu!


Sayı : 61
Büyük Kapak