“Hayatım ve Ölümüm Allah (c.c.) İçindir”

Sayı : 20 / Ekim 2013, Konu Başlığı : Kutlu Mevsim

Kurban bayramları yaklaşırken çocukluk yıllarımdaki yaşadığım heyecana benzer bir heyecan kıpırdanır içimde. Ardından da hüzün ve hayal kırıklığı çöker.

Bizim çocukluğumuzda kurban bayramları böyle kasaptan et alınmış gibi geçmezdi. Babam bayramdan günler önce kurban satış yerlerinde dolaşmaya başlardı ve en geç arefe günü apartmanımızın arkasındaki bahçeye kurbanlığımızı getirir, bağlardı. Elbette biz çocuklara büyük bir heyecan konusu olurdu bu. Ona ellerimizle yem yedirirdik, tüylerini okşardık, bir zaman hemhal olurduk. Elbette bilirdik bu tüylü dostumuzun aramızda misafir olduğunu… Bayram sabahı tekbirler eşliğinde kurban edilişini hafifçe hüzünle seyrederdik.

Biz çocukken, çocukların gözü önünde kurban kesmenin onların psikolojisini bozacağı (!) daha keşfedilmemişti. Ondan mı bilmem hiç de psikolojimiz filan bozulmazdı.

Çok iyi hatırlıyorum, evin en büyük çocuğu olduğum için kurban kesimi sırasında babama yardım ederdim. Kurban kesimini ilk anından son noktasına kadar seyrettiğim halde bunun bir gün bile rüyalarıma girdiğini hatırlamıyorum.

Çünkü Allah'ın bir emrinin yerine getirilmesi için, zaten ölümlü olan, bizim emrimize amade kılınmış bulunan bir canlıyı bizim de Allah’a bir şükür nişanesi olarak kurban etmemiz bize hiç anormal gelmiyordu. Kasap aletlerini hazırlarken bile taze ot yemekten başka bir şey düşünmeyen bu canlılar zaten devamlı olarak mezbahalarda kesilip duruyordu. Zaten insanoğlunun bütün gıda ihtiyaçları, bitki olsun hayvan olsun bir canlıdan sağlanmıyor mu?

Allah’a Kurban Olmak Şereftir

Hem biz inanırdık ki kurbanlık olarak seçilen hayvanlar, mezbahalarda kesilen hemcinslerine karşı, ‘Biz Allah’a ibadet için kesiliyoruz,” diye övünürlerdi. İşte büyüklerimizden bunu duyduğumuz için bilirdik ki, zaten ölüp gidecek veya kesilecek olan bir hayvanın ibadet niyetiyle kesilmesi, onun için bir nevi üstünlük ve övünç vesiledir.

Bizim için ölüme şahit olmak o kadar da psikolojiyi bozan bir şey değildi. Hatta aile büyüklerimizin, ninelerimizin dedelerimizin son anlarında yanında bulunmaya özen gösterir, dua eder ve son nefeslerini veriş anı adeta bir destan gibi anlatılır dururdu.

“Son anında dili ‘lailahe illallah’ der gibi kımıldadı. Güzünü yukarılara dikti ve galiba biraz gülümsedi. İnşaallah sonu güzel oldu” gibi cümleler ballandırıla ballandırıla öyle bir anlatılırdı ki, ölüm, bırakın ürküntü verici gelmeyi, aksine hayatın en önemli ve en güzel bir anı gibi gelirdi. Sanki ahiret alemi evimizin diğer odası gibi yakındı ve vefat eden yakınımız bir odadan bir odaya geçivermişti. Hem de ne mutlu ona ki, güzel bir hayatı ve güzel bir ölümü olmuştu. İşte önemli olan buydu!

Belki bu yüzden ölüm bizim gözümüzde o kadar korkunç bir şey değildi. Biz şehidlerimiz için de sevinmiyor muyuz?

“Ne mutlu onlara ki, manasızca yaşayıp manasızca ölüp giden insanlar gibi olmadılar. Güzel yaşadılar ve hayata güzel bir nokta koydular. Hayatlarını Allah’a adamakla ona en büyük kıymeti kazandırdılar.” Demiyor muyuz?

Ölümden sonra bir hayata inanan insan için ölüm o kadar korkunç değil aksine vazifelerin bittiği alemden, ecir ve mükafatların alınacağı bir geçişten ibarettir. Hele hele manalı ve şerefli bir ölüm, bir övünç vesilesidir. Kurban edilen koçlar için bile…

Çünkü ölüm elbette hazin ve düşündürücü ama asla ürküntü veren bir manzara değil. Aksine müminin ölümü kurban bayramına benziyor. Yunus’un “Ölen hayvan imiş aşıklar ölmez” derken bahsettiği gibi, ölümde sadece hayvanî beden ölüyor, ama ruh zaten ölümsüz bir can. O sahibinin huzuruna dönüyor.

