Hanımlar, Ev ve Kısıtlanmak Üzerine

Sayı : 14 / Nisan 2013, Konu Başlığı : İrfan Mektebi

Bir şehrin uydu fotoğrafına baksak;

Evler, sokaklar, iş yerleri, parklar, meydanlar, okullar, resmî daireler...

Başörtüsü yasağı ile birlikte duyduğumuz Kamusal Alan tabirini hatırlarsınız. Uydu fotoğrafını da gözümüzün önüne getirerek soralım: Bir şehrin kamuya ait ortak alanları, mahrem ve şahsî alanlarına, yani evlere nisbetle ne kadardır?

Yüzde beşi, onu geçmez.

Fakat ne gariptir ki, birileri, kadınlarımızın, o mamur alanlarımızın yüzde doksanını teşkil eden evlerde hapis olduğunu iddia ediyor ve kadınlarımızı “kurtarmaya” çalışıyor. Slogan ise pek bildik: hürriyet(!)

Tanzimat’tan beri Batılı gelip bizi parçalamak için hürriyet kartını kullandı. Rum, Bulgar, Sırp neyse de Müslüman Arnavut, Arap vb kardeşlerimize de hür olmalarını, kendi ulus devletlerini kurup bağımsızca yönetmelerini telkin etti.

Neticesi ortada:

Böl parçala yut!..

Şimdi birbirinden bağımsız (!) devletleri boğazlamak çok kolay...

Bunun aile ölçeğinde misali de kadınlarımız üzerinde oynanıyor. Hâlâ da oynanmakta:

“Niye ev hapsinde kalasın, özgürsün, dışarı çık, tahsil yap, çalış, kariyer sahibi ol, erkekler bugüne kadar hakkını yemiş, artık yedirme! Erkeğin eline bakma! Kendi kazancın olsun, herife eyvallah etme!..”

Propaganda bu... Fakat maksat yine parçalamak... Aileyi, toplumu...

Harita ortada...

Kadınların hâkimiyetinde (olması gereken) özel saha, diğer sahadan kat be kat büyük. Bu sahada dün yakalanan canlılık ve faaliyet, günümüzün gelişen imkânlarıyla yarın çok daha büyük ve geniş bir katılıma ulaştırılabilir. İslâm geleneğimizde kadın kısıtlanmıyor, çok geniş olan kendi âleminde hür...

Yaygın eğitim... Gerçek “ana” okulları... Hayat boyu eğitim... Evliliğe hazırlık, anneliğe hazırlık...

Vakıf-hayır-hasenat faaliyetleri... Hayır çarşıları...

Kültür-sanat-el becerisi işleri...

Üretim-aile bütçesine katkı işlemleri...

Çocuk sağlığı, evlât yetiştirme, büyütme sahasında hizmetler...

Bütün bunlar kamu alanında erkeklerle karışık bir yarışa girmeden, kadınların dayanışması içerisinde dün yapıldı, bugün kısmen yapılıyor, yarın da yapılmalı...

Dînimiz kadına dışarıyı yasaklamamış, fakat külfetler koymuş.

Örtünme, teberrücden sakınma... Kapalı bile olsa, ev kıyafeti ile sokağa çıkılmasını, topukları yere vurmakla çıkacak sesle bile olsa, kadınlığa ait, istismara açık olduğu herkesçe bilinen güzelliğin, ziynetin sokaklara dökülmesini men ediyor Cenâb-ı Hak... Sokaklara kadının esansı yayılmamalı diyor Hazret-i Peygamber.

Şu âyet gayet net veriyor mesajı:

“Evlerinizde vakarınızla oturun. Önceki cahiliye dönemi kadınlarının açılıp saçıldığı gibi siz de açılıp saçılmayın. Namazı kılın, zekâtı verin. Allah’a ve Resûlüne itaat edin. Ey Peygamberin ev halkı! Allah, sizden ancak günah kirini gidermek ve sizi tertemiz yapmak istiyor.

