Halime Demireşik ile Söyleşi

Sayı : 26 / Nisan 2014, Konu Başlığı : Kalbi Selim

Gönül iklimimize tanıdık esintiler getiren kalemlerin kalbimizde ayrı bir yeri vardır. Hele hele Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in hane-i saadetinden kopup gelen meltemlerin yeri bambaşkadır.
Peygamber efendimizi sevmek hiç kuşkusuz onu hayatımızın her alanında örnek almayı gerektiriyor. Peygamberimizin aile hayatı başta olmak üzere, siyer araştırmaları ile tanıdığımız Halime Demireşik ile söyleştik.

Halime Demireşik kimdir?
1978 yılında Denizli’de doğdu. İmam Hatip Lisesi ve İlâhiyat mezunu olan yazar, uzun yıllar Aziz Mahmud Hüdâyî Kız Kur’ân Kursu’nda eğitim-öğretim faaliyetlerine devam etti. Yazı hayatına Altınoluk Dergisi’ndeki yazılarıyla başlayan Halime Hanım, ilk kitabı olarak “Vakıflara Hayat Veren Vâlide Sultanlar” adlı bir tiyatro eserini kaleme aldı.
Siyer ilminde ihtisas yaptıktan sonra, Peygamber Efendimizin mübârek zevcelerini ve âile hayatını anlattığı “Hanım Gözüyle Mü’minlerin Anneleri” isimli kitabını neşretti. Bu eseri, daha sonra “The Mothers of the Believers” ismiyle İngilizceye de çevrildi. Siyer sahasındaki çalışmaları sebebiyle Amerika’daki “Süreyya Anne Vakfı” tarafından 2011 yılında “Siyer Hizmet Ödülü”ne lâyık görüldü.
Daha sonra şâhidi olduğu hidayet öykülerini “21. yüzyıldan Cennete Koşan Hanımlar” isimli kitabında yayınladı. Altınoluk ve bilhassa Şebnem dergilerinde düzenli olarak röportaj, yazı ve hikâyeleri yayınlandı. “Emânetçi”, “Rumeysâ”, “Yavru Kekliğim”, “Duânın Gücü” gibi hikâyelerinin büyük ilgi görmesi üzerine bunları, bütün yazılarını topladığı “Dostun Divanına” adlı eserinde bir araya getirdi. Daha sonra genç kızların soru ve problemlerini gündeme getiren “Kalbimiz Aşk Ateşinde” isimli ilk romanını yayınladı. “Ben O’nu Sevmeye Muhtacım” isimli kitabında da Şebnem Dergisi’nde yayınlanan bazı röportajlarını bir araya getirdi.
Hâlen yurt içi ve yurt dışında örgün ve yaygın eğitim merkezlerinde ders, seminer ve sohbetlerle genç kızlarımıza rehberlik eden Halime Hanım’ın ana meşguliyet alanı “Siyer-i Nebi”dir.

İslamî Hayat: Halime hanım, öncelikle teşekkür ediyoruz, bize zaman ayırdığınız için… Biraz bunu konuşalım istiyorum. Kutlu Doğum faaliyetlerinden ibaret değil elbette, Peygamberimizi sevmek... Herhangi bir günün yirmi dört saatinde Peygamber sevgisinin tezâhürü nedir, birkaç örnekle açıklayacak olursak?

