Gönül Huzuru ile İbadet Etmek

Sayı : 65 / Temmuz 2017, Konu Başlığı : Sünnetin Gölgesinde

Peygamber efendimiz sallallahu aleyhi vesellemin pak zevcesi, ümmetin annesi Hz. Âişe validemizden rivayet edilen bir hadis-i şerifte şöyle buyrulmaktadır:

“Ey Âişe! Göze önemsiz gibi görünen günahlardan sakın! Çünkü bu günahlar için, Allah tarafından görevlendirilmiş bir görevli vardır. Çünkü küçük günahlar insanda bir araya gelince onu helâk eder. Tıpkı çöl bir arazide bulunup da, yanına kavmin işçileri gelen şu adamın hali gibi: O adam ve diğerleri odun taşıyıp üst üste yığarlar ve bir yığın meydana getirirler. Derken odun yığınını ateşe verirler ve (küçük küçük olan, ama bir araya gelince kocaman bir yığın olan bu çalı çırpının ateşiyle) o çölde bulunan bütün canlıları yok eder...” (Ahmed bin Hanbel, I/ 402, V/331, VI/70, 151; İbn Mâce, Zühd 29)

Müslümanlar olarak ahir zamanda çok büyük imtihanlarla kuşatılmış durumdayız. Bizler de her ne kadar duygu yönüyle yine kendimizi İslam medeniyetine mensup hissetsek de içinde yaşadığımız hayat tarzının etkilerinden tamamen sıyrılamamaktayız.

Gün boyunca gözümüzün gördüğü, kulağımızın işittiği, dilimizin konuştuğu ve işlemekten kaçınamadığımız birçok amel var ki, bunların Allah'ın razı olmadığı kötü ameller olduğunu az çok biliyoruz. Televizyon programlarında gördüğümüz, edeb ve hayâ hassasiyetimize uygun olmayan, aile yapımıza zarar veren manzaralar… Bir markete gittiğimizde bile duymaktan kaçınamadığımız hayâsızca şarkı sözleri… Vitrinlerdeki, reklam afişlerindeki görüntüler… İnsanlarla bir araya geldiğimiz zaman dinlemekten ve bazen de iştirak etmekten kaçınamadığımız lüzumsuz ve hatalı konuşmalar…

Bu izler duyu organlarımızdan girerek zihnimizde ve kalbimizde bulanıklıklara sebep oluyor. Bilhassa ibadet için kalbimizi toparlamaya çalıştığımız anlarda bu hata ve kusurların kalbimizde bıraktığı lekelerin bizde kasvet ve huzursuzluğa sebep olduğunu hissedebiliyoruz.

Allah-u Zülcelâl bir ayet-i kerime de buyuruyor;

“Allah'ın, üzerinizdeki nimetini ve ‘İşittik, itaat ettik’ dediğinizde sizden aldığı ve kendisiyle sizi bağladığı ahdini hatırlayın. Allah'tan korkun, çünkü Allah göğüslerin özünü çok iyi bilir.” (Maide, 7)

Bizler Rabbimize elest bezminde, onu Rabbimiz olarak tanıyıp itaat edeceğimize söz verdik. Her ne kadar ruhumuz bedenimize bağlanıp kalınca bu verdiği sözü unutmuş olsa da vicdan dediğimiz bir hissiyatımız bize o söze uygun olmayan ameller işlediğimiz zaman huzursuzluk veriyor. Buna gönül huzursuzluğu, kalp kasveti diyoruz.

Böyle hallere karşı mücadele etmezsek, gönlümüz kararıyor, paslanıyor ve ibadetlerimizden huzur bulamıyoruz. İbadetlerimiz ve zikirlerimiz sırasında Allah'a karşı nasıl bir edeb içinde olmamız gerekiyorsa öyle olmaya çalışıyoruz ama başaramıyoruz. Bu sefer ibadetten de lezzet alamıyoruz.