Yaratılış gayesine uygun bir hayat yaşamış olan için nedir ki ölüm? Belki hafif bir ayrılık hüznü, ardından çok daha büyük bir kavuşma sevinci… Geçici bir hüzne mukabil ebedi bir sevinç…

Bunu bilen ölümden korkar mı? Hayır. Aksine bunu bilen gerektiğinde, bugün en sevdiği şeyi; parasını, malını kurban ettiği gibi yarın da canını vermekten kaçınmaz. Çünkü dualarında “Şüphesiz benim namazım, (nusukî) kurbanım, hayatım ve ölümüm hepsi âlemlerin Rabbi Allah içindir,” (Enam, 162) diyendir o.

Hem bilir ki, nasıl olsa ölünecek, “bari ölümüme bir kıymet biçeyim. Yatağımda öleceğime yiğitçe er meydanında öleyim de, bari Allah için ölmenin şerefine erişip, sonsuz bir saadet ve izzete nail olayım.” Der.

Ölümle her kurban bayramında yüzleşen ve barışan bir insan, can korkusu ile izzetini şerefini çiğnettirir mi?

İmanın en büyük şeref, takvanın biricik üstünlük, Allah’a kul olmanın eşsiz bir izzet kaynağı olduğunun şuurunda olan, bu üstünlüklerini canı pahasına savunmaz mı?

“Allah yolunda şehid olmak hususunda şu kurbanlık hayvandan da nasipsiz değilim ya!” demez mi?

Böyle düşünen bir milleti kim zillet ve meskenete mahkum edebilir?

Belki de kurbanlıklarımızla aramıza girenlerin niyeti de budur. Bu izzet ve şeref duygusuna sahip bir şekilde yetişen bir İslam gençliği istemeyenler, mesnedsiz iddialarla artık kurbanımızı gereği gibi yaşamamıza izin vermiyorlar.

Kurbansız Kurban Bayramları

Eğer büyük şehirlerden birinde yaşıyorsanız ve kurbanınızı bağışlamak yerine haneniz için kesmeyi tercih ettiyseniz sizi büyük bir sabır sınavı bekliyor. Çünkü sınırlı sayıdaki kesim yerinde büyük bir izdiham yaşanıyor. Adeta kurban bayramında tatile gitmeye veya kurbanınızı bir derneğe bağışlamaya mecbur ediliyorsunuz.

Elbette biz de yol kenarlarında kurban kesilsin, sokaklarda kandan dereler aksın demiyoruz. Aksine Müslüman her şeyi ihsan üzere yani en güzel bir surette yapar. Hele bir ibadetin güzelliğini gölgeleyecek kasapça görüntüler elbette bize yakışmaz ve olmamalıdır. Kurban için önce bir çukur kazılıp, sonra bütün malzemeler hazırlanmalı, kesim ustalıkla ifa edilmelidir. Arkada en ufak bir kirlilik ve tiksindirici manzara bırakılmamalıdır.

Fakat kurban ibadet ve geleneğimiz modern düşüncelere kurban verilmemeli. Kurbanın bize ölümü düşündürmesine ve kulluğa yakışan teslimiyet duygusunu yaşatmasına da mani olunmamalı.

Peygamberimiz aleyhissalatu vesselamın sünnetine uygun olan, kurban kesimi sırasında bu ibadeti ifa edenin de buna şahit olmasıdır. Çünkü kurban sadece et için de kesilmiyor, sadece hayır hasenat için de kesilmiyor…

Fakat malum bazı çevrelerin baskıları ile açık alanlarda kurban kesmek yasaklandığı için apartmanınızın bahçesi müsait olsa bile “kurbanımızı kendimiz keseceğiz, ailecek başında durup tekbir getireceğiz” diyemiyorsunuz artık. Ne yazık ki kendi hanesinde kurban heyecanını yaşayanların sayısı da her geçen gün azalıyor.

Modern İnsanı Delirten Ölüm Korkusu

Bir batılı düşünür demiş ki; “Modern insan ölümden, sanki ayıp veya müstehcen bir şeymiş gibi yüzünü çeviriyor. ”

Ne kadar doğru bir tespit. Eskiden ayıp sayılan ve görmemek için gözlerin kaçırıldığı manzaralar şimdi sokaklarda uluorta sergileniyor, hatta evlerinizin başköşesine gelip yerleşiyor. Onca ahlaka mugayir görüntü sere serpe ortada. “Bunlar henüz dürtüleriyle yeni tanışan gençlerin ve çocukların ahlakına nasıl tesir eder?” diye sorgulayan yok. Ama haberlerde bir kaza görüntüsü buzlandırılarak sansürleniyor.

Neden?

Çocukların psikolojisi bozulur diye…

Hâlbuki o çocuklar sanal oyunlarda amaçsızca, rastgele ve saniye başı adam öldürerek puan alıyorlar…

Yoksa asıl ölümden korkan, ölümü hatırlayınca ödü patlayan, panik atak geçiren, depresyona giren, anksiyete krizlerine düçar olanlar, ölümle barışmayı bir türlü beceremeyen yetişkinler mi?