Oturun da evlerinizde okunan Allah’ın âyetlerini ve Resulullahın hikmetlerini anın. Allah muhakkak ki latif ve habirdir (ilmi en gizli şeylere bile nüfuz eder).” (el-Ahzâb, 33-34)

Müslüman hanımlara mahsus, onların dünyasını imar ve ihya edecek müesseseler, vakıflar, dernekler, hayır çarşıları, okullar, kurslar da bu evler hükmünde...

Yoksa, 80 m2’lik bir evde televizyon veya internet karşısında sokağa, hem de dünyanın her türlü sokağına nâzır ve mâruz bir şekilde evlerde oturmak da mârifet değil, asıl tehlikenin ta kendisi...

Evler yukarıdaki âyetlerde çizilen mâneviyat, hizmet, fedâkârlık, dayanışma, eğitim ve ahlâk ile huzur limanları hâline gelecektir. Böyle bir toplumda erkek de kendi evine hasretle koşacaktır.

“Problem yok!” demek çare değil. Önemli olan problemi çözüm tarzımızın bize benzemesi.

Karış karış, ehl-i kitabın, Yahudi ve Hıristiyan toplumların izinde gitme tehlikemizi haber veriyor, Peygamberimiz. Bugün aile ve kadın problemlerimizi çözmede, Batı yöntemleri takip edilince; problemi çözücü değil artırıcı neticeler çıkıyor ortaya. Kadını aileden, o geniş âlemden kurtararak (!), aile içi şiddetten koruduğunu zannedebiliyor devlet.

Kadınların dünyasını genişletme konusunda erkeklere de, devlete de iş düşüyor.

Devlet, kapitalist bakış açısıyla kadın istihdamını artırmak, onlar üzerinden de sosyal güvenliğe prim aktarmak hevesinden vazgeçmeli. Yahut, kadınların kendi dünyalarındaki hizmetlerini sosyal güvenliğe dâhil edecek çözümler aramalı. Mesela bugün ev hanımlarının da istedikleri takdirde prim ödeyerek sigorta sistemine dahil olması imkanı var, lüzumsuz israf yerine tasarruf yapmak isterlerse... Hükümetin engelli bakımında bulunanlara katkı ödeme çözümü gibi faaliyetler güzel. Gelişen internet teknolojisi sayesinde uzaktan eğitim, ev ofisi, evde çeşitli üretimler gibi modelleri teşvik etmek çok daha faydalı olacaktır.

Fakat bazı çevreler çözümü, illa kadının dış âlemde, erkeklerle karışık bir şekilde çalışmasında aramak hususunda ısrarlı. Aileyi zayıflatan, evlilikleri ve çocuk sayısını azaltan, dolayısıyla nüfusu durduran, toplumu hem maddî olarak ihtiyarlatan hem mânevî olarak kocatan problemler yine; altı ay doğum izni, günde şu kadar emzirme izni gibi gelip geçici çözümlerle giderilmeye çalışılmakta.

Dış âlemde çalışan hanımlar, hayli daralmış ev âlemine bile tam olarak yetişemiyor, eve gündelikçi, çocuğa kreş aradığı gibi, bazen evine gelen misafire dahî dışarıdan yemek söylüyor. Hanımı çalışan erkekler de eve geldiklerinde, kendisi gibi akşama kadar yorulmuş bir kadına yardımcı olmak yerine, ondan hizmet bekleyince, her gün dış âlemin, insanların nazarlarından kalplerine akan kasvetleri de buna eklenince; aile huzuru da kalmıyor. Bir cümle var:

İki maaş giren fakat huzur girmeyen evler...

Bu hakikatler; kadının çalışmasının “ekonomiye katkı” yapıp yapmadığını da sorgulatmalı...

Geçmişle mukayese edildiğinde, hanımların uçsuz bucaksız âlemi daraltıldıkça “ev ekonomisi”nin de daraldığı, dışa bağımlı hâle geldiği görülür. Bugün reçelinden, turşusuna, salçasından, makarnasına marketten alınan birçok şey, dün sıfıra yakın maliyetlerle “geniş” evlerde üretiliyordu. Raf ömrü vs için gıdalara konan katkı maddelerinden şikâyetler birçok insanı tekrar bu ev üretimine yönlendiriyor. Eğer evlerin günümüzde olduğu gibi, sırf estetik ve tüketim maksatlı tasarlanması yerine, yeniden üretime elverişli şekilde tasarlanması mümkün olursa, ev hanımlığı çok daha faal ve yararlı hale gelebilir. Bu da “geniş hanımlar âlemi”nde bir başka üretim, eğitim ve hayır faaliyeti zemini...

