Hamdi Arslan Hocaefendi ile Söyleşi

Sayı : 46 / Aralık 2015, Konu Başlığı : Röportaj

Hamdi Arslan Hoca Efendi 1956 yılında Çankırı’da doğdu. İstanbul Yüksek İslam Enstitüsünden mezun oldu. Mekke’deki Ummul-Kura Üniversitesi, Arap Dili Enstitüsünde Arap Dili İhtisas Öğrenimi aldıktan sonra doktorasını da aynı üniversitede, İslam Dini Esasları ve Davet Tefsir-Hadis Bölümünde yüksek lisans çalışmalarına devam etti. Yurda döndüğünden beri, Emin Saraç Hocaefendinin yardımcısı olarak Fatih Camii’nde ilahiyat fakültesi öğrencilerine yönelik ders halkasında ders vermektedir.

Marmara Üniversitesi, İlahiyat Fakültesinde öğretim görevlisi olarak vazife yaparken 28 Şubat döneminde görevinden uzaklaştırıldı. Bir süre İlim Yayma Cemiyetinde Eğitim danışmanlığı görevini sürdürdükten sonra İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesinde yeniden öğretim üyeliği görevine başladı. Halen Fatih Sultan Mehmet Üniversitesi, İslami İlimler Fakültesi Öğretim Görevlisi olarak görevine devam etmektedir.

Hamdi Arslan Hocaefendi, aynı zamanda 17 yılı aşkın bir zamandır her Çarşamba öğle namazından evvel Fatih Camii’nde vaaz vermektedir. Dünya Müslüman Âlimler Birliği Mütevelli Heyeti üyesi olan Hamdi Arslan hoca efendi, Dünya Sünni Âlimler Birliğinin de kurucusu ve Yönetim Kurulu üyesidir. Çalışmaları arasında, Vehbi Zuhayli Hocanın İslam Fıkhı Ansiklopedisi, Kur’an-ı Kerim Tefsiri, İmam Serahsi’nin El-Mebsut’u gibi birçok eserin tercümesi bulunduğu gibi uluslararası ilmi ve siyasi birçok toplantıda simultane tercüme faaliyetleri yapmaktadır. Yurt içi ve dışı çeşitli gençlik faaliyetlerinin eğitim çalışmalarına katılmaktadır. TV 5 kanalında yayınlanan Hayat Rehberi programının da konuşmacıları arasındadır.

Hocam, dünyevileşmenin egemen olduğu günümüzde insanların çoğu heva ve heveslerine uyup Allah'ın emirlerini bir yana bırakıyorlar. Böyle bir zamanda Müslümanların duruşu nasıl olmalıdır?

Hamdi Arslan Hoca Efendi:
Bismillahirrahmanirrahim. Evvela şunu kesin bir şekilde bilelim ki, Hz. Âdem aleyhisselamdan bizim Peygamberimize kadar bütün Resullerine indirdiği, Allah'ın katında geçerli tek din İslam’dır. Veda Haccı’nda indirilen ayette, “Bugün size dininizi kemale erdirdim…” (Maide, 3) buyrulmuştur. Tabiri caizse İslam’ın en mükemmel versiyonu, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve selleme indirildi. Yani dinimiz, kemale ermiş bir dindir.

Bu din, uygulanmak için gönderilmiştir ve kıyamete kadar da hükmü bakidir. Yani, belli zamanlar uygulanır, belli zamanlarda uygulanmaz diye bir şey düşünülemez. Asrısaadetten itibaren bakıyoruz Müslümanlar bu dine sarıldıkları müddetçe aziz olmuşlar, yükselmişler ve dünyanın efendileri haline gelmişler. Bu dinden ayrıldıkları zaman da Allah-u Teâlâ bu devlet nimetini onlardan almıştır. Ayet-i kerimede “Muhakkak ki, bir kavim kendi durumunu değiştirmedikçe Allah onların durumunu değiştirmez.” (Rad; 11) buyruluyor.

Elbette bu zamanda Müslümanların ahvaline bakarak üzülüyoruz ama kesinlikle ye’se (ümitsizliğe) düşmek caiz değildir. Kimileri bu imtihan dünyasında kazanacaklar kimileri kaybedecekler. Bizim niyetimiz ve amacımız, kazananlardan olmak. Bunun için ne lazım ise onları edinmemiz lazım. Önce sahih bir iman ve amel-i salih ile kendimizi düzelteceğiz, sonra en yakın çevremizden başlamak suretiyle, tıpkı ayette buyrulduğu gibi, Peygamberimize “Akrabalarını ve aşiretini Allah’ın dinine davet ederek) ahiret azabıyla korkut!” (Şuara; 214) buyrulmuştu, onları uyarmakla meşgul olacağız. Bu da kavl-i leyin ile yani yumuşak konuşmalarla, tatlı sözlerle olacak bir meseledir.