Halime Demireşik: Estağfirullah, biz teşekkür ederiz. Kutlu Doğum günleri, Peygamber Efendimiz sallâllâhu aleyhi ve sellem’in mübârek hayatına doğru açılan bir kapı mesâbesindedir. Bizim için her kutlu doğum mevsimi, bu kapının anahtarını çevirip kendimizi, “Ümmet-i Muhammed” oluşumuzu sorgulama ve Allah Rasûlü’nü daha fazla tanıyıp O’na yaklaşma vesilesidir. Çünkü “Allâh’a muhabbet deryasına götürecek olan yegâne rahmet ve muhabbet pınarı, Peygamber Efendimiz’dir.” Bu husus, pek çok âyet-i kerîmede vurgulanmış ilâhî bir hakikattir. Peygambere inanmadan, O’nu sevmeden mü’min olunmaz. O’na itaat etmeden, Allah’a itaat edilmiş olmaz.
Bir âyet-i kerîmede Rabbimiz, “Peygamber, mü’minlere kendi canlarından daha yakındır…” (Ahzâb, 6) buyrulur. İşte bu yakınlığa tâlib olmalıyız, her Kutlu Doğum vesilesiyle… Hz. Ömer’in:
“Canım hâriç, seni her şeyden çok seviyorum, yâ Rasûlallâh!..” deyişine Peygamber Efendimiz sallâllâhu aleyhi ve sellem:
“-Olmadı ey Ömer!..” buyuruyor. “Beni canından bile çok sevmedikçe gerçek îman etmiş olamazsın!.”
Demek ki O’nu sevmeden İman kemale ermiyor. Peki, bu nasıl olacak?
Cenâb-ı Hakk’ın Esmâ-i Hüsnâ’sından biri olan “el-Vedûd”, “Seven, sevgiyi yaratan ve sevgiyi yarattıklarının kalbine yerleştiren Allah” mânâsına gelir. Yani bu kâinâtta yaratılmış olan her şeye karşı duyulan muhabbet, Allah’tantır ve Allâh’a âit olmalıdır. Bütün sevgiler, hakikatte kalbi, Allah ve Rasûlü’nün sevgisine hazırlayan bir antrenman mesabesinde olmalıdır. Fânî sevgiler, bir amaç ve son durak olamaz. Onlar, ancak ulvî muhabbetler için bir basamak olmalıdır ki, Allâh’ın kalplere bahşettiği sevgi hazinesi zâyî olmasın. Sevgiler, kıymetlensin. İnsanın şerefi ayaklar altına düşmesin.
“Gün içinde Peygamber sevgisinin tezâhürü nasıl olmalıdır?” şeklindeki sorunuza gelince… Mâlumunuz, aşkın iki temel kanunu vardır: “Seven, sevdiğini çokça anar.” Diğeri de “seven, sevdiğine benzeyip onu taklid etmeye çalışır.”
Biz de Allah Rasûlü sallâllâhu aleyhi ve sellem’e olan muhabbetimizi, kuru bir iddiâdan öteye götürmeli ve gün içinde dilimizi salavât-ı şerîfelerle ıslatıp kalbimizi O’nun mânevî huzurunda bulunmanın iştiyakıyla doldurmalıyız. O’nu okumak, O’nu anlamak ve anlatmak, O’nu düşünmek ve O’ndaki güzellikleri paylaşmak bize lezzet verir hâle gelmiş ise, aşkın birinci kanunu yerine gelmiş demektir.
İkincisi ise, Peygamber Efendimiz sallâllâhu aleyhi ve sellem’in sünnetleriyle hayatımıza yön vermek, O’nun hâliyle hâllenmekle olur. Çünkü sadece seviyorum demekle sevgi olmuyor. Peygamber Efendimizin amcası Ebû Tâlib de Peygamberimizi çok severdi ve hayatını O’nu korumaya adamıştı. Demek ki, sadece kuru bir sevgi yeterli olsaydı, öncelikle onu kurtarırdı. Mesele, sevmek veya “seviyorum” demek değildir. Asıl mesele, Rasûlullâh’a duyduğu sevgiyi iman ve itaatle isbat etmektir.

İslamî Hayat: Siz Peygamberimizin aile hayatını sıcak bir üslupla, kolayca anlaşılacak şekilde sunarak gönüllerde yer edindiniz. Siyer araştırmalarınızda Peygamberimizin aile hayatını incelemek, sizde nasıl duygular meydana getirdi? Bize aile babası olarak Peygamberimizden, O’nun kız ve hanımlarına olan tavsiyelerinden hayata geçirebileceğimiz örnekler sunar mısınız?

