Gönüller Fetheden Allah Dostları

Sayı : 55 / Eylül 2016, Konu Başlığı : Kapak

Tarih felsefesi ve sosyolojinin kurucusu, meşhur âlim ve mütefekkir İbn-i Haldun, “Geçmiş geleceğe, suyun suya benzemesinden daha çok benzer.” Demiş.

Gerçekten de ülkemizin bugününe baktığımız zaman geçmişte yaşanan pek çok hadiselere benzediğini görürüz. Mesela ülkemiz tarihin pek çok döneminde mazlumlara kucak açtığı gibi son zamanlarda yine İslam coğrafyasındaki savaş, fitne ve yıkımdan kaçıp sığınan mültecilere kucak açıyor.

Dünyanın birçok yerinde zulümler, acılar yaşanıyor; bizden çok daha zengin ve güçlü ülkeler mültecileri istemiyor. Ama bu toprakların halkı ve o halkın seçtiği idareciler mazlumlara kapıları kapatmayı, acılarına aldırış etmemeyi kendilerine yakıştıramıyorlar. Çünkü bu toprakların kültürü, İslam'a kapılarını açtığı ilk günden beri gönüllere taht kurmuş Allah dostlarının irşadıyla İslam kardeşliği ruhuyla mayalanmış.

İslam dini bu topraklara, Malazgirt zaferinden çok önce, daha Mekke’nin fethinin üstünden sadece 9 sene geçmişken Halid b. Velid radıyallahu anh’ın kumandanlığındaki İslam ordusunun öncülüğüyle Diyarbakır’a kadar gelmiştir. Halkımız Gaziantep, Bartın Kahramanmaraş, Şanlıurfa, Adıyaman gibi birçok şehrimizde sahabe kabirlerinin bulunduğuna inanmaktadır.

İslam orduları İstanbul surlarını kuşattığı sırada Eba Eyüp el Ensari 90 yaşını aşmış bir piri faniydi. Onu bu yaşta buralara getiren Peygamber müjdesi, daha nice sahabelerin bu topraklarda şehit düşmesine sebep olmuştur.

O şehitlerin kanı, bu topraklara düşen bahar cemreleri gibi bu diyarda İslam ruhunu yeşertti. Onlardan sonra, bilhassa Moğol işgali ve katliamından kaçan Müslüman toplulukların gelip yerleşmesiyle Anadolu bir İslam yurdu haline geldi. Fakat bu yurdun Müslümanlar için güvenli bir sığınak olması; yerleştikleri her yerde camiler, medreseler, dergahlar inşa eden, İslam ahlakını öğretip yaşatan Allah dostları sayesinde olmuştur.

Anadolu’yu İslam Yurdu Yapanlar

Bugünden geriye bakınca kolayca gerçekleşmiş gibi görünmektedir ama biraz düşünecek olursak İslam medeniyetinin bu diyarda kökleşmesi hiç de kolay olmamıştır. Düşünelim, bir yanda köhnemiş de olsa bu topraklarda uzun bir geçmişi olan Hıristiyan Bizans İmparatorluğu ve onun imdadına yetişip İslam akınlarını durdurmak için birbiri ardınca tertiplenen Haçlı Seferleri. Diğer tarafta doğu tarafından kopup gelen, önüne gelen her şeyi yakıp yıkan bir kasırga gibi, İslam dünyasını yangın yerine çeviren Moğol akınları.

Peki, nasıl oldu da Moğollar ve Haçlılar rüzgar gibi geçti, Bizans tarihi kalıntılarını ardında bırakıp göçtü de bu topraklarda İslam medeniyeti kök saldı? Bir toprağı İslam yurdu yapan neydi?

Allah dostlarının kurduğu ilim irfan ocaklarıydı elbette…

Hacegan yolunun büyüklerinden, Hâce Yûsuf el-Hemedânî hazretlerinin talebesi Hâce Ahmed Yesevî rahmetullahi aleyhim ecmeıyn, Divan-ı Hikmet ismiyle derlenen Türkçe beyitleriyle, Türklere İslam'ı ve tasavvufu kendi anlayacakları dilden anlatmak suretiyle benimsenmesini kolaylaştırmıştı. Türkistan’ın manevi büyüğü Yesevi hazretleri, Anadolu'ya gelmemiş olsa da Hacı Bektaş Velî, Seyyid Muhammed bin Seyyid İbrâhim Ata gibi Anadolu erenlerinin üzerinde tesir meydana getirmişti. Onlar da Ahmed Hoca’nın yolundan giderek, tasavvuf yolunu halka kendi anlayabilecekleri seviye ve üslupta anlatmaya çalışmıştı.

