Gönüller Fethetmek İçin…

Sayı : 22 / Aralık 2013, Konu Başlığı : Kapak

Kış aylarında insan evinin, ailesinin kıymetini daha iyi biliyor sanki. Bilhassa erkenden akşam karanlığı çökünce, sıcacık, neşeli bir evde ailenle beraber olmak… Ailenin bütün fertlerinin işinden, okulundan selametle eve gelmesi… Hep birlikte sofraya oturmak…

Çay eşliğinde sohbet etmek… Bunların ne kadar büyük nimet olduğunu çoğu zaman fark etmiyoruz. Ancak bu nimetlere sahip olmayanları düşününce üzerimizdeki nimeti fark edebiliyoruz.

Ne yazık ki bugün milyonlarca Müslüman sıcacık evlerinde, aileleriyle bir arada değil. Bombardımana uğrama korkusuyla apar topar memleketinden kaçmış, yaşadığı kasaba tamamen bombalanmış ve dönecek bir evi kalmamış Suriye’li kardeşlerimiz, mesela.

Dil yol bilmedikleri memleketlerde sığıntı gibi yaşayan mülteciler… Kira ödeyecek bir gelirleri olmadığı için onlarcası bir barakaya ev niyetine doluşan aileler… Hatta ailesinin birçok ferdini kaybetmiş, dul, yetim, kimsesiz garipler…

Yalnız Suriye’li savaş mağdurları mı, işgal altındaki Filistin’de, Doğu Türkistan’da zulüm gören Müslümanlar… Myanmar, Arakan ve daha birçok ülkedeki azınlık durumunda bulunan mazlumlar… Hatta çoğunlukta oldukları halde darbeci cuntanın esiri haline gelmiş Mısır’lı Müslümanlar… Onlar da ailelerinin bazı fertleri hapiste, bazıları hastane köşesinde, bazıları mezarda diye acı içindeler. Hala da korku ile imtihan oluyorlar, akşam olunca bütün aile fertleri sağ salim bir araya gelecek mi, bilememenin acısını çekiyorlar.

Zulmün her yerde farklı bir türü hüküm sürüyor, kiminde siyasî, kiminde ekonomik zulüm. Mesela milyonlarca Afrikalı ve Uzak doğulu Müslüman da ekonomik baskı ve sömürü düzeni sebebiyle huzurlu bir aile hayatı sürmekten mahrum… Bir kısmı tamamen açlığın pençesine düşmüş, bir kısmı da karın tokluğuna da olsa çalışmak için çeşitli yerlere dağılıp gitmişler. Yaşlılar terk edilmiş, kadınlar ve çocuklar sahipsiz, gençler her türlü istismara açık…

Allah’a hamdolsun bizler adeta fırtınalı bir okyanusun ortasındaki bir adada yaşıyor gibiyiz. Dört yanımızda türlü türlü musibetlerle imtihan olan Müslüman kardeşlerimiz var. Onları düşününce farkına varıyoruz, “Şükretmemiz gereken ne kadar çok nimet var,” diye.

Nimeti fark etmek güzel… Ama bu yetmiyor. Bunu düşünmek bir insanı Müslüman kılan, müminin alamet-i fârikası olan bir haslet sayılmaz. Ahiret diye bir ümidi olmayan, bütün arzusunu dünyaya bağlamış bir insan da başkalarının mahrumiyetlerini görünce kendi elindeki nimetin farkına varabilir. “Ne mutlu bana ki benim böyle bir derdim yok. Öyleyse ben elimdeki zenginliklerle mutlu olmalıyım.” Diye düşünebilir.

Ama bir Müslüman’a böyle düşünmek yakışır mı?

“Başkalarından bana ne? Ben iyiyim ya, bu yeter,”diyebilir miyiz?

Bizi başkalarından ayırt eden bir hususiyetimiz olmalı ki, biz ahirette sonsuz bir saadet ümit edebilelim.

Peygamberimiz aleyhissalatu vesselam, “Komşusu açken kendisi tok olduğuna şükreden bizdendir,” buyurmuyor, “Komşusu aşken tok yatan bizden değildir” (Müslim, iman, 74) buyuruyor.

Demek ki, peygamberimizin ‘bizden’ dediği kişilerden olmak için, “Komşum açsa ben de yarı aç olmalıyım. Ekmeğimi ikiye bölüp onun açlık acısını hafifletmeli, gerekirse ben de biraz az doymalıyım. Onun derdini paylaşmalıyım ki, sevabından da hisse alabileyim” diye düşünmemiz gerekiyor.

Hz. Aişe annemiz, anlatıyor; “Resulullah aleyhisselatu vesselam dünyadan ayrıldığı güne kadar hiçbir zaman peş peşe üç gün (buğday veya arpa) ekmeğiyle karnını doyurmamıştır. İsteseydik biz de doyabilirdik. (Fakat Allah Resulü diğer ihtiyaç sahiplerini) kendisine tercih ederdi.” (Müslim, Zühd, 20-22)

Bugün bizler böyle düşünüyor muyuz?

