Gönül Tazyiki

Sayı : 71 / Ocak 2018, Konu Başlığı : İrfan Mektebi

Sa’d bin Muaz radıyallâhu anh müslüman olunca kavminin yanına gitti:

- Ey Abdüleşheloğulları! Beni nasıl bilirsiniz? diye sordu.

Onlar;

- Sen bizim seyyidimiz, fikirce en üstünümüz ve reisimizsin, dediler.

Bunun üzerine Sa’d radıyallâhu anh:

- Siz Allâh’a ve Rasûlü’ne îmân edinceye kadar, erkek ve kadınlarınızla konuşmak bana harâm olsun, dedi.

O gün akşama kadar bu kabîleden müslüman olmayan kimse kalmadı.

Zaman zaman zihnimizin batıdan gelen şekillendirici fikriyat sebebiyle selâmetini yitirdiğini hatırlamalıyız.

Zihnimizde, “Zorla güzellik olmaz ki!”, “Hem hani dinde zorlama yoktu?!.” gibi itirazlar dolanabilir. Evet ayet-i kerimede “dinde ikrah yoktur,” buyuruyor. Hâlbuki Hz. Sa‘d’ın yaptığı gönül tazyiki, ikrah değil.

Dînimizde çok mühim bir esas var:

Arapçadan aynen alarak dilimizde de ifade ediyoruz:

Emr-i bi’l-mârûf nehy-i ani’l-münker...

Emr: Emretmek. Nehy: Yasaklamak.

Cuma günleri hutbede dinlediğimiz âyette de aynı fiiller var:

“Muhakkak ki Allah, adâleti, ihsânı ve akrabaya vermeyi EMREDER.

Çirkin ve kötü işleri, azgınlığı YASAKLAR...” (en-Nahl, 90)

Hâlbuki emr-i bi’l-mâruf, özü itibariyle tavsiye gibi anlaşılır. Çünkü gerçekten de dinde ikrah yoktur. İkrah bir şeyi rızâsına hilâfına zorla yaptırmak demektir. Fakat ısrar, tekrar, yoktur denmiyor ki!..

İki genç arkadaşı gözünüzün önüne getirin: Çok kârlı yaptığı alışverişi anlatan yahut çok çok beğendiği bir kitabı, bir filmi tavsiye eden.

Dil ucuyla söylemez böyle bir kişi. Bütün hararetiyle tavsiye eder. Hattâ emir kipleri kullanmaya başlar:

“Sakın kaçırma bu fırsatı!.”

“Mutlaka sen de almalısın / tatmalısın / okumalısın!”

Muhatabı da ona;

“Sen kim oluyorsun da bana emrediyorsun?!.” diye karşı koymaz. Alınmaz, gücenmez.

Emr-i bi’l-mâruf bu hararette olmalı.

Bir de “dil ucuyla”, “dostlar alışverişte görsün” tarzındaki bir teklifi düşünün. Hani kendisine ancak yetecek bir yemeği yerken, gelen misafire, kısık bir ses tonu ve muhtevasının mânâsına zıt bir jest-mimikle;

“Buyurun, beraber olsun!” diyen ardından da çabucak;

“Teklif var ısrar yok!”u ekleyen bir kişi düşünün.

Günümüzde;

“Çalışanıma karışamam!”

“Talebeme ne diyeyim?”,

“Evlât işte! Kaç kere söyledim yapmıyor! Atsan atılmaz satsan satılmaz ne yapayım!” tarzında kimseye karışmaz bir müslümanlık hâkim olmuş gidiyor...

Dînimiz her şeyde olduğu gibi fert ve toplum dengesi açısından da mutedil ve vasatı tutucudur.

Büsbütün toplum baskısı, insanları riyâkârlaştırabilir ve münafıklaştırabilir. Fakat büsbütün serbestiyet de, insanların muhtaç olduğu sevk ve idare rüzgârını, daima menfî, kötü ve yanlışın eline verir.

Mesela müşriklerin, münafıkların tazyik yaptığı bir ortamda, bir mümin aile reisi kendi ailesine sahip çıkmazsa, o zaman onlar da bu yanlış yönde gelen baskının tesirinde kalmaz mı? Nitekim günümüzde öyle olmuyor mu?

Bu sebeple aile reislerinin, toplum idarecilerinin elinde, biraz gönül tazyiki hakkı olmalıdır.

Çünkü işin içine idareci mes’ûliyeti girmiştir.

Peygamber aleyhisselatu vesselam, “Hepiniz çobansınız idare ettiklerinizden sorumlusunuz…” buyururken buna dikkat çekiyor.

Bazen idare makamındaki kişilerin İslâm’ı tervic ve ona teşvik için yaptıklarını fazla bulanlara rastlıyoruz.