Halime Demireşik: “Mü’minlerin Anneleri” kitabını hazırlama aşamasına kadar Peygamber Efendimizin âile hayatına, hanımlarına hayranlıkla bakan, okuyan, fakat çok yüceltip onlara bir türlü yaklaşamayan bir konumdaydım. Kitabın hazırlığı altı yıl sürdü. Bu zaman zarfında hayatıma bambaşka bir pencere açıldı. Her annemizin hayatını incelerken âdeta onların evlerinin içine süzüldüğümü hissettim. Kadın olmaktan, ümmet olmaktan ilk defa bu kadar haz almıştım. Hâlâ da hayatım üzerinde, özellikle âile hayatımda onların mânevî terbiyelerinin bereketini görüyorum.
Sohbetimizi tatlandırmak ve “sâlihlerin anıldığı meclislere ilâhî rahmet iner” düşüncesiyle bir berekete vesile olmak için birkaç misal zikredelim. Rabbim, bize de okuyucularımıza da istifade etmeyi nasip eder, inşâallah!
Hz. Hatice Annemiz, birçok meziyet ve faziletiyle “ümmetin annesi”dir. Peygamber Efendimizin gönlünde muhteşem bir makam edinmiştir. Fakat bu durum, alelâde şekilde meydana gelmemiştir. O daha gençlik yıllarında, evleneceği kişinin üstün vasıflarına dikkat ederek bize evlenirken üzerinde durulacak en önemli hususu öğretmiştir. İnsan, evlenirken fizikî özelliklere takılıp kalır da işin özünü teşkil eden “şahsiyet, fazilet ve vasıfları” görmezden gelirse, büyük pişmanlıklar yaşayabilir. Hatice Annemiz bu hususta firâsetiyle üstünlüğünü bize göstermektedir.
Bir gün Peygamber Efendimiz sallâllâhu aleyhi ve sellem:
“Ey Hatice, niçin benimle evlenmeyi istedin?” diye sorduğunda, o:
“Ey amcamın oğlu! Doğruluğun, emanete olan saygın, ahlâkın ve kavmin içindeki şerefinden dolayı sana meylettim…” diye cevap vermiştir.
Hatice Annemiz, henüz on beş yaşlarında bir genç kızken bir Yahudi’den, yakında gelecek son peygamberin vasıflarını duymuş ve kendi kendine, “Eğer söylediği kimse bu vasıflara sahip olursa, onunla ben evlenmeliyim!.” diye söz vermiştir. Gözü ve gönlü, hep bu arayış içinde olmuştur. İşte bu durum evlilik arefesindeki gençler açısından, “şahıslardan ziyâde, şahısların taşıdığı vasıfların” âile huzurunun temeli olduğunu göstermektedir.
O, böyle bir “aday”ı, sadece aramakla kalmamış, O’nu bulduğu zaman ilk adımı atmaktan çekinmemiş; evlendikten sonra da bu kıymetli zevcesinin gönlünde taht kurarcasına, sahip olduğu her şeyi, O’nun ayaklarının altına sermiştir. Peygamber Efendimiz de hayatı boyunca Hz. Hatice’ye ayrı bir muhabbet ve vefâ duymuş, onu “kadınların en büyüğü” mânâsında “el-Kübrâ” künyesiyle yâd etmiştir.
Hz. Sevde Annemize gelince, İslâm’ın en zor zamanlarında îman etmiş, her türlü zorluk ve eziyete rağmen îmanından aslâ tâviz vermemiştir. Peygamber Efendimiz de O’nun bu îman ve gayretlerini ödüllendirmek ve Hazret-i Hatice’den olan evlatlarını yetiştirmek üzere kendisine evlenme teklif etmiştir. Sevde Annemiz, Peygamber Efendimiz ile evlendikten sonra kendisini Allah Rasûlü ve çocuklarına adamakla kalmamış, Osmanlı devrindeki benzer vakıfların temelini atacak şekilde yetim ve sahipsiz kızların çeyizlerini hazırlamış, onları evlendirmiştir.