Tabi ki, davetin lâfzî yani söz ile olmasından ziyade tatbik ile yani uygulamayla göstermenin daha tesirli olduğu görülmektedir. Uzun uzun vaazlardan ziyade yaparak örnek olmak daha etkili olmaktadır. Buna en güzel örnek Avrupa’ya giden gurbetçilerimizdir. Almanya’ya çalışmaya giden gurbetçilerimizden ilk nesiller, ilkokul mezunu, cahil diye bilinen kişilerdi. Ama onlar elli binden fazla Alman’ın Müslüman olmasına vesile olmuşlar. Çünkü ilk nesiller ailelerinden gördüğü kültür gereği, komşuya iyilik yapmış,

mesela yemek yaptığı zaman komşusuna bir tabak yemek vermiş, çocuğunu bıraktığı zaman bakmış, bir karşılık beklemeden. Tabi onlar maddiyatçı insanlar, böyle bir şey görmemişler, batıda egoizm var, bencillik var. “Bu insanlar bunu neden yapıyorlar?” diye baktıkları zaman, İslam ahlakını görüyorlar.

Elbette bu gurbetçiler, bunu fıtratlarının gereği ve yüz yıllardan süzülüp gelen İslam terbiyesinin eseri olarak yapıyor. Komşuya iyiliği tavsiye eden ayet ve hadisleri bilmeseler de, komşuya iyilik yapmayı, ikram etmeyi, ecdadımız özümsemiş, ahlak haline getirmiş, onlar da anne babalarından görerek öğrenmişler, uyguluyorlar. İşte böyle güzel ahlak ve muameleleri gören Almanlar buna hayran kalıp İslam’a giriyor.

Bu araştırmayı yapanlar diyor ki, “O ilk nesilden sonra, Almanya’da yetişen ikinci nesil, üçüncü nesilden etkilenerek İslam’a giren pek yok.” Çünkü onlar orada yetişmiş, okumuş, tahsil görmüş, Alman ahlakını benimsemiş. Onlar daha bilgili, tahsilli ama hidayete vesile olmamışlar. Bu da güzel ahlak ve muamelenin önemini ortaya koyuyor.

Elbette bu din kıyamete kadar sürecektir ve bu yolda hizmet edenler her çağda bulunacaktır. Onlar mükâfatlarını alacaklar. Dinin garip olduğu zamanda hizmet etmenin mükâfatı da büyük olacaktır.

Bir hadis-i şerifte buyruluyor ki, “İslam garip başladı, başladığı gibi (bir hale) dönecektir. Ne mutlu gariplere!” (Müslim 232, 251)

Burada garip, bizim kullandığımız; gariban, boynu bükük, zavallı manasına değil, yani tek, alışılmamış, daha önce duyulmamış, yeni bir başlangıç, demek. İslam ilk geldiği zaman ahiret haberlerini duyunca şaşırdılar. Ayet-i kerimede anlatılıyor, “Aralarından bir uyarıcının gelmesine şaştılar da, kâfirler şöyle dediler: "Bu şaşılacak bir şeydir. Öldüğümüz ve toprak haline geldiğimiz zaman mı, diriltileceğiz? Bu akla yakın olmayan, alışılmıştan uzak bir geri dönüş.” (Kaf, 2-3)

Kuveytli Doktor Abdurrahman es-Sumeyt anlatmıştı. Abdul Rahman Al-Sumait, Afrika’ya yardım çalışmaları yapan El-Avnul- Mubaşir (Directly Aid) adlı yardım kuruluşunun kurucusudur kendisi. Buraya da geldi. Onun Afrika’da otuz yılı aşkın tebliğ çalışmalarından gelen tecrübeleri var. Onların vasıtasıyla 12 milyonu aşkın insan Müslüman olmuş, altı binden fazla kuyu açmışlar. Beş bin, altı bini aşkın Mescid yaptırmışlar. İnternette araştırın, çok güzel faaliyetleri var, tebliğci insan nasıl olur, görmek mümkün.