Hak erenlerinin Anadolu topraklarına hicreti daha sonra da hızlanarak devam etti. Bir kısmı rüyada aldığı manevi bir işaretle, kimi mürşidinin görevlendirmesiyle bu topraklara doğru yola koyulan rehber şahsiyetlerin her biri bu münbit topraklara ilim irfan tohumları serpti. Bugün Anadolu’nun neresine giderseniz bu toprakları İslam yurdu yapmak için, Horasan’dan, Buhara’dan, Şam’dan göçüp gelmiş, bu toprakların kabiliyetli gençlerine himmet edip arifler yeşertmiş ilim irfan pınarlarını görürsünüz.

Gönüllere Taht Kurdular

Geçtiğimiz asırda “üzerinde güneş batmayan imparatorluk” diye övünen güçlü devletler, bütün dünyayı sömürgeleştirme hayalleri kuruyorlardı. Fakat çok geçmeden sömürge idareleri altındaki halklar başkaldırdı.

Halbuki halkları asimile etmek için bütün yolları denediler. Eğitim kurumlarına hakim olup, kendi dil ve kültürlerini öğrettiler. İletişim araçlarıyla nefislere gayet hoş gelen kültürlerini yaymaya çalıştılar. Kılık kıyafetlerini, yılbaşılarını, yaşam tarzlarını ve tüketim alışkanlıklarını benimsetmeye çalıştılar. Belli bir ölçüde başarılı da oldular ama yine de gönüllerde sevgi kazanamadılar. Ellerindeki bütün teknik imkanlar, maddi güç ve zenginlikler bu halkların gönüllerini fethetmeye yetmedi. Ne kadar isteseler de kalıcı bir hükümranlık kurmayı başaramadılar.

Anadolu erenlerinin elinde ise hiçbir maddi güç ve imkan yoktu. İşleri hiç de kolay değildi. O zaman da yine Anadolu göç dalgalarına maruz kalmıştı. Göçle gelen halk yığınlarıyla yerli halkın kültürü çok farklıydı. Bir tarafta göçebeler, paralı askerler hatta çapulcular; diğer yanda yerleşik halk, esnaf ve sanatkarlar.

Üstelik Allah dostları halkı tek tipleştirmeye, asimile etmeye de çalışmadılar. Bu toprakların üzerindeki çeşitli etnik kökenden, farklı ana dilleri konuşan Müslüman halklar sadece iman ve muhabbet fedaileri sayesinde aynı inanç ve değerler etrafında örülüp tek bir millet haline geldiler.

O gönül fatihlerinin her biri bir Anadolu şehrinde otağ kurdu yerleşti. Anadolu’nun mazlum halkıyla göçmenlerini, bir Allah’a imanda, takvada, marifet ve muhabbette birleştirdi. Onları en güzel ahlak modeliyle kardeş yaptı ve kalplerini kaynaştırdı.

Allah dostları insanı merkeze alan bir anlayışla, evvela kalpleri güzel öğütlerle yumuşatırken bir yandan da sosyal meseleleri çözen müesseseler vücuda getirdi. Vakıflar, ahi dergahları, çarşılar, medreseler, hanlar, kervansaraylar, şifahaneler, aş evleri…

Onlara “Yaratılanı severiz Yaratandan ötürü” düsturuyla, hizmet yoluyla halkın her kesimine iman ve İslam ruhaniyeti mayaladı. Nice talebeler, müntesipler ve muhipler yetiştirip birbiri ardınca gelen nesilleri eğiterek Anadolu halklarını bir iman potasında eritip, İslam kalıbına dökerek dünyaya nam salacak şerefli bir millet ortaya çıkardılar. Böylece farklılıkları zenginlik olarak gören, farklı meşrepleri birbirine yardımcı, birbirinin tamamlayan azalar haline getiren bir toplum meydana getirdiler.

Birlik ve beraberlik ruhunun da en sağlam dayanağı olan bu maneviyat büyükleri her devirde bu halkın en büyük azim ve direnç kaynağı oldu. Yakın tarihimizde yaşadığımız büyük imani tehlikelerde de halkımız onların feyz ve himmetinden istifade ile imanlarını diri tutacak kuvveti kendinde bulmuştur. Bu ülkeye düşman kavimlerin musallat olduğu zorlu zamanlarda da halk yine bu imanından güç alarak ayağa kalkmıştır.

Kurtuluş savaşı yıllarında Mehmet Akif cami kürsülerinden halkı işgalci güçlerle cihada davet ettiği zaman memleketin hemen her köşesindeki medreselerden ve dergahlardan destek cevabı gelmiştir. Halkımız onca maddi imkansızlıklara rağmen maneviyatından kuvvet alarak yedi düvele karşı durmuş, üzerine vurulmak istenen zilleti reddetmiştir.