Hz. Âişe Annemiz ise, ümmete ikrâm edilmiş en müstesnâ muallimedir. Peygamber Efendimiz’in en nâdide talebesidir. Bu yüzden Efendimiz sallâllâhu aleyhi ve sellem:
“Dininizin yarısını Âişe’den öğrenin!..” buyurmuştur.
Gerçekten Hz. Âişe, tefsir, hadis, fıkıh, edebiyat vb. pek çok sahada kendisini yetiştirmiş, bilhassa âile hukuku konusunda o devrin halifelerinin bile müracaat ettiği ilim kaynağı olmuştur. Peygamber Efendimize yakınlığı ve ilim kabiliyeti sebebiyle ashâb-ı kiram arasında en çok hadis rivâyet eden (Muksirûn) yedi kişiden biridir. Kendisini bu şekilde yetiştirmekle kalmamış, birçok hanım sahabînin İslâmî ilimlerde mümtaz bir mevkîye gelmesine de yardımcı olmuştur. Günümüz Müslümanları, Hz. Âişe gibi İslâm’ı anlayan ve anlatan fakîhe hanımlara muhtaçtır.
Ayrıca Efendimiz sallâllâhu aleyhi ve sellem ile muhabbetleri de dillere destan ve evliliklere nümûne olmuştur. Dünya nîmetlerinin pek girmediği Peygamber hânelerinde doyasıya bir mutluluk ve sevgi vardı: Hz. Âişe, bir kaptan bir şey içtiğinde Allah Rasûlü sallâllâhu aleyhi ve sellem o kabı alır; dudağını onun dudağını koyduğu yere kor, öyle içerdi. Üzerinde et bulunan bir kemik parçasından yediğinde onu elinden alır, ağzını onun ağzını koyduğu yere koyarak yerdi. Odasında ona başını yaslar, Kur’ân okurdu. Îtikâf çadırından başını uzatır, o özel (âdet) hâlinde de olsa saçını ona taratırdı. Oruçlu da olsa onu öperdi. Bütün bunlar, Peygamber Efendimizin vahyin mânevî ağırlığını ve bu büyük dâvânın yükünü, mümkün olduğu kadar eşine yüklememe, onun gönlünü hoş etme çabalarıdır.
Peygamberimizin iki sevdiği, yani kızı Hz. Fâtıma ile Hz. Âişe arasında geçmektedir. Tarihî kaynaklara göre, Hz. Fâtıma’nın evi, Âişe Annemizin hücresine bitişikti. Bu iki evi birbirinden ayıran duvarın ortasında bir pencere vardı ve onlar bu pencereden birbirleri ile konuşurlardı.
Bir ara Hz. Âişe ile Hz. Fâtımatü’z-Zehrâ arasında hangisinin fazîletli olduğu hakkında bir bahis açılmıştı. Hz. Aişe Annemiz, Hz. Fâtıma’nın gönlünü almak için başını öptükten sonra:
“Keşke senin başında bir tel saç olsaydım!..” demişti.
Şu cümledeki muhabbete ve letâfete bakın!.. Bu ifadelerde hem Peygamber Efendimize, hem O’nun kızına karşı hissedilen buram buram muhabbet, hürmet ve itaat yok mu?!
Bu hadîs-i şerîfle methedilen Ümmü Seleme Annemizin kızı Zeyneb radıyallâhu anhâ, Hz. Âişe’yi müteâkib büyük bir fakîhe olacaktır. Hatta onun, zamanın kadınları arasında fıkhı (İslâm Hukuku’nu) en iyi bilen kimse olduğu da söylenmiştir.
Bir rivâyete göre de, Allah Rasûlü yıkanırken, Ümmü Seleme’nin kızı olan Zeyneb radıyallâhu anhâ onun yanına girmiş ve Rasûlullâh, onun yüzüne su serpmiştir. Bu hâdiseyi nakleden râvî, Hz. Zeyneb’den bahsederken, “yaşlandığı hâlde yüzünde gençliğin tazeliği bulunuyordu!” demekten kendini alamaz. Başka bir rivâyete göre de Zeyneb radıyallâhu anhâ bu yüzüne saçılan su bereketiyle bakanı imrendiren çok güzel bir yüze sahip olmuştu.

