Göz Kalbin Casusudur

Sayı : 27 / Mayıs 2014, Konu Başlığı : Sünnetin Gölgesinde

Allah-u Zülcelal’in bize verdiği her bir nimetin bir şükrü vardır. Şükrün şartı ise, Nimeti Veren’i tanımak, bunu ondan bir lütuf bilmek ve onun rızası içinde kullanmayı kabullenmek demektir.

Kulluk sanatının ustası olan Peygamber efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem, Allah'ın verdiği her bir nimetin onun rızasına uygun kullanılışını bize öğretmiştir. Bu çerçevede göz nimetinin de farzları nedir, haramları nedir, bize beyan etmiştir.

Farz dediğimiz zaman aklımıza sadece ilmihal kitapları geliyor. Elbette onlar da günlük ibadet hayatımızı düzenleyen çok önemli temel kuralları bildiriyor. Ama bir de her bir azamızın doğru kullanımı ve şükrünün edası için de bir edeb ilmihali lazım değil mi?

Eğer anlayarak ve öğüt alarak incelersek Peygamberimizin sünneti bize, bütün nimetlerin güzel kullanımı ile alakalı ilmihali de beyan ediyor. Eğer bu nasihatlere kulak vermezsek bu nimetlere karşı şükrün nasıl olması gerektiğini öğrenmekten gafil kalıyor ve çoğu zaman nimete ihanet ediyor, onu en kötü şekilde istismar ediyoruz.

Göz nimeti, Allah'ın çizdiği sınırlar içinde kalmadığı zaman sadece görmekle kalmaz, onu bir casus gibi kullanan nefsin ihtiraslarını kamçılayacak veriler sağlar. Mesela şehveti tahrik eden görüntülere bakmak, bize helal olmayan kişilere ısrarla bakmak, bizi helal çizgisini aşmaya doğru teşvik eder.

Bu yüzden Kuran-ı Kerim’de Rabbimiz, mümin erkeklere de, mümin kadınlara da, “bakışlarını kısmayı” emrediyor ve hatta başkalarının bakışlarını doğru yoldan saptıracak şekilde teşhiri yasaklıyor:

“(Ey Resulüm), mü’min erkeklere söyle, gözlerini kıssınlar, (haramdan sakınsınlar,) ırzlarını korusunlar! Bu, onlar için en uygun olan davranıştır. Allah yaptıkları her şeyden hakkıyla haberdardır. Mü’min kadınlara da söyle, gözlerini haramdan sakınsınlar, ırzlarını korusunlar! Yine söyle ki mecburen görünen kısımları müstesna olmak üzere ziynetlerini teşhir etmesinler. Başörtülerini yakalarının üzerini kapatacak şekilde örtsünler.” (Nur, 30-31)

Ayette geçen “gözlerini kıssınlar” ikazı, gözlerin rastgele etrafa çevrilmemesini, dikkatli kullanılmasını ifade eder gibidir. Nitekim Peygamber Efendimiz, Hz. Ali radıyallahu anhuya istemeden göze çarpan bir bakıştan sonra hemen kendini toplamasını ve gözünü ondan çekmesini öğütleyerek şöyle ikaz buyurmuştur:

“Ya Ali! (Harama karşı) bakışa bakış ekleme. Birincisi senin için (vebal yoktur; ama) ikincisi aleyhinedir.” (Tirmizi, Edeb 28)

Göz Nimetinin Sorumluluğu

Dikkat edilirse dinimizin bütün kuralları, uzuvların çekingenlikle, düşüne taşına kullanılmasını emretmektedir. Dilini rastgele sözler söylemekten çek; düşüne taşına konuş. Gözünü sağa sola çevirip her rast geldiğin şeye bakmaktan çek, “Şu anda neye bakıyorum, bu bakış bana helal mi?” diye ölçüp biçerek bak…

Çünkü düşünüp taşınmadan etrafa savrulan bakışlar, nefsi arzularını kışkırtan bir manzaraya rast gelince onunla kendi nefsini azdırmış olacaktır. Bir başka deyişle, böyle bir kullanımda göz nimeti, nefsin emrine verilip, onun hep kötülüğü emretmesine yardım edilmiş olmaktadır.

Gözü nefsin emrine bir casus gibi vermek, akılsız nefsimize de zulmetmek olur. Bediuzzaman hazretlerinin tabiriyle söyleyecek olursak:

"En kıymettar âletleri en kıymetsiz şeylerde sarf edip nefsine zulmetmek!"

Bu yüzden Peygamber Efendimiz, kendine zulmetmesine mani olmak için gençlerin yüzlerini tutup öte yana çevirecek kadar onları sakınmaya önem vermiştir. Hz. Peygamber Vedâ haccı için Arafat’a çıkışında devesinin terkisine amcası Abbas’ın büyük oğlu Fadl’ı almıştı. Fadl, güzel yüzlü, saçı başı düzgün, yakışıklı bir delikanlıydı. Bu sırada genç bir kadın Peygamberimize yaklaşıp “yaşlı babası için haccedip edemeyeceğini” sordu. Hz. Peygamberimiz kadına hac etmesi için izin verdi. Bu sırada kadının Fadl’a, Fadl’ın kadına baktığını görünce onun çenesinden tutarak başını diğer tarafa çevirdi.

Dönüşte amcası Abbas, sordu:

“Yâ Rasûlallah! Amcanın oğlunun yüzünü neden başka tarafa çevirdin?” Hz. Peygamber:

“Birbirlerine bakan bir delikanlı ve genç bir kadın gördüm; bunların arasına şeytanın girebileceğinden endişe ettim.” (Ahmed b. Hanbel, Müsned, I, 157)

Ashabını gözlerini sakınmak konusunda sıkı sıkıya tembihleyen Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem, gözün harama bakmasını “gözün zinası” diye isimlendirmiştir. (Buhari, İstizan 12)

Peygamber efendimiz gözlerini sakınmak konusunda insanların en takvalısı idi. O bir evin kapısına yaklaştığı zaman, yüzünü öte yanda çevirerek selam verir ve ev sahibine seslenirdi. (Ebu Davud, Edeb 138) Böylece kendi mahremlerini saklamak konusunda hassasiyet göstermeme ihtimallerine karşı, kazara bir görüntüye şahit olmamak için kendisini sakındırırdı.

Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem ashabına da kimsenin evine izin almadan girmemeyi, ev sahibi izin vermeden içeriye göz atmamayı emretmişti. İçeriye baktıktan sonra “Girebilir miyim?” sorulduğu zaman "Göz içeri girdi mi artık izin yok (yani izin istemenin ne manası var?) İzin istemek görme sebebiyledir." (Ebu Davud, Edeb 136) buyururdu.

Peygamberimiz yaşlı annesine hizmet eden sahabesine bile, annesinin odasına girmeden önce kapıyı çalmasını emrediyor, "Annenden izin iste! Anneni çıplak görmen hoşuna gider mi? Öyleyse ondan izin iste!" (Muvatta, İsti'zan,1) buyuruyordu.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem bir hadis –i şerifinde, bir ev sahibinin, kendi evinin mahremini gözetleyen bir kimseyi yakaladığı takdirde, o röntgencinin gözünü oymaya bile hak sahibi olduğunu bildirerek bundan şiddetle sakındırmıştır. (Nesai, Kasame 44)

Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem, gözlerini kadınlardan sakınma konusunda o kadar dikkatli idi ki, mahrem bir görüntüyü kazara görme ihtimaline karşı hemen teyakkuza geçerdi. Kendisini muhtemel kazalar esnasında bile korumaya dikkat eden hanımlara da dua etmiştir.

Bir gün Peygamberimiz, Hz. Ali ile Bâki mezarlığında iken yoldan eşeğe binmiş bir kadın geçiyordu. Hava biraz yağışlı olduğundan eşeğin ayağı bir çukura giriverdi ve sırtındaki kadını yere düşürdü. Peygamberimiz hemen yüzünü ters tarafa çevirdi. Ashabı:

“Ya Rasülûllah! Kadının üstünde sirval (şalvar) var,” dediler. Bunun üzerine Peygamberimiz:

“Allah’ım! Sirval giyen kadınları bağışla. Ey insanlar! Hepiniz sirval giyiniz. Kadınlarınız dışarıya çıkacakları zaman sirval kadar örtülmesi gereken yerleri örten bir şey yoktur.” buyurmuşlardır. (Dârkutni, el-Efrâd, el-Kenz: 8, 55)

Demek ki gözlerimiz bizim için bir nimet olduğu gibi bir sorumluluk kaynağıdır da. El Basîr esmasının sahibi, bizim içimizi dışımızı, gizlimizi saklımızı, her halimizi görüp duran Rabbimiz, Kuran-ı Kerim’de şöyle buyuruyor: “Allah gözlerin ihanetini de bilir, gönüllerin sakladığını da...” (Mü’min, 19)

Bu yüzden gözlerimizi hem ulu orta, herkesin yanında, hem de el ayak çekilip nefsimizle baş başa kaldığımız tenha saatlerde korumamız gerekiyor. Çünkü Allah-u Zülcelal, “Kötülüklerin, fuhşiyatın açığına da gizlisine de yaklaşmayın!” (En’am, 6/151) buyuruyor.

Kalbi Meşgul Eden Manzaralar

Günümüzde insanların çoğu, görmenin sorumluluğu konusunda gafildir. Çünkü çoğu insan yüzeysel bir şekilde şöyle düşünmektedir; “Biz gördüğümüz bir kadının veya erkeğin peşine düşmüyoruz ya. Bakıp geçiyoruz. Ne var bunda?”

