Hazmedilmeyen İlim…

Sayı : 3 / Mayıs 2012, Konu Başlığı : Kur'anî Tefekkür

Hadisler arasında dolaşırken, Resûl-İ Ekrem (s.a.v.)’in kendisinden sonra vuku bulacağını bildirdiği fitnelere dair haberlere uğrar yolunuz. Bu fitnelerin bir kısmının sebebi ise ‘gırtlaklardan aşağıya inmeyen’ ilimle ilgilidir.

Efendimiz (s.a.v.)’in bildirdiğine göre, kendisinden sonra bir zümre gelecek, Kur’ân’ı âdeta şarkı söyler gibi okuyacak, ama okunan Kur’ân’ın mânâları gırtlaklarından aşağıya geçmeyecektir. Yine, âhir zamanda bir zümre zuhur edecek; onlar, Kur’ân’ı okuyor ve yaratılmışların en hayırlısının (a.s.m.) sözünü söylüyor oldukları halde, imanları gırtlaklarından öteye geçmeyecektir. Hatta onlar, “okun yaydan çıkıp fırladığı gibi dinden çıkarlar.” (Buharî, Menakıb, 25; Benzer rivayet Ebu Davud, Sünnet, 31). Yahut “Onlar, okun av hayvanını delip çıktığı gibi dinden çıkacaklar.” (Buhari, Tevhid 57)

Âlimlerin izahlarına göre bu kişilerin Kur'ân okumalarına rağmen imanlarının gırtlaklarından öteye geçmemesi; halkı aldatmak için, slogan olarak zikrettiklerine işaret eder. Bu insanların dinle ilişkisinin, avı delip geçen oka benzetilmesi de, İslam’a girmiş ama onun ahlakına bürünmemiş, Kur’ân’ı okumuş ama onu hazmetmemiş olