Gönül Zenginliği, Göz Tokluğu...

Sayı : 51 / Mayıs 2016, Konu Başlığı : İrfan Mektebi

Birbirini hatırlatır şeyler üst üste gönül dünyanıza uğrarsa bunda bir mesaj var dersiniz.

Benim için öyle oldu.

Önce kaymakamlık yapan bir dost anlattı.

Yaşlı ve kimsesiz bir teyzeye Sosyal Yardımlaşma Vakfı imkânlarıyla sosyal bir mesken yaptırtırlar, tam teslim edecekken, kadıncağız der ki:

“Benim başımı sokabildiğim bir gecekondum var. Daha muhtaç bir başkasını biliyorum. Siz o evi ona verin.”

Ev dediği perişan bir kulübeden ibarettir. Fakat teyze kararından vazgeçmez.

Sonra bir başka kaynaktan şu bilgi:

Altmış beş yaşına geldiği için yaşlılık maaşı bağlamak isterler, bir teyzeye. Der ki:

“Rahmetlik babam beni nüfusa bir yaş büyük yazdırmış. Ben bu maaşı hak etmedim.”

Daha sonra herkese örnek olsun diye, onun bu cevabını gazetede yazmak isterler. İzin isterler:

“Allah ile aramdadır. Yazmayın, hakkımı helâl etmem.” der. Başka vesilelerle de gönderilmek istenen yardımları reddeder.

Bunlar madalyonun güzel, nakışlı yüzü.

Aynı günlerde bir de, emekli maaşını alabilmek için annesinin cesedini saklayanları, yetim maaşı almak için kendisini kocasından boşanmış gösterenleri de duydum.

Bir başka dost ise, yine bugünlerde “zaruret” bahsini sordu. “Zaruret olunca caizdir, diyerek faizle ev-araba almaya cevaz verenler varmış, bu nasıl olur?” dedi.

Evet, bir tarafta bir dam altındaki evine sığınıp, kendisine muhtaç olduğu için ikram edilen evi almayan teyzeler, diğer tarafta, ev almak için gireceği faizli kredinin taksitleri, “zaruret” içindeki insanların oturdukları cinsten en az üç-dört ev kirasından fazla olduğu ve buna güç yetirebildiği hâlde, “zaruret” ile haramı helâl yapmaya çalışanlar...

İstiğnâ birçok ahlâkî mefhum gibi çift taraflıdır.

İstiğnâ, tok gözlülük demek. Kökünde ganî kelimesi var. Ganî zengin demek, fakat mânâsının kökü ‘ihtiyaçsız’ demektir. Bu mânâsıyla esmâ-i hüsnâdandır.

Meşhur Kur’ân lügati Müfredat’ta, Ganî üç derecedir diyor:

1. Mutlak ihtiyaçsız zât ki, o sadece Allah Teâlâ’dır.

2. Yukarıda anlattığımız müstağnî teyzelerin yaptığı gibi, gönül dünyasında ihtiyaçlarını azaltmış, gönül zengini olmuş, kimseye elini de hâlini de açmamayı düstur edinmiş, Peygamberler, Hak dostları... Zâhiren varlığı az, fakat maddeye esareti olmadığı için, hürriyet zengini.

3. Zengin kelimesinin, biz avâmın anladığı mânâsı ancak üçüncü derecede karşımıza çıkıyor: Malı mülkü imkânı çok olduğu için, mecazen ihtiyacı az olan. Aslında ihtiyacı var, ama kendi malına. Başka insanlara el açmak zorunda değil, o kadar.

Dünya öyle belâlı bir yer ki, onun imkânlarının bolluğu, insanı müstağni kılmıyor, aksine ihtiyaçları da artırıyor. “Bu nasıl olur?” demeyin.

Nice zengin var ki, o zenginliği korumak için, bir koruma ordusuyla geziyor. Bir ev ne kadar lüks ise, o kadar alarm, bekçi vb. ihtiyaç getiriyor. Âfetlere karşı sigortalara, kanunen avukatlara, sosyal mânâda localara, siyasî olarak lobilere sığınmak zorunda kalıyor. Takdir edilmiş ömrünü, kulübesinde yaşayan bir teyzeden daha fazla uzatamayacağını bile bile, doktorlara, hastanelere, meşakkatli tetkiklere de daha bir muhtaç yaşıyor.

Hatırı sayılır geliri olan insanlar bile, taksit ve pirim ödemekle bir ömür “muhtaç” yaşıyorlar.

İstiğnâ, insanın muhtaçlığıyla ilgili bir tavır.

İnsan Allah’a muhtaç. Bunu unutan kişinin hâli, menfî istiğnâ. Küstahlık. Şımarıklık. Hadsizlik.

Çünkü; “Kişi noksânını bilmek gibi irfân olmaz.”

İnsan, nisyandan gelirmiş ya, istiğnâ da isyana gidiyor.

Sıhhatli insan, hastalıktaki perişanlığını, bebeklikte yaşadığı ve yaşlılıkta yaşayacağı acziyeti unutabiliyor.

Zengin insan, fakir düşebileceğini, malın emânet olduğunu, ölümle sıfıra düşeceğini unutabiliyor. O ân için imkânlarıyla, birkaç şeye hükmedebilmesiyle şımarıyor. Azgınlaşıyor:

“Gerçek şu ki, insan kendini müstağnî görerek / kendine yeterli görerek azar. (Hâlbuki) Şüphesiz dönüş Rabbinedir.” (Alak, 6-8)

“Kim cimrilik eder, kendini müstağni sayar, en güzeli de yalanlarsa, biz de onu en zora hazırlarız. Düştüğü zaman da malı kendisine hiç fayda vermez.” (Leyl, 8-11)

Allah’a olan ihtiyacını unutmamak şart. Bunu unutacak mıyız diye, dünyada ihtiyaçlarımızı giderecek emanet şeyleri bize yağdırsa da verenin o olduğunu ve alacak olduğunu unutmamak. Âhirette vereceklerini ise almayacak. Bu sebeple yalvarmaya, yakarmaya, çalışmaya devam.

İhtiyaçlarımız var ve onları karşılayan aslında sadece Allah Teâlâ. Çeşitli vesileler kılmış. Ama o vesilelere teveccüh göstermemiz, Allah’a değil de onlara el açmamız, onlardan istememiz, onların merhametini celbetmeye çalışmamız Cenâb-ı Hakk’ın râzı olmadığı bir davranış oluyor.

İnsanların da özünde bir asalet damarı var. İnsanlar güzel şahsiyeti, sağlam karakteri seviyor, takdir ediyor. Kendisi yapamıyorsa hayran oluyor. Helâl olsun diyor. İstiğnanın müsbet / olumlu mânâsı da bu.

Mü’minlerin şahsiyetli olmasını istiyor, Cenâb-ı Hak. Çünkü mü’minler, Allah’ı temsil ediyorlar, yeryüzünde O’nun şahitleri.

İstiğnâ fakirliğe övgü değildir. Yazımıza hikâyesiyle girdiğimiz teyzeden bir hâtıra daha:

Bu teyze, yaşına başına bakmadan tarlalarda çalışmış, para biriktirmiş, Beytullâh’ın yoluna güç yetirenlerden olduğunu ispatlayıp hacca gitmiştir!..

İstiğnâ bahsinde son bir nokta daha var.

Bir mü’min ne kadar gözü tok, müstağnî olursa olsun, diğer mü’minlerin zimmetinden düşmezler.

“Madem istemiyorlar bizden günah gitti.” denilemez.

“Ağlamayana mama yok!” propagandası yapılamaz.

Cenâb-ı Hak, imkân sahipleri bu duyarsızlık hatasına düşmesinler diye yardım edilmesi gereken muhtaçları, iki kategori olarak ifade etmiştir:

“Onların (müslümanların) mallarında dilencinin ve (ihtiyacını açıklayamayan) mahrumun bir hakkı vardır.” (Zâriyât, 19; Meâric, 24-25)

“...onlardan (kestiğiniz kurbanlardan) hem siz yiyin, hem kanaat gösterip istemeyene, hem de isteyen fakire yedirin!” (Hac, 36)

Zekât için faal olmayı, araştırıp gerçek ihtiyaç sahibini bulmayı emreden Cenâb-ı Hak, istiğnâ sahibi olan fukarâya öncelik tanımayı da tavsiye eder:

“Sadakalarınızı o fakirlere verin ki, onlar, Allah yolunda çalışmaya koyulmuşlardır; öteye beriye koşup kazanamazlar. Dilenmekten çekindikleri için, tanımayanlar, onları zengin zanneder. Ey Rasûlüm, sen onları sîmâlarından tanırsın. Onlar, iffetlerinden ötürü insanları rahatsız edip bir şey istemezler. Siz malınızdan bunlara ne harcarsanız, muhakkak Allah onu hakkıyla bilicidir.” (Bakara, 273)

Demek ki Cenâb-ı Hak, fakirlikle imtihan ettiklerinden göz tokluğu, müstağnîlik görmek istiyor. Fakat aynı zamanda zenginlikle imtihan ettiklerinden de, gönül uyanıklığı, cömertlik, merhamet ve hassasiyet istiyor.

Biri vermeye ısrar edecek, diğeri almamaya.

Tıpkı Hicretteki şu manzara gibi.

Sa’d bin Rebî radıyallâhu anh, Abdurrahman bin Avf radıyallâhuanh’a samimiyetle teklif ediyor:

“Ben, mal bakımından Ensâr’ın en zenginiyim. Malımın yarısını sana ayırdım. İşte malım, buyur.”

Abdurrahman bin Avf radıyallâhu anh ise istiğnâ hâlinde:

“Allah malını ve imkânlarını sana hayırlı ve mübârek eylesin kardeşim. Benim bunlara ihtiyacım yok. Sen bana çarşının yolunu gösteriver, kâfi...”

Böyle olunca alan değil, veren teşekkür edecek. Zeynelâbidîn Hazretleri gibi gizli, muhatabının rencide etmeyen tasadduk revaç bulacak.

Sadaka taşlarındaki gibi, veren alanı, alan vereni bilmeyecek.

Fatih Sultan Mehmed’in vakfiyesindeki şu şartlar gibi, hassâsiyette derinlik meydana gelecek:

“Şühedânın dul ve yetimlerine yardımlar; loş vakitlerde, yardım olduğunu belli etmeyen kapalı kaplarda verile!..”


Sayı : 51
Büyük Kapak