İbadet Huşu ile Değer Kazanır

Biliyoruz ki ibadet Allah'ın emrine itaat için yapılır ama asıl maksadı kalben gafletten sıyrılıp Allah'a yönelmektir. Ancak ibadet huşu ile yapılmazsa sırf bir şekli hareketlerden ve okumalardan ibaret olur; insana bir faydası dokunmaz.

Hz. Ali radıyallahu anhu şöyle buyurmuştur:"Hûşu olmayan namazda, lüzumsuz şeylerden kaçınılmayan oruçta, tertile riayet edilmeden yapılan kıraatte, günahlardan sakındırmayan amelde, sehavet bulunmayan malda, sıkı bağlılık bulunmayan kardeşlikte, ihlâs olmayan duada hayır yoktur."

Huşu, “Hakk’a boyun eğmek, Allah’a karşı gönülden hislerle, takva ve muhabbet ile ibadet etme” manasına gelir. Allah-u Zülcelâl Felaha eren müminlerin "Namazlarını hûşu ile kılan müminler” (Mü'minun,1) olduğunu bildirmektedir.

İşte Allah-u Zülcelâl bizden böyle gönülden bir yönelişle ibadet etmemizi istemektedir. Bir ayet-i kerimede: "Allah'ın huzurunda tam hûşu ve hudû ile durun" buyurmaktadır. (Bakara, 238)

Ancak hepimiz biliyoruz ki kalbi korumak diğer azaları korumak gibi değildir, çok daha zordur. Öte yandan kalbi korumanın da çaresi yine diğer azaları da küçük büyük demeyip bütün günah ve hatalardan korumaktır.

Çünkü tasavvuf alimlerinin bildirdiği gibi, göz, kulak gibi bütün azalar kalbe açılan birer pencere gibidir. Bu azalar kalbe huzursuzluk veren görüntü ve konuşmalarla meşgul olursa bunlar kalbi de meşgul eder.

Zaten kalp, her an bir şeye yönelen, bir şeylerle meşgul olan bir ayna gibidir. Onu Allah'ın sevdiği, razı olduğu ilim, irfan, tefekkür, zikir, ibadet ve güzel ahlak ile meşgul edersek kalpte Allah'ın muhabbet nuru parlar. Aksine Allah'ın sevmediği, nefsani yönümüzü tahrik eden görüntü ve konuşmalarla meşgul edersek kalbimizde benek benek lekeler oluşur ve kalp paslanmaya başlar.

Bu sebeple kalbimizi muhafaza etmek için kalpte bu kirliliklere sebep olan şeylere ilgi duyan nefisle sürekli bir mücadele etmek gerekmektedir. Eğer kulun bu yolda bir gayreti olursa muhakkak Allah azze ve celle ona yardım eder. Bir ayet-i kerimede Rabbimiz şöyle buyurmuştur: “Bizim uğrumuzda mücahede edenleri, elbette yollarımıza ulaştıracağız. Muhakkak Allah, iyilik sahipleriyle beraberdir.” (Ankebut, 69)

Hiçbir Günahı Küçük Görmezlerdi

Ashab-ı kiram o zamanın şartlarında dahi nefisleriyle mücadele etmekte büyük gayret gösterirlerdi. Ubâde bin Sâmit ve Ebû Saîd el-Hudrî radıyallahu anhum gibi sahabeler şöyle derlerdi: “Siz, gözünüze önemsiz görünen öyle işler yapıyorsunuz ki, biz onları Hz. Peygamber zamanında büyük günahlardan sayardık!” (Buhârî, Rikak 32; Dârimî, Rikak 45; Ahmed bin Hanbel, III/3, 157, 470, V/79)

Elbette onlar, kalplerindeki Allah korkusu sebebiyle, küçük günahları bile büyük günah gibi görür, sakınırlardı. Hatta onlar günah olduğuna dair bir hüküm olmayan hususları dahi sakıncalı görüp çekinirlerdi. Çünkü Peygamber efendimiz sallallahu aleyhi vesellem:
“Kul, mahzurlu olan şeye düşmekten çekinerek mahzurlu (sakıncalı) olmayan şeyi bırakmadıkça takvâlı kişilerden olma derecesine ulaşamaz.” (Tirmizî, Sıfatul-Kıyâme 14, İbn Mâce, Zühd 24) buyurmuştur.