Evet, birçok psikolojik hastalık ve rahatsızlığın temelinde ölüm korkusuyla baş edememe sorunu var. Türlü türlü fobiler, kaygılar, takıntılar; beynin çalışmasını bozup hayatı çekilmez hale getiren bozukluklar hep temelde ölümle yüzleşememe, onunla barışık olamama halinden doğuyor.

Çünkü ölümden öte hayata inanmayanlar için ölüm, dipsiz bir kuyuya düşmek gibi…

Yok olup gitmek, ne kadar korkunç!

Ahirete iman etmeyenler için hayat bir kâbus gibi olmalı. Kendilerini alkole, uyuşturucuya aşırı dünya zevklerine vurup sarhoş etmelerine şaşmamalı… İnsan böyle bir buhranla başka türlü nasıl başa çıkabilir ki?

İnkar edenler için durum böyle. Ya arada kalmışlar için… Yani imanla inkârın sınırında duranlar, şüphe ile bocalayan veya düşünüp ibret almayı, iman etmeyi devamlı erteleyenler…

Günahlardan vazgeçmeye, ibadet hayatına başlamaya cesareti olmayan, bu yüzden bir yakını öldüğünde “ya varsa” diye mevlit okutan ama dünya menfaati ağır basında “ya yoksa” deyip dünyanın peşine düşenler…

Onlar da ahirete hazırlıklı olmadıklarından ürküyorlar ölümden. Manasız tekrarlar halinde sürdürüp gittikleri veya bir kısır döngü içinde hedefi olmayan bir yarışa çevirdiği hayata sığınıyor inatla…

Gözünü yumuyor, kulağını tıkıyor, ölümü görmek duymak istemiyor. Mezarlığın kapısına yazılan “her nefis ölümü tadacaktır” yazısından bile rahatsız oluyor.

Oysa ahirete imanı kuvvetli olanlar ve gücü yettiği kadar hazırlananla ölümden bu kadar ürkmüyor. Belki Hz. İsmail gibi boynunu bıçağın ağzına uzatamıyor ama en azından “Aman bir ölüme şahit olmayayım” diye bu kadar da kaçmıyor. Aksine peygamberimizin sünneti niyetine kurbanı kesilirken başında durup tekbir getiriyor. Bu vesileyle canlı canlı bir tefekkür-ü mevt yapıyor, ölümle yüzleşiyor.

Bir Ölüm Tefekkürü

Kurban kesimi canlı bir tefekkür-ü mevt tecrübesi. Ölümün oyun eğlence olmadığını, geriye dönüşü olmayan bir yolculuk olduğunu görme ve ciddiye alma vesilesi…

Öldürmenin oyunlarda skor, filmlerde aksiyon, haberlerde kuru istatistik olmadığı, can vermenin emaneti sahibine teslim etme anı olduğu şuurunu kurbanın kesilişini hem tevazu hem vakar ile seyreden anne babalarımızın yüzünden okurduk.

Allah’a karşı tevazu, dünyaya ve ehl-i dünyaya karşı izzet ve vakar, müminin yüksek ahlakının temel direğidir desek yerindedir. Bu ahlakı kazanmakta ise kurban ibadetinin de ehemmiyetli bir katkısı vardır.

Allah’ın emirlerine Hz. İsmail gibi uysallık ve tevazu ile teslim olurken, şeytana izzet ve vakarla taş atmaktır, kurban… O hatıranın tüllenmesi için bir vesiledir. Hem de çok güçlü tesire sahip bir vesile.

Zaten müminin ölüm karşısındaki duruşu, mümince bir ahlakın adeta özü ve özeti yerindedir. Ölüm, Allah'ın emridir, Sahibimize dönüş ve emaneti teslim etme anıdır. Bu sebeple mümin ölümü düşününce, Allah'ın huzurunda olduğu gibi tevazu ile boynunu büker, Allah'ın yardımını ümit eder ve O’na sığınır.

Öte yandan ölümün karşısında vakarla durur mümin. “Niye birazcık daha fazla yaşamadım?” diye feryat figan etmez. Dünya onun için bir vazife yeridir, vazifeyi yükleyen onu geri çağırdığı zaman emanetleri sahibine teslim edip bırakır gideceğini bilmekte ve buna hazır bulunmaktadır. Hele o ana iyi hazırlanmış, huzura yüz akıyla çıkma gayretiyle yaşamışsa artık “niye ölüyorum” diye çırpınmaya tenezzül etmez, ağırbaşlılıkla kabullenir. Ne isyan, ne sitem eder, ne de kimseden medet umar…

Kurban kesim yerlerine gitmesek bile bunları tefekkür etmemiz, bu ruh halini kazanmamız ve hayatımızın tamamına yaymamız hiç kuşkusuz kulluk kalitemize büyük bir katkı yapacaktır. İnşaallah.


Sayı : 20
Büyük Kapak