Talep ettiğiniz zaman, imkânsız görünen şeylere çareler üretildiğini görürsünüz. Yeter ki çareyi kendi kitabımızdan, kendi dünyamızdan bulmaya çalışalım. Bu açıdan bakılınca, hocasından-talebesine hanımlara mahsus üniversiteler, akademiler, enstitüler, hastaneler, kütüphaneler, laboratuvarlar hayal değildir. Siz yeter ki; kadını da erkeği de Yaratan’ın, onlara dair talimatlarına hakkıyla îman edin! O emirlerin muhatabı olun!

Çözüme bakış tarzının neticeyi nasıl etkileyeceğine son bir misal vererek konuyu bitirelim:

Süt bankası tartışmalarını siz de duydunuz. Sütü fazla gelen ve rahatsızlık veren annelerden alınıp, sütü olmayan annelerin çocuklarına ulaştıran bir dayanışma programı...

Süt annelik müessesesi binlerce yıllık bir gelenek ve ihtiyaç. Fakat dış âlemde çalışması istenen kadına, kapitalist bir bakışla, paketlenmiş, mal hâline getirilmiş bir anne sütü sunmak, ne insânî, ne islâmî, ne vicdânî...

1. İnsan mükerrem bir varlıktır. Onun ne saçı, ne sütü, ne böbreği, ne kanı; satışa, pazarlamaya sokulamaz! Onun kapısı, sütün değil depolamanın ücreti, paketin bedeli diye bir açıldı mı, insanın haysiyetine halel getirirsiniz. Bugün tavuklara yapılan vicdansız yumurta üretim şartlarını, kadınlara uygulayacak vicdansızların yolunu açarsınız. Kan ve organ satışı, saç satışı nasıl haram ise bu da haramdır.

2. Bu uygulama; süt kardeşliği hukukunu kontrol edilemez hâle gelir. Dikkat edecek kişiler etsin, biz kart vereceğiz diyerek, bu konuda bilgisiz binlerce insanı haramla baş başa bırakmak, dînin bir hassâsiyetinin çiğnenmesine yardımcı olmak olur. Çünkü bu binlerce ünite süt demek...

3. Gıdasının mâneviyatına dikkat eden hiç kimse böyle bir uygulamaya girmez. Mademki süt, bir bebeği, kaç kişiyle akraba hâline getirecek derecede önemli; o hâlde, onun bir annenin vücudunda nereden kazanılmış, nasıl gıdalarla oluştuğu da önemlidir. Bugün büyük bir gramajda ölümcül olan bazı maddeler, ilâç olarak, vücut kilogramına orantılanarak verilmektedir. 70 kiloluk bir insanda 500 miligramı zarar vermeyen aynı ilâç, 10 kiloluk bir bebek için zehir olmakta. Süt bebeğinin aldığı gıda ile, beyin gibi hayatî vücut organları geliştiği için, aldığı gıdadan yüksek derecede etkilenir.

Bu, adı bile İslâm’a uymayan “banka” yerine süt anneliği teşvik edilmelidir. Her iki ihtiyaç, insanî bir ortamda buluşturulmalı, devlet; ihtiyaç duyulabilecek mekân, teşkilât ve gerekiyorsa teknolojiyle taraflara yardımcı olmalıdır. Sağlık ocakları, okullar, kurslar, klinikler...

Böylece, aileler tanıdıkları, içlerine sinen annelerden süt alırlar; evlât, sütünü emdiği annesini bilir, süt ailesini tanır, şükran duygusu besler, ömür boyu akraba görür, evlenemeyeceği kişileri tespit etmiş olur. Bu uygulama da, “Geniş Hanımlar âlemi”ne dolu dolu bir faaliyet olur.

Son söz şiir diliyle:

Gel Hazret-i Meryem gibi ol kân-ı sadâkat,
Zâhirde susup göklere binlerce sadâ kat!


Sayı : 14
Büyük Kapak