Şöyle anlatıyor, Bir Afrika ülkesinden geçerken namaz için bir mescidde durduk ve orada önceden tanıştığımız bazı gençlerle karşılaştık. Dediler ki “Biz burada bir radyo yayını yapmak istiyoruz, bunun için ruhsat aldık. Ama şartnameyi bilmiyorduk, meğerse bizim 1000 saat yayın yapmamız gerekiyormuş. Ama bizim böyle bir kadromuz veya hazırlığımız yok. Eğer yayını gerçekleştiremezsek ruhsatı iptal edecekler. Ne yapacağız?”

Doktor da diyor ki, “Onlara ‘Sizde Minşavî’nin veya Abdulbasıt Abdussamet’in hatim bantları yok mu? Onu koyun, iki üç saati doldurmuş olursunuz. Arada da anons geçersiniz, filanca radyo, diye ve telefonlarınızı verirsiniz.’dedim. Gençler de ‘Olur, iyi fikir,’ dediler. Sonra ben vedalaştım ayrıldım. Aradan sekiz dokuz ay geçmişti yine yolum o tarafa düştü. Gençler geldiler, ‘Doktor ağabey Allah razı olsun. Senin dediğin gibi yaptık. Bir gün bize bir telefon geldi, ‘Ben Afrika’da faaliyet gösteren filan şirketin sahibi, mühendis, filancayım. İşim icabı çok yolculuk yapıyorum. Arabada giderken sizin radyonuza rast geldim. Radyonuzda çalan bu eser kimindir, nedir, beni çok etkiledi.’ Biz de dedik ki, ‘Buyurun gelin, tanışalım, bilgi verelim.’ Adam geldi. Ona dedik ki; ‘Hani sizin Holy Book (Kutsal kitap, İncil) var ya, işte bu Holy Quran, Müslümanların kutsal kitabı Kur’an-ı Kerim. Onu okuyana da biz hâfız-kurra deriz. O şarkıcı değil.’ Adam demiş ki, ‘Ama bu ses beni çok etkiliyor, bana bir bant verseniz de ben onu arabada dinlesem.’

Gençler orada hemen hatim setinden bir bant dolduruyorlar. Bantın yanına da Fatiha ve ihlâs surelerinin İngilizce mealini koymuşlar. Adam ertesi gün çıkıp gelmiş, gözleri kıpkırmızı halde. Bağıra bağıra diyor ki, ‘Ey zalimler. Zalim Müslümanlar!’ Elinde o meallerin yazılı olduğu kâğıdı tutuyor. ‘Madem bu sizde vardı da, şimdiye kadar niye bize getirmediniz. Sizi Allah'a şikâyet edeceğim. Ben yıllardır bunlar üzerinde kafa yormuştum. Bu gece bunları okuyunca şok oldum, işte aradığımı nihayet buldum, dedim. Neredeydiniz şimdiye kadar!!!’

Hâsılı kelam, adam ailesiyle beraber Müslüman oluyor ve şirketindeki üç yüzden fazla kişinin Müslüman olmasına vesile oluyor. Çok cevval bir adam, bir numara tebliğci oldu.

Yardım faaliyetleri de tebliğ için bir vesiledir. Mesela Güney Afrika’da Zimbabwe’de kurban dağıtımı tebliğe vesile olabiliyor. Hafız Mustafa Efe, benim talebemdir, o anlatmıştı. Yardım faaliyetleri için fakir bir bölgeye giden ekip, oradan kurbanlık hayvanları parasıyla satın alıyorlar, kesiyorlar ve sonra yine oranın fakirlerine dağıtıyorlar. Müslümanlara dağıtırken ayırt etmiyor, yoksul Hıristiyan ve putperestlere de veriyorlar.

Oradaki dört tane kabile şefi geliyor, “Sizin bu işten maksadınız ne? Bizden satın aldınız, yine bize dağıttınız. Buraya beyaz adamlar hep gelir ama biz hiç böyle bir şey görmedik.”diyor. Yardım ekibi cevap veriyor, “Bir maksadımız yok. Bizim dinimiz emrediyor fakirlere yardım etmemizi, bunun için yapıyoruz.” Kabileler şefleriyle beraber 850 kişi olduğu gibi Müslüman oluyorlar. Tıpkı Peygamber efendimizin zamanındaki gibi, “fevc, fevc; kabile, kabile” İslam’a girdiğini gözyaşları içinde seyrettik, diyorlar.

