Gönlümüzdeki İlahi İkaz Lambası: Vicdan

Sayı : 65 / Temmuz 2017, Konu Başlığı : Kapak

Peygamber efendimiz sallallahu aleyhi vesellemin hadis-i şerifleri bizim kalplerimiz için bir pusula gibidir. Fırtınalı bir denize benzeyen bu dünya hayatında ne zaman yönümüzü şaşırsak o güzel sözlerle yönümüzü tayin eder, onların rehberliğinde selamet sahiline ulaşırız. Gönül semamızın yıldızları olan o hadis-i şeriflerden biri de şudur:

“İyilik, ruhuna huzur veren şeydir. Kötülük ise, insanlar sana fetvâ verseler de, içini tırmalayan ve göğsünde tereddüt duyduğun şeydir.”(Ahmed bin Hanbel, 4; 227; Dârimî, Büyû, 2,)

Peygamber efendimiz sallallahu aleyhi vesellem, şüpheli durumlar karşısında ancak sağlıklı ve hassas bir vicdanın bir ikaz lambası gibi insanı uyarabileceğini bildiriyor. Özellikle içinde bulunduğumuz bu çağda bu ikaza çok ihtiyacımız var.

Ümmet-i Muhammed ’in şu ahir zamanda yaşadığı en büyük imtihanlardan biri, bizim kendi medeniyetimize ait olmayan bir zihniyet, anlayış ve hayat tarzı içinde kendi inancımızı ve kulluğumuzu yaşamaya çalışıyor olmamızdır. Bizim değerlerimiz maneviyatı, edebi, Allah'a layık tertemiz bir kul olmayı esas alırken dünyaya egemen olan batı âlemi maddiyatı, nefsanîliği ve ahlakî lakaytlığı benimsiyor. Zaten nefse hoş gelen bu hayat tarzı içinde kendi hayat gayemizi, maneviyatımızı ve hassasiyetlerimizi hayata geçirmek her an daha da zorlaşıyor.

Bu vaziyet içinde işimizi zorlaştıran bir vakıa da, günümüz dünyasında önümüze çıkan yeni meseleler hakkında nasıl hüküm vereceğimizi bilememiz. Bilhassa bu noktada, yukarıdaki hadis-i şerifin bize yaptığı rehberliğe ihtiyaç duyuyoruz. Mesela “İslam'da çeşitli oyun ve eğlencelerin hükmü nedir?” “Bir Müslüman lüks otellerde tatil, düğün vs. yapabilir mi?” “Namahrem kadın/erkeklerle bir arada bulunmanın, konuşmanın yahut internet ve benzeri iletişim ortamlarında iletişimin hükmü veya sınırları nedir?”

Bu veya buna benzer birçok konu var ki son sözü ancak vicdanımız söyleyebiliyor. Çünkü bu sahada verilmiş olan mevcut fetvalar, ruhsattan azimete kadar geniş bir yelpaze oluşturuyor. Kişi bu fetvalardan hangisiyle amel edeceğine karar verirken son söz vicdani hassasiyetine kalıyor.

Mümin Vicdanlı İnsandır

Bugün vicdan ismiyle karşıladığımız kavram, bozulmadığı sürece iyilik yapmaktan huzur bulan, kötülük işleyince vicdan azabıyla sahibini ikaz eden bir histir. Bu his, Allah'ın insanın sadrına yerleştirdiği ilahi bir latife olan ve tasavvufa göre insanın hakikati olan kalpten gelmektedir.

Peygamber efendimiz böyle insanı ikaz eden bir hisse sahip olmanın iman alameti olduğunu bildirmiştir:

“Kimi, yaptığı günah rahatsız eder ve iyilik de sevindirirse, o kimse mümindir!” (Tirmizî, Fiten 7; Ahmed bin Hanbel, I,18)

Kur'an-ı Kerim’de vicdan kelimesi geçmese de, onu hatırlatan lübb, fuad, kalb-i selim ifadeleri geçer. Mesela Kur'an-ı Kerim’in öğütlerinin ancak kalp sahibi yani vicdanı kararmamış kişilere tesir edeceği bildirilir:

"Şüphesiz bu Kur'an ayetlerinde kalbi (ve aklı) olan veya hazır bulunup kulak verenler için bir öğüt vardır." (Kaf, 37)