İslamî Hayat: Halime hanım, günümüzde televizyon dizileri bilhassa hanımları kendine esir ederek, hem çirkin manzaralarla kalbimizi kirletiyor, hem de sayılı günlerden ibaret ömrümüzü boş şeylerle tüketiyor. Kendi gönül dünyamıza ait duygu ve düşünceleri okumanın, yazmanın, paylaşmanın önemine dair neler söylemek istersiniz?

Halime Demireşik: Mevlânâ’nın çok güzel bir sözü vardır: “Kalbinizi hayırla meşgul etmezseniz şer orayı istilâ eder.” Günümüzde hem görsel, hem yazılı basının başarılı olmasının en büyük sebebi, gönüllerin boş olması… Bizim onları hayırla meşgul edemememiz… Eğer biz hayırla doldurabilsek, oraya kötülük girecek yer bulamaz!.. Evlerimizde televizyonun sözünün bitme vakti geldi, hatta geçti bile.. Bizim evimizde televizyon yok!.. Kızlarım, kitap kurdu gibi elhamdülillah! Eğer televizyon olsaydı, kitaba ilgilerinin bu derecede olacağını zannetmiyorum. Bendeniz okumayı da, yazmayı da çok severim. Yazmak sırdaşım gibidir. Rabbimiz, kaleme yemin etmiş. Kalemle ülfetimiz bence hiç kesilmemeli… Okumaya ise yeme-içme gibi muhtacız. Daima yenilenmek, uyanmak, irkilmek ve harekete geçmek için okumak ve düşünceyi harekete geçirmek gerekiyor. Ama okumak için okumak olmaz; boş şeyleri okumak da boştur.

İslamî Hayat: Özellikle size sormak istediğim bir başka konu da, eğitim hayatının içinde yetişen ve geleceğin annelerini yetiştiren bir eğitimci olarak, tecrübelerinizi paylaşmanızı istesek, yeni nesiller hakkında anne-babalara ne gibi ikazlarda bulunmak ve neler tavsiye etmek istersiniz?

Halime Demireşik: Yaklaşık17 yıldır eğitim camiası içindeyiz, elhamdülillâh… Her yıl nesillerimizin daha bir tembelleştiğini esefle görüyor ve çok üzülüyorum. Eskiden okula bilgi öğrenmek için, Kur’ân kursuna da dînî ilimleri öğrenip hayata geçirmek niyeti ile adım atılırdı. Şimdi ebeveynlerin bilerek veya bilmeyerek çocuklarına aşıladıkları ideal, okuyup maaşı yüksek olan mesleği yapmak ve konforlu bir hayat sürmek… Lütfen, artık bu düşünce yapısını değiştirelim. Güzel bir kul, hayırlı bir ümmet ve İslam’a hizmet etme idealini yükleyelim nesillerimize… Muhammed Sûresi’nde, “Siz Allâh’ın dinine yardım edin ki, Allah da size yardım etsin.” buyuruyor Rabbimiz… Niyetlerimizi de, ideallerimizi de temizlemeyi tavsiye ediyorum kardeşlerime… Bunlar temizlenince yerin ve göğün hazinelerinin Rabbi, bütün kapılarını zaten açacaktır. “En güzel nasihat, örnek olmaktır!” düstûrunca, evlatlarımıza “Peygamberî ahlâk”ı yaşayarak örnek olmalı ve bunu hayatımızın merkezi hâline getirmeliyiz diye düşünüyorum.