Hocam, gaflet, ölümü ve ahireti unutma hepimizin ortak derdi. Bundan kurtulmanın çaresi nedir?

Hamdi Arslan Hoca Efendi:
Mehmet Zahid Kotku hazretlerinden dinlemiştim, bundan yaklaşık kırk yıl önce, bir Cuma hutbesinde demişti ki, “Bu dünya fanidir. İnsana bu dünyada rızkı verilecektir. Bir insan çalışırsa zengin olabilir, bakan olabilir, şeyh olabilir. Ama asıl önemli olan Allah'ın razı olduğu kul olmaktır.” Orada resmi zevat vardı, bakanlar vardı.

Ahireti unutmamak için sahabe gibi olmaya özenmek lazım. Hayat’üs Sahabe gibi eserler vardır; onların hayatını, fedakârlığını çok okumamız lazım. Peygamber efendimizin Veda Hutbesinde 120 bin sahabe vardı, Allah hepsinden razı olsun. Ama Cennet’ül baki kabristanında onların ancak on bini medfundur. Gerisi nerede? Dünyanın her yerine yayılmışlar, İslamı yaymak amacıyla. Müslümanlar Çin’e kadar, Sibirya’ya, Atlas Okyanusu’na kadar gittiler; tâ o devirlerde.

Peygamber efendimizin hadis-i şeriflerini çok okumak lazım. Bugün bazı kesimler eleştirici yaklaşıyorlar. Bizim dinimizde eleştirmek Bizim dinimizde eleştirmek de var, ama bu dine tabi olmak esastır. Biz gayba iman eden bir Peygamberin ümmetiyiz. Ayette buyruluyor ki, “Onlar gayba iman ederler ve ahirete kesin olarak inanırlar.” (Bakara, 2)

Allah-u Zülcelâl’in her şeye kadir olduğuna kesin olarak inanırız. Bugün dini eğitimde ciddi noksanlıklar olduğu için, bilgide eksiklikler olduğu gibi, imanlarda da ciddi eksiklikler var.

Hocam bizim bu ay kapak konumuz, “Mümin erkeklerle mümin kadınlar da birbirlerinin velileridir, birbirlerine iyiliği emrederler, kötülükten alıkorlar…” (Tevbe; 71) Bu ayeti nasıl anlamalıyız?

Hamdi Arslan Hoca Efendi:
Aile kurmak için bir araya gelen bir kadın ve erkek bir ibadet yapmak maksadıyla evlenmişlerdir. Evlilik bir ibadettir. Bu ibadeti yaparken de Allah rızasını gözetmişlerdir, gözetmelidirler.

Peygamber efendimiz buyuruyor ki, “Kadınlar erkeklerin şakaikidir, diğer yarısı gibidir.” (Ebu Davud, Taharet 94; Tirmizî, Taharet 82.)

Yani kadınlar ve erkekler birbirlerini tamamlar. “Kişi evlenmekle dininin yarısını tamamlamış olur. Diğer yarısı için de Allah’tan korkup farzları yapsın, haramlardan sakınsın.” (Taberani, Mucem’ul Evsat; 8; 315)

Bu kadın için de geçerlidir, erkek için de geçerlidir. Eşler birbirini kollayıp korumalıdır. Koca ailesinin maddi manevi saadeti için elinden gelen gayreti sarfetmeli. Tabi bunun için de kadının kocasından gücü yetmeyeceği şeyler istememesi lazımdır. Hz. Ömer’in bir sözü vardır; “Bir kişinin günlük yiyeceği varsa, emniyet için gece barınma imkânı varsa en büyük nimet içindedir.” Bunu böyle bilmelidir.

Tesettür meselesine dikkat etmek lazım; bugün kızlarımız, kadınlarımız dışarıya, caddeye, sokağa çıkarken kendini beğendirme çabası içinde görünüyorlar. Sadece mahremlerine gösterecekleri elbiseler ile dışarı çıkıp yabancıların dikkatini çekerek günaha da giriyorlar maalesef.

İmam Nevevî kendi zamanında, “Kâsiyatün ariyatün” yani ‘giyinik çıplaklar’, ifadesini açıklamakta zorlanmış. Çünkü görmemiş ki. Ama bugün biz görüyoruz.

Evet bu kızlarımızın imanları var, ehl-i sünnet itikadımızca bir kişinin imanı varsa onun kusuruna bakıp da “İmanı yok,” demeyiz. Ama iman da kafamıza göre, kendi anladığımıza göre olmaz.