Mevlana diyor ki, “Şems bana şunu öğretti: yeryüzünde bir tek mümin üşüyorsa, sen ısınma hakkına sahip değilsin. Ben de biliyorum ki; yeryüzünde üşüyen insanlar var. Artık ben ısınamıyorum.”

Yakın ve Uzak Komşuya İyilik

Rabbimiz, ayet-i kerimede: imanı emrettikten sonra, önce “yakın komşulara”, hemen ardından “uzak komşulara iyilik yapmayı” emrediyor. (Nisa, 36)

Komşu demek, halini görebildiğin, haberdar olabildiğin, senden ümit besleyen, senin de az bir çabayla da olsa elini uzatabileceğin kişi demek. Bugünün şartlarında yakın komşu, kendi memleketimizdeki yoksullar, uzak komşu ise dünyanın hangi köşesinde olursa olsun, halini duyduğumuz, bildiğimiz bütün Müslümanlar demek.

Sanayileşmiş şehirlerde yaşayan bizler her gün yemek artıklarımızı ne yapacağız diye düşündüğümüz için memlekette aç yok zannediyoruz ama Anadolu’da, yoksul şehirlerimizde dramlar yaşanıyor. Mesela bazen beslenme ile boy uzunluğu arasındaki ilişkiye dair bilimsel bir yazıda, doğudaki gençlerimizde beslenme yetersizliğine bağlı olarak boy kısalığı sorunu yaşandığını okuyoruz… Kitlesel bir açlık söz konusu resmen… Çünkü doymak sadece karnını doyurmak değildir, gelişme çağındaki bir çocuğun, gencin, bebek bekleyen bir annenin vücudu iyi şekilde beslenmeye ihtiyaç duyar. Yetersiz ve kalitesiz beslenme sorunu da bir çeşit açlıktır.

Bilmiyorum sizin de canınız sıkılıyor mu, bazı televizyon kanallarımızda damar tıkanıklığına çözüm diye astronomik rakamlara yalancı ilaçlar satılıyor. Yani damarları tıkanıncaya kadar kebap yiyen, sonra da “Doktorlar yemeyeceksin dese de ben yine yiyeyim ama kalp krizi geçiriverip de aniden bunların hesabının sorulacağı âlemde kendimi bulmayayım” diye çare arayanlar için sözde kurtuluş reçetesi… Hem de bizim (!) saydığımız kanallarda… Ne kadar utanç verici…

Yani halkı Müslüman bir ülkede, halkın bir kısmının çocukları yeterince et, süt, balık, yumurta vs yiyemiyor, kısa boylu kalıyor; bir kısmının ise fazla semirmekten damarları tıkanıyor. Sonra da buna çare diye bir ton para verip yalan satın alıyor.

Gerçekten Müslümanlığımızı sorgulamamız gerekiyor. Peygamberimiz aleyhissalatu vesselam Müslümanların toplumunda bulunması gereken hususiyeti şöyle tarif ediyor:

“Birbirlerine karşı sevgi, şefkat ve acımalarında mü’minler, bir tek cesede benzerler. Vücudun bir organı rahatsız olunca diğer organları da uykusuzluk ve ateş ile onun rahatsızlığını duyar.” (Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, II, 159, 203.)

Biz ne yapıyoruz?

Hurma Diyeti (!)

Geçtiğimiz günlerde internet sitelerinin birinde “hurma ve su diyeti” diye bir trajikomik yazıya rastladım. Bu diyete ilham veren hadis-i şerif şöyle:

Müminlerin annesi Hz. Aişe radıyallahu anha anlatıyor: “Gökyüzünde bir ay eskirdi de Peygamberin hanesinde ateş yanmazdı, (ekmek ve yemek pişmezdi.)” Ashab-ı kiram soruyorlar “Peki siz ne yiyordunuz?” “Hurma ve su ile idare ederdik.”(Buhari, Hibe, 1)

Bu hadis-i şerifte geçen durumu akl-ı evvelin biri “diyet reçetesi” diye paylaşıyor. Hâlbuki Hz. Aişe annemiz, bunu sağlıklı olmak için yapardık, diye anlatmıyor, “başkalarını nefsimize tercih ederdik” manasında anlatıyor.