Hâlbuki tek mesele sadece fiilen iffetini kaybetmek değildir, mümin kalbinde bir lekenin oluşmasına karşı bile tedbirli olmalıdır. Göz gördüğü şeyle bir müddet meşgul olur. O gördüğü şeyin izi ise kalbinde daha uzun süre kalır. Böylece kalp bayağı duygulardan kurtulup yüksek düşüncelere yükselemez. Hele bir de görüntüler birbiri ardınca kalbe girince artık kalpte manevi zevkleri hissedecek incelik kaybolur.

Peygamber efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem buyuruyor ki:

"Bir erkek, (bakması haram bir) kadının güzelliklerine gözü takılınca, bakışlarını aşağı eğerse, Allah ona tatlılığını kalbinde duyacağı bir kulluğu nasip eder." (Ahmed b. Hanbel, V, 264.)

Gözü haramdan sakınmak deyince sadece karşı cinse bakmaktan sakınmayı anlarız. Oysa başkasının evine, arabasına, malına mülküne, çoluk çocuğuna hasetle bakmak, “Neden benimki böyle de onunki şöyle,” demeye yol açacaktır ve bu da göz nimetine ihanettir. Yahut çarşılarda, vitrinlerin önünde, AVM ve showroomlarda dolaşıp maddi imkânlarını zorlayan ürünlere bakıp bakıp iç geçirmek, kendi elindeki nimetli küçük görüp nankörlük etmek de göz nimetinin kötü kullanılış biçimidir.

İnsan uzuvlarının kontrolünü nefsin eline bırakınca İblisin de dürtüklemesiyle şeytanileşir, kendini esfel-i safiline düşüren şeyler yapar. Mesela gözünü sadece ihtiyacı kadarına değil, görüp arzuladığı hatta hayal gücünün uzandığı her şeye diker, zulmeder, türlü türlü kötülükler eder.

İmam Gazali gözleri mübah olsa da dünyalık nimetlere çevirmemek gerektiğini hatırlatarak şöyle ikaz buyuruyor:

“Denir ki, kulun bir defa harama bakmasıyla, tabaklanmayan derinin çürüyüp delindiği gibi kalp de çürüyüp işe yaramaz hale gelir. Eğer baktığın şey haram değil de mübah ise, belki kalbin onunla meşgul olacak ve vesveseye, tehlikeye düşecektir. Gördüğün şeye erişemezsen de kalbin sürekli onunla meşgul olduğu için hayırlardan uzak kalacaksın. Halbuki gözlerin onu görmese bütün bu sıkıntılardan kurtulursun, kalbin de ferah kalır.”

Gözleri lüzumsuz, bizi ilgilendirmeyen her şeyden korumak, manevi hayatın önemli bir kuralıdır. Nakdşibendi terbiyesinde bu kural “Nazar ber kadem” ifadesiyle özetlenmiştir. Bu özlü ifadeyi biraz izah edecek olursak, “ bu yolda olanların gözleri ayak uçlarında olmalı, yani gözünü, onu alakadar etmeyen her şeyden sakınmalı. Sadece kendi yoluyla, yürüyüşüyle meşgul olmalı, bunun haricindeki meşgalelere dikkatini dağıtmamalı.”

Gözlerimizi korumamız gereken bir başka haram da, mümin kardeşlerimizin hataları ve herkesten saklamak istedikleri sırlarıdır. Eğer istemeden bir müminin hatasına şahit olmuşsak hemen gözümüzü çevirip sonra onu hiç görmemiş gibi unutmamız gerekir.

Hatta hatayı kendi gözümüze verip, “Mutlaka ben yanlış görmüşümdür” diyerek kardeşimizi temize çıkarmalı ve “Ne diye gözümü sakınmadım da böyle bir şeye şahit oldum.” Diye kendimizi kınamalıyız.

Çünkü başkalarının hataları da bizim için lüzumsuz bir meşgaledir. Kendimizi düzeltmekle meşgul olmamız gerekirken zihnimizi başkalarıyla meşgul etmek nefsin hoşuna gider.

Ashab-ı kiram birbirinin kabahatlerine karşı gözlerini yumar ve görseler bile üstünü örterlerdi. Müminlerin hatalarıyla uğraşanlar sadece münafıklar ve imanı zayıf kimselerdi. Hatta Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm hutbesinde:

"Ey diliyle Müslüman olup da kalbine iman nüfuz etmemiş olanlar! Müslümanlara eza vermeyin, onları kınamayın, kusurlarını araştırmayın. Zira kim Müslüman kardeşinin kusurunu araştırırsa, Allah da kendisinin kusurlarını araştırır. Allah kimin kusurunu araştırırsa, onu, evinin içinde bile olsa rüsvay eder." Buyurmuştu. Bunu rivayet eden Abdullah İbnu Ömer Ka'be'ye baktı ve:

"Şânın ne yüce, hürmetin ne yüce! Ancak müminin Allah yanındaki hürmeti senden de yüce!" demişti." (Tirmizî, Birr 85,)

Kıyamet gününde uzuvlarımızın aleyhimize şahitlik yapacağını ve eğer onları kötüye kullanmışsak bizden şikâyet edeceğini unutmadan yaşamak dileğiyle…


Sayı : 27
Büyük Kapak