Ayette buyuruyor ki “Onlar da sizin iman ettiğiniz gibi iman ederlerse doğru yolu bulmuş olurlar.” (Bakara; 137) Kime diyor? Sahabe-i kirama diyor. Öyleyse bizim imanımızın ve teslimiyetimizin sahabe gibi olması lazım.

Bir gün bir adam Hz. Ömer radıyallahu anhunun yanına gelmiş. Hz. Ömer radıyallahu anh ekmeğini zeytinyağına batırıp yiyor. Sofraya buyur edince adam birkaç lokma almış, çekilmiş, “Ben yemeğe davetliyim,”demiş. Hz. Ömer, “Öyleyse orada şu şu yemekleri yiyeceksin” diyerek yemek isimlerini saymış. Adam, “Ya Ömer, sen o yemekleri bilir misin?” deyince, “Bilirim elbette ama biz, 'Dünya hayatınızda güzellikleri tüketip bitirdiniz, onların zevkini sürdünüz…’ (Ahkaf; 20) denilenlerden olmaktan korkuyoruz.

Hz. Ebubekir, Hz. Ömer radıyallahu anhuma, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellemden gördükleri basit hayatı tercih ettiler, dünyaya değer vermediler. Yine Hz. Ömer’in bir sözü vardır, “Sert hayata ve darlığa alışın, çünkü nimetler her zaman devam etmez.”
Öyle olmuyor mu? Savaşlar, depremler, çeşitli sıkıntılar gelince isyan ile küfre düşmemek için basit hayata alışkın olmak lazım. İnsan her şeye alışır, varlığa da alışır, yokluğa da alışır. “Allah insanı gördüğünden geri koymasın,” diye dua ederiz ama imtihana uğrayabiliriz. Adapazarı depreminden sonra bir adam sıraya girmiş, yemek alıyordu. “Ben dün şu apartmanların sahibiydim, şimdi şu bir tabak pilava muhtacım. Benim halim ibret olsun,” demişti.

Elimizdeki imkânları da insanlara faydalı olmak için kullanmamız lazım. “Mal benim, istediğimi yaparım,” diye bir şey yok. Eşler bu konuda İslamî ölçülere kendilerini uydurmaya çalışırsa dünyada da huzur bulurlar, ahirette de mutlu olurlar.

Sahabe hanımlar kocalarına diyordu ki “Biz kuru ekmeğe tahammül edebiliriz ama ateşe dayanamayız.”

Haram lokma ateştir. Kadın kocasını “Onda var bende niye yok?” diye harama teşvik etmemeli, bugün bu sekulerlik ve dünyevileşme herkesi esir aldı.

Hâlbuki bazen de Allah kulunu imkân vermeyerek korur. Ataullah İskenderî diyor ki: “(Kulun doğru yoldan sapacak imkânlar) bulamaması, Allah'ın koruması sonucudur.”

Böyle düşünmek lazım, bazen Allah'ın vermemesi de nimettir. Adama piyango çıkıyor, karısını boşuyor, yoldan sapıyor, dünyası da ahireti de berbat oluyor.

Eşler birbirini iyi yönde teşvik etmeli. Seriyy-i Sakati’nin daha çok Hakk’a yönelmesi hakkında şöyle anlatılır: Bir hizmetçi almıştı, kadın işini bitirince müsaade isteyip odasına çekildi. Gece yarısı Seriyy’i teheccüde çağırdı. “Bana dokunma yorgunum,”dedi.

Gecenin son üçte birinde kalkan Seriyy baktı ki o hizmetçi kadın secdede şöyle niyaz ediyor: “Yarabbi, bana olan sevgin hatırına beni affet..”

Şaşırdı ve: “Allah'ın seni sevdiğini nereden biliyorsun ki böyle diyorsun?” dedi.

“Allah, seni huzuruna almadı ama beni kabul etti; oradan biliyorum!”

Ondan sonra Seriyy de daha bir aşkla Allah'a yöneliyor.

Allah nasip etmiyorsa, kendimize bakalım. Hani ayette vardır ya, “Allah onların cihada katılmalarını kerih gördü, onları yoldan alıkoydu” (Tevbe; 46)

Eğer Allah bize İslam yoluna hizmeti nasip etmiyorsa, suçu kendimizde arayalım, niçin bu yola girmeye layık görülmemişiz, düşünelim.

Allah razı olsun hocam.


Sayı : 46
Büyük Kapak