O zamanlar Medine’de hububat yetişmediği için, ekmek dışarıdan ithal edilen kıymetli bir meta, hurma ise kendi mahsulleriydi. Bu yüzden hurma bol, ekmek daha kısıtlı ve değerli…

İnsanın karnı ekmekle mi daha iyi doyar hurmayla mı? Bir defasında ashab-ı suffe: "Ya Rasülallah, hurma yemekten ciğerlerimiz kavruldu." demişlerdi de Allah Resulü: "Medine halkı ne veriyorlarsa size onu veriyoruz." buyurmuştu. (Tirmizi, Büyü, 7)

Onlar ekmeği şişmanlatır diye tercih etmiyor değillerdi, bulamadıkları veya buldukları zaman daha muhtaç olanlara verdikleri için, elde kalan hurmayla yetinirlerdi. Aşağıdaki hadis de bunu daha iyi izah ediyor:

Mus’ab bin Umeyr radıyallahu anhunun kardeşi, Bedir harbi sırasında henüz iman etmemişti ve Müslümanlara karşı savaşmıştı. Bu savaşta esir Müslümanların eline esir düşen Ebû Azîz anlatıyor:

“Bedir savaşında ben de esir alınmış, Ensar’dan bir gruba teslim edilmiştim. Allah Rasûlü; ‘Esirlere iyi davranın!’ buyurmuştu. O’nun bu emrini yerine getirmek için yanlarında bulunduğum cemaat, kendileri sabah akşam hurma ile yetindikleri halde ekmeklerini bana veriyorlardı.”(Taberânî, el-Kebîr; Heysemî, 6, 86)

Düşünün, Müslümanlar Allah yolunda cihada çıkmışlar, canlarını ortaya koymuşlar, kendilerinden üç misli kalabalık ve iyi donanımlı bir orduya karşı cansiperane savaşmışlar. Allah zafer nasip etmiş, eve dönerken yetmiş kişiyi esir almışlar. Fakat evlerinde hem esirlerine hem kendilerine yetecek kadar ekmek yok. Ve bunca fedakârlıktan sonra, bir de Allah Resulü “Esirlere iyi davranın” buyurdu diye, kendilerine yetecek kadar olan ekmeklerini esirlerine veriyorlar, kendileri ise hurma ile açlıklarını savuşturuyorlar.

Bir düşünelim, onlar, kendilerini öldürmek için silahlanıp karşılarına çıkmış müşrik esirler için yapıyorlardı bu fedakârlığı… Biz Müslüman kardeşlerimiz için ne yapıyoruz?

Yarı açlığı tercih edip ekmeğimizi vermek şöyle dursun, biraz daha hesaplı bir kıyafetle yetinip artanını bağış yapıyor muyuz? Nefsimizin israf emirlerini kulak ardı edip bir yetimi sahipleniyor muyuz?

Biz iyiliğin neresindeyiz?

Müslümanların bu iyilikleri müşriklerin bile gönüllerini fethetti. Hudeybiye barış anlaşmasından sonra Kureyş gençleri birer ikişer imana koştular. Çünkü insan iyiliğin esiridir. Bir insanın gönlünü fethetmedikten sonra ona mesajını iletmenin imkânı yoktur. Gönülleri fetheden de ancak samimi iyiliktir.

Peygamberimiz sallallahu aleyhi vesellem kendisi açlığı tercih edip eline geçeni müellefe-i kulüb dediğimiz, kalbi ısındırılacak kişilere dağıtarak gönülleri yumuşattı.

Ümmetin birliği, kardeşlik diyoruz ama kardeşimizle kalplerimizin kaynaşması için ne yapıyoruz?

Bizler Peygamberimiz aleyhissalatu vesselam hakkında bir hadis anlatılınca, “O başkaydı, biz öyle olamayız” diye düşünüyoruz. Hâlbuki sahabe öyle düşünmüyordu. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem nasıl örnek olursa öyle davranıyordu.

Mekke’li gençlerin çoğu ağır faizcilik uygulaması sebebiyle sermaye sahiplerine borçluydu. Bu yüzden adeta borçlarının kölesi olmuşlar, efendilerine karşı çıkamıyorlardı. Medine’ye hicret etmek için üstlerindeki elbiseyi bile çıkarıp vermeye mecbur kalıyor, keçelere, çuvallara sarınmış halde hicret ediyorlardı.

Medine halkı “Artık yeter, biz bu kadar kişiyi nasıl yedireceğiz, giydireceğiz” demiyordu. Peygamberimiz aleyhissalatu vesselam ne zaman infaka davet etse, hatta kendileri de sıkıntı içindeyken bile ellerinden geleni esirgemiyorlardı.

O zamanlar malı olup da vermemek münafıklıkla eş görülüyordu. Münafıklar, Müslümanlardan desteğini esirgiyor, bahaneler ileri sürüyorlardı. Müslümanlar mazeret göstererek infaktan geri kaldıkları takdirde münafıklarla bir olmaktan korkuyorlardı.

Onlar neyin derdindeydi, biz neyin derdindeyiz?

İtiraf edelim, mobilyalarımızın rengi, deseni, tarzı birbirine uyumlu mu, değil mi, derdindeyiz. Bunun için bazen gereksiz yere bir ton para harcıyoruz. Hâlbuki birbirimize iyiliği emredip kötülükten sakındırmalı değil miyiz?

Kendimizi sorgulama vaktidir, çünkü hiçbirimizin elinde kurtuluş beratı yok. Hiçbirimizin ahireti garanti değil. Allah bizlere nefsimize karşı zafer kazanmayı nasip etsin. Amin.


Sayı : 22
Büyük Kapak