Allah dostlarından Cafer-i Sadık rahmetullahi aleyh hazretleri buyuruyor ki:

“Allah’tan, O’nu görür gibi kork. Her ne kadar sen O’nu görmesen de şüphesiz O, seni görür. Eğer O’nun seni görmediğini düşünürsen kâfir olursun. Şayet O’nun seni gördüğünü bilmene rağmen, günah işlemek suretiyle O’na asi olursan, hiç kuşkusuz, O’nu seni görenlerin en önemsizi saymış olursun.”

İşte onlar böyle her an, her yerde kendilerini muhafaza etmeye çalışıyorlardı. Daima kendilerini Allah-u Zülcelâl'in huzurunda görmekte, günlük yaşantısı içerisinde bir iş ile meşgul olurken dahi Allah-u Zülcelal’den bir an dahi gafil olmamaya gayret ediyorlardı.

Allah-u Zülcelâl’in “Öyle erlerdir ki, onları ticaret, alışveriş Allah’ı anmaktan alıkoymaz.” (Nur; 37) buyurduğu seçkin kullardan olmaya çalışıyorlardı.

Onlar bugünkü şartlar içinde olmadıkları halde her an kendilerini muhafazaya dikkat ederlerken bizler bu çağın imtihanları karşısında elbette çok daha fazla gayret göstermemiz gerekiyor.

Allah Gayretlerimizi Görüyor

Ahir zamanda çok büyük imtihanlarla karşı karşıya kalıyoruz. Ne kadar çaba göstersek de zaman zaman sürçüyoruz, yine hata işliyoruz. Bununla beraber elbette ümitsizliğe de düşmememiz gerekir. Çünkü Allah-u Zülcelâl, hiçbir kulunun çabasını yok saymaz. Bir ayet-i kerimede Rabbimiz buyuruyor; “Herkesin yaptığı güzel işlere göre dereceleri vardır. Rabbin onların yaptıklarından habersiz değildir.”(En’âm, 132)

Elbette huşu ile namaz kılabilen, her an kendini ve gönlünü muhafaza edebilen kulların Allah-u Zülcelâl katında yüksek dereceleri vardır. Ancak elinden geldiği kadar Allah'a itaat eden, günahlardan kaçınmak için çaba gösteren bir kulun da Allah Teâlâ’dan alacağı bir mükâfat vardır.

Peygamber efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem bir hadis-i şerifinde kıldığı namaz bakımından kulların kazandığı sevabın derecelerini şöyle bir haber veriyor; "Kişi vardır, namazını kılar bitirir de, kendisine namazın sevabının onda biri yazılır. Kişi vardır, dokuzda biri, sekizde biri, yedide biri, altıda biri, beşte biri, dörtte biri, üçte biri, yarısı yazılır." (Ebu Davud, Salat 128)

Bu hadis-i şeriften de anlıyoruz ki, namazında tam huşu ve hudu halini muhafaza edebilen kulların tam sevabı olduğu gibi, kendini toplamaya çalışan, elinden geldiğince gayret eden kulların da belli bir sevabı vardır. Öyleyse biz de sevabın kemalini ve tamamını kazanamıyorsak da Allah'ın rahmet ve mağfiretine müracaat etmekten vaz geçmeyelim. Elimizden geldiği kadar da olsa gayret göstermeye devam edelim. Ve en önemlisi Peygamber Efendimiz gibi dua ederek Allah'ın yardımını isteyelim.

Allah Resulü şöyle dua ederdi: “Allah’ım! Nefsime takvasını ver ve onu tezkiye et! Sen onu en iyi tezkiye edensin. Sen onun velisi ve Mevlâ’sısın.” (Müslim, “Zikir”, 73)


Sayı : 65
Büyük Kapak