Savaş bitince kurulan yeni devlet kendi halkının değerlerine sırt çevirince de bu halk yine mücadele azmini Allah dostlarının manevi hatıralarından almıştır. O mübareklerin adı ve hatıraları, İslam fecrinin yeniden parlamasında cemaatleşmeye vesile olan birer çekim merkezi olarak vazife yapmıştır.

Bu halk, ahır gibi kullanılan, virane haline getirilip unutulmaya terk edilen camilerini tamir veya yeniden inşa ederek, sabır ve metanetle bu topraklarda yeniden İslami şuuru yeşertmiştir. Bu mübarekler, halkımızın nezdinde bu yurdun manevi bekçileri olduğu gibi, feyz ve himmetleri bugün de halkımızın maneviyatını güçlendirmekte, yeni hizmet ocaklarının kurulması için şevk ve azmini kuvvetlendirmektedir.

Hangi şehrimize gidecek olsanız hemen hepsinde bir maneviyat büyüğünün adına yapılmış cami, Kur’an kursu, vakıf, dernek vs. karşılar sizi… Çünkü onların ismi, kendisini iyiliğe ve iyilerin yardımcısı, himayecisi ve mükafatlandırıcısı olan Cenabı Allah adayanlar için birleştirici bir çatı gibidir.

İslami ilim ve hayatın unutturulmak istendiği bir devirde, Süleyman Hilmi Tunahan, Mahmut Sami Ramazanoğlu, Mehmet Zahid Kotku, Muhammed Raşid Erol rahmetullahi aleyhim ecmeıyn hazretleri gibi nice alim ve mürşid-i kamiller bu halkı yeniden İslam’a davet etmişlerdir.

O mübarekler ve sevenleri sayesinde İslami eserler basılıp yayınlanmış, unutulmak üzere olan ilimler ihya edilmiş, Allah'ın güzel ismini gönüllere nakşeden zikir halkaları yeniden kurulmuştur.

O zikir halkaları ki, kainatın hayat sebebidir. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellemin bildirdiğine göre, “Kıyamet, yeryüzünde ‘Allah, Allah’ diyen kalmayıncaya kadar kopmayacaktır,” çünkü. (Müslim, İman, s. 66.)

Yeniden Ayağa Kalkmak İçin

Bugün memleketimiz yine zor zamanlar geçiriyor. Gerek güzel Anadolu’muzun farklı etnik kökenlere mensup halkları arasındaki anlaşmazlıklar, gerekse, sadece Suriye’den değil, bütün İslam coğrafyasından gelen göçmen kardeşlerimizin uyum sorunları bizi bazı toplumsal gerginliklere sürükleyebiliyor. Ancak bizi birbirimizden koparmaya, birbirimize karşı düşman göstermeye çalışanlara inat yeniden birlik olmamız mümkün.

Çünkü Allah dostları, adeta nura doğru ilerleyen bir kervan gibidir, her asırda Allah-u Zülcelal bu ümmeti irşad edecek, himmet ve maneviyat aşılayacak rehberler var edecektir. İşte onların izinde, onların sohbetleri ve muhabbetleri sayesinde bu ümmeti yeniden tek bir ruh ile birleştirmek her zaman mümkün olacaktır.

İnsanlar sadece bilgilerle, fikirlerle harekete geçmez. Esasen herkes kendi fikrini beğendiğinden, insanları aynı fikirlerde birleştirmek de kolay kolay mümkün olmaz. Çoğu zaman insanlar ulvi duygularla harekete geçer ve ortak muhabbetler vesilesiyle birleşir.
Bizler imana, aynı mukaddesata, aynı muhabbete adanmış, aynı kıbleye yönelip omuz omuza vererek saf tutmuş bir cemaatin mensuplarıyız. Bizler aynı acıları çekmiş, hakarete maruz kalmış ama dik durmuş, taviz vermemiş; aramıza serpilen nifak tohumlarına rağmen kardeşlik şuuruna sahip çıkmış İslam milletiyiz.

Öyleyse Allah dostlarının muhabbetiyle bir araya geldiğimiz cemaatler vesilesiyle yeniden hepimizin ortak düşmanlarına karşı birleşebilir, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellemin ashabı gibi yek vücut olabiliriz. Bilhassa Allah'ın nuruyla bakan, mümin basiretiyle ümmetin üzerinde oynanan oyunu fark edip hileleri boşa çıkaran Allah dostlarının etrafında birleşmek gibi bu fırtınalı zamanların fitnelerinden koruyacaktır, inşaallah. Yeter ki, hem kendi cemaatimiz içindeki bütün kardeşlerimize yüreğimizi açalım, hem de diğer bütün cemaatleri de kardeş bilelim. Seydamız Muhammed Konyevi Hazretlerinin vasiyeti de budur.


Sayı : 55
Büyük Kapak