İslamî Hayat: Son olarak, biraz özel bir soru sormak istiyorum. Dolu dolu bir hizmet hayatının yanında âile içi vazifelerinizi de yerine getiren bir hanımsınız. Mutlaka eşinizin desteği ve anlayışının bunda etkisi vardır. Ama sonuçta siz de ailede bir hanıma düşen sorumluluğun şuurundasınız. Oysa bazı beyler hanımlarının aktif olması hususunda çok fazla endişe hissediyor, belki biraz da vehimlere kapılarak onların hizmetlerine mani oluyorlar. Üretken olması engellenen hanımların bir müddet sonra kendini tüketici rolüne fazlaca kaptırdığı veya gayesizliğin tesiriyle bunalıma düşüp, psikologlara koştukları görülebiliyor. Bu konudaki düşünceleriniz nedir?

Halime Demireşik: Sizin vesilenizle buradan refîk-i hayatıma hizmet hususunda hep destek olduğu için teşekkür etmek isterim. Efendiye destek olduğu için teşekkür ettiğim zamanlarda, o bana şöyle der:
“-Ben sadece sana hizmet veya yardım ettiğimi düşünmüyorum. Sana destek olarak Allah’ın dinine yardım ettiğimi düşünüyorum!”
Allah râzı olsun. Bence eşlerinin hizmet etmesini istemeyen beyler, bu bakış açısından baksalar, eşlerinin yaptığı her hayırdan kendileri de ecir alırlar inşâallah! Bizim Sevgili Peygamberimiz, “hanımınızın ağzına verdiğiniz lokma bile sadakadır” buyuruyor. Hayırda köstek değil, destek olalım birbirimize... Âyet-i kerîmede “Hayırda yarışın!” buyruluyor. “Emr-i bilmâruf, nehyi anil münker” yani iyilikleri emredip kötülükleri yasaklamak; sadece erkeğe değil, kadına da emredilmiştir.
Hanımlar da burada biraz firasetli olmalılar… Hizmet ediyorum deyip evdeki hizmet aksatılmamalı!.. Öncelikli vazifemiz, âilelerimiz… Evlat emanetimizden hesaba çekileceğiz, eşlerimizin hukukuna riâyet etmekten de... Hanımlar fıtratlarına uygun, ihtilat sınırları aşılmadan hizmet edeceği alanları tercih etmelidirler. Bugün başörtü sorunu çözüldü, ama ihtilat sorunu, yani kadın ve erkeklerin aynı ortamları paylaşmaları sorunu başladı. Birbirine nikâh düşen kadın ve erkeklerin, aynı ortamlarda, bilhassa baş başa çalışmaları doğru değil! Allah’ın emirleri, onun istemediği, hatta yasakladığı bir metotla yapılmaz. Bu, kadın için de, erkek için de büyük tehlikedir. Peygamberimizin hanımları, “mü’minlerin anneleri” olduğu ve Peygamber Efendimizden sonra başka erkeklerle evlenmesi yasak bulunduğu hâlde bir gün Peygamber Efendimiz, hanımlarının odasındayken âmâ Abdullah ibn-i Ümmü Mektum kendisini ziyarete gelmişti. Peygamberimiz, hanımlarına, “Perdenin arkasına geçin!” diye buyurunca, hanımları:
“Ey Allâh’ın Rasûlü! O, âmâdır; bizi göremez!” demişlerdi.
Peygamber Efendimiz de bugün hepimizin dikkat etmesi gereken şu cevâbı verdi:
“-Ama siz onu görüyorsunuz!..” demiştir.
Demek ki, meselenin kadını-erkeği yok!.. Herkes nefis taşıyor ve herkes, Allâh’ın emir ve yasakları konusunda eşit durumda… Bu hâdise, bize bütün ümmet olarak dikkat etmemiz gereken önemli bir ölçüyü veriyor. Göz korunmalı ki, gönül de korunsun. Gönül korunsun ki, âilelerdeki huzur ve saadet de devamlı olsun.

İslamî Hayat: Çok teşekkür ediyoruz.

Halime Demireşik: Bendeniz de teşekkür ederim. Umarım konuştuklarımız gönüllere ulaşır da hayır ve hidayetlere vesîle olur, inşâallah…


Sayı : 26
Büyük Kapak