Hâlbuki toplumun ciddî bir kesimi kanaat önderlerine tâbi olurlar. Mekke’nin fethinden sonra fevc fevc (büyük kalabalıklar hâlinde) İslâm’a girişlerin olması da bundandır. Mekke bütün Hicaz’ın belki bütün Arap yarımadasının kanaat önderi olmuştur. Onlar girince artlarından herkes koşmuştur.

Sonra toplumun bugün geldiği noktada, tam tersi idareci baskısı yok mudur?

Yani emr-i bi’l-münker ve nehy-i ani’l-mâruf!..

Jakobenizm, yani toplumu serbest bırakmayıp, istenen çizgiye zorla getirme anlayışı...

Sonra bugün sosyal devlet, bazen insanların şahsî tasarruflarına bile karışmıyor mu?

Mecburî eğitimin ne sebeple mecburî olduğunu hiç düşündük mü?

- Devlet, vatandaşının sigarasını kendi arabasında, kendi dükkânında bile içmesini yasaklıyor.

- Çocuğuna bir fiske vurdu diye, evlâdı ana-babasından alıyor.

- Hatta beslenmesine karışıyor. Obez olmaması için mücadele veriyor.

İslâm toplumlarında da muhtesiplik vardı. Bugünün zabıtaları gibi, lâkin İslâmî bir anlayışla insanları hayra, doğruya, dürüstlüğe sevk eden bir teşkilât... Kaynağını sahâbeden alan...

Emr-i bi’l-mâruf müessesesi.

Suudî Arabistan’ın ılımlı İslâm anlayışına geçeceğini işittik. Ilımlı İslâm’ın en gözle görülür ve somut maddesi, bugüne kadar hayli aktif olan “emr-i bi’l-mâruf ekipleri”nin artık herhangi müeyyide gücünün kalmamış olması.

Çocukluğumuzdan beri, hacdan gelen dedelerimizin, ninelerimizin ballandırarak anlattığı;

“Namaz vakti gelince herkes camiye koşar, dükkânlar kapanır, hattâ kapanmaz tezgâhın üzerine bir örtü atılıverir o kadar... Kimse hiçbir şeye dokunmaz. Namaz vaktinde herkes alışverişi bırakır...” gibi intibalar, kendiliğinden değil, emr-i bi’l-mâruf vazifelilerinin titizlikle sürdürdüğü takiplerle sağlanıyordu.

Yoksa insan hırsı, ne Hicaz dinler, ne namaz...

Şimdi ılımlı İslâm, Hicaz’da yine devam edecekmiş, fakat diğer Suud şehirlerinde bu durum sona erecek imiş. Hayırlısını dilemekten başka çare yok. Henüz Cuma vaktine bile çözüm bulamamış laik bir ülkenin vatandaşları olarak, Suud hakkında konuşmaya ne hakkımız var ki?

Hür ve serbest dünyada, ayrıştırmadan çöp atarsanız, para cezasına maruz kalabilirsiniz. Lâkin kimseyi dînî, ahlâkî bir sebeple ikaza kalkışamazsınız. Gidişat bu yönde.

Lâkin gönlümüz îman ile kaynarsa, bir çare bulacağımıza eminim.

Devleti bir tarafa bırakalım da, biz kendi çevremizde, kendi çerçevemizde gönül kuvvetimizi ortaya koyalım bakalım...

Bu makamda bir büyüğümün hâtırasını paylaşayım:

Gençliğinde memleketi Tokat’tan İstanbul’a, çalışmaya gelir. Evli olan ağabeyinin evinde bekâr olarak kalacak, işe gidip gelecektir.

Bir müddet sonra, ağabeyi yanına gelir:

–Bak kardeşim, der. Evimde kal, ye iç hepsi helâldir. Başımın üstünde yerin var.

Lâkin şunu unutma: Namazını kılmazsan sana hakkım haramdır!

Bana karşı hiçbir borcun yok. Lâkin seni ve beni yaratan, rızkımızı veren Rabbimizin kulluğunu aksatırsan, hakkımı helâl edemem!..

Emr-i bi’l-mâruf ve nehy-i ani’l-münker heyecanı insana bunu yaptırır. Çare aratır. Dert söyletir ve tesirli olur.

“O günden sonra namazımı terk etmedim!” diye anlatmıştı arkadaşım. Ağabeyine alınmamış da. Çünkü öyle içten, öyle kalpten söylemiş ki, damarlarında hissettirmiş kulluk borcunu...

Hakkı böyle tavsiye etmeli, bâtılı böyle kovmalı hayatımızdan...


Sayı : 71
Büyük Kapak