Kur'an-ı Kerim’de kalbe çok ehemmiyet verilmiş, “Allah'ın öğütlerinden ve zikrinden uzak kasvetli kalbe yazıklar olsun!" (Zümer, 22) buyrulmuş. Kalp Allah'a ibadet ettikçe inceliyor, vicdan hassasiyeti kazanıyor, kendi yapıp ettiklerini sorguluyor, nefsini hesaba çekiyor. Ama umursamazca dünyaya dalıp nasihat ve zikir meclislerinden uzaklaşınca kalbi kasvet bürüyor, artık kalp doğru şekilde hissedemeyecek şekilde hastalanıyor. (Bakara, 10)

Kalp hastalandığı zaman kişi hemen şifa arayışına girmezse kalp iyice katılaşıyor, taştan bile katı ve duyarsız bir hale geliyor. (Bakara, 74)

Kalp katılaştıkça insan hassasiyetini daha da kaybedip çekinmeden kötülük işliyor, kötülük işledikçe kalbin pası içine kadar işliyor: "… Bilakis onların kazanmakta oldukları kötülükler kalplerini paslandırmıştır." (Mutaffifın, 14)

Çünkü insan nihayetinde kalbinin, vicdanının hassasiyeti kadar dinin ikazlarına kulak veriyor. Allah-u Zülcelâl buna işaret ederek:

"Gerçek şudur ki kör olan gözler değil, göğüslerdeki kalplerdir." (Hacc, 46) buyuruyor.

Bir kişinin vicdan hassasiyetinin de onun gönlünde yerleşmiş bulunan takva, ihlas, din gayreti ve ahiret rağbetine bağlı olacağı aşikar…

Mehmet Akif merhumun dediği gibi:

“Ne irfandır veren ahlâka yükseklik, ne vicdandır;
Fazilet hissi insanlarda Allah korkusundandır.”


Allah Korkusu Vicdanı Parlatır

Vicdan kelimesi bizim lügatlerimize Osmanlının son devirlerinde, biraz da tercüme faaliyetleri sırasında uygun bir kelime ararken girmiş. Ahlâk felsefesine dair eserlerin Türkçe’ye çevrilmesi sürecinde Fransızca’da “ahlâkî şuur” manasına gelen “conscience morale” ifadesi, vicdan kelimesiyle karşılanmaya başlamış. Lugatçe-i Felsefe adlı eserde İsmail Fenni Ertuğrul bu terimi: “hiss-i bâtın, vicdan, hayrı şerden temyiz etme kuvveti, vazîfe-i hissî, şer işlemekten hâsıl olan ıstırap ve hayır işlemekten husule gelen sürur” şeklinde izah etmiş.

O vakitler batıda insanın kendi vicdanının kendine yetip yetmeyeceği, dinin bir ahlak kuralı koymasına gerek olup olmadığı tartışılmış. Biraz da dini temsil eden kilise babalarının vicdansızca cinayet ve zulümlere bulaşmasından sonra artık dine güven kalmadığı için, beşeri vicdanın insanlığa daha iyi rehberlik edip etmeyeceği sorgulanır olmuş. Yani kişinin bir kötülük işlediği vakit hissedeceği vicdan azabının onu kötülükten alıkoymada daha etkili olabileceği düşünülmüş.

Mehmet Akif merhum da bu düşünceye cevap olarak ferdin vicdan hassasiyetinin ancak Allah korkusu ile gelişeceğini, Allah korkusu olmadan vicdanın köreleceği veya yanlış ölçüp biçeceğini ifade ediyor.

Günümüzde bu durumu en net şekilde müşahede ediyoruz. Yunus balıklarına, kelaynak kuşlarına acıyan batı vicdanının göçmen gemilerine ateş açılmasını istediğini okuyoruz mesela… Kürtaj ile kendi öz evladını katletmeyi bir hak olarak gören bazı kesimlerin kurban bayramı gelince birden bire hayvanseverlik tasladığını görüyoruz.

Demek ki insanın iç âleminde iyiliği seven ve huzur bulan, kötülükten huzursuz olan bir kalp veya vicdan vardır ama o vicdanın doğru ölçüp biçmesi ve hassasiyetini kaybetmemesi için de yine Allah'ın hidayetine ihtiyaç var. Hidayet üzere olmayanların kalbi, iyiliği iyilik, kötülüğü kötülük olarak görme yeteneğini kaybedebilir. Yahut iyiyi kötüyü ayırt edebilse bile önem vermez, hafife alır, “Bu kadarcık hatadan ne olacak ki?” der geçer…

Peygamber efendimiz sallallahu aleyhi vesellem bu umursamaz halin münafıkların karakteri olduğunu bildirerek bizi şiddetle ikaz ediyor:

“Mümin, üzerindeki günahı, üstüne yıkılmasından korktuğu bir dağ gibi görür. Münâfık ise, günahını, burnuna konup da oradan uçurduğu bir sinek gibi önemsiz görür. (Tirmizî, Sıfatu’l-Kıyâme, 49)

İşte bu bulanık çağda bize rehberlik edecek anlayış da bu olmalıdır. Bizler vicdani hassasiyetimizi ne kadar muhafaza ediyoruz? Mesela Müslüman kardeşlerimizin hali meydanda iken kendi nefsimiz için aşırı harcamalar yapmak, vicdanımızı sızlatıyor mu?

Yalnız Suriyeli muhacirler değil, kendi insanımızdan da maddî- manevî mahrumiyetler içinde kıvranan niceleri var. Onlardan kendimizi ne kadar sorumlu hissediyoruz? Paramız yoksa bile emeğimizle, hizmetimizle onların imdadına koşuyor muyuz?

Allah Dostlarının Kalp Hassasiyeti

Bizler kendi kalbimizin hassasiyetini nasıl ölçebiliriz? Elbette biz kendi nefsimize danışacak olsak o kendimizi beğenmeye sevkedecektir. Öyleyse kendimizi evliyaullahın tuttuğu aynada seyredelim.

Mesela Allah dostlarından İbn-i Ataullah rahmetullahi aleyh buyuruyor ki: “Kalbin ölü olmasının alâmetlerinden biri, insanın kaçırdığı iyiliklere üzülmemesi ve yaptığı kötülüklere pişman olmamasıdır.”

İşte bize bir ölçü. Kaçırdığımız bir iyilik için içimiz yanıyor mu? Gafletimiz, ihmallerimiz, düşünmeden konuştuğumuz sözlerimiz, boşa harcadığımız ömrümüz için yüreğimiz ne kadar sızlıyor?

Hz. İbrahim aleyhisselam dua ederken Allah'tan “kalb-i selim” istiyor ve ahiret gününde ancak onun fayda vereceğini hatırlatıyor:

"O gün ne mal, ne evlad fayda verir. Ancak Allah'ın huzûruna selim bir kalple gelenler müstesna." (Şuara, 88-89)

Çünkü kalp selim olursa, yani doğru şekilde çalışıp sahibi uyarabiliyor, sahibini iyiliğe sevk ediyorsa o zaman insan her an iyilik peşinde olacaktır. Bu da elbette yine Rabbimizin bir nimetidir. Allah-u Zülcelâl imanı tercih eden, hidayete talip olanların kalplerine böyle doğruyu görüp hissetmeyi sağlayacak bir nur vereceğini bildiriyor:

“Allah kimin sadrını (göğsünü) İslâm'a açarsa o, Allah'tan bir nur üzere olmaz mı?" (Zümer, 22)

Rabbimiz bizi Müslüman bir toplumda yaratmakla, bizi irşad eden, ahireti hatırlatan Allah dostlarına kavuşturmakla büyük bir nasip vermiş. Bize düşen o nasibe karşı nankörlük etmemek. Bunun için de önümüze bir iş geldiği zaman vicdan hassasiyetiyle bakmak, dünya menfaat ve zevklerinden biraz fedakârlığı göze almak…

Çünkü vicdanımız bizi birkaç kere uyarır ama biz nefsimize hoş gelen tarafı tercih edip onun ikazını dinlemezsek sonra artık bizi kendi halimize bırakıverir -Allah korusun.-

Evet bize, hiç bedelsiz ve hak edişsiz, peşin bir nasip verildi, Allah'ın Habibine ümmet olduk, ama son nefesimizde durumumuzun ne olacağını bilmiyoruz. Bu nasibe layık olmak için biraz fedakârlığı göze almamız lazım.

Çünkü Peygamber efendimiz sallallahu aleyhi vesellem ikaz buyuruyor:

"Hiç bir kalp yoktur ki Rahman olan Allah'ın iki parmağı arasında (kudreti altında) olmasın. Dilerse onu (hak üzerinde) sabit kılar, dilerse saptırır" (Müslim, Kader, 17; Tirmizi, Deavât, 89, Kader, 7; İbn Mâce, Mukaddime, 13)

Allah-u Zülcelâl hepimizin kalbine nur, furkan ve basiret versin; nefsimizin ve şeytanın saptırıcı telkinleriyle baş başa bırakmasın. Amin.


Sayı : 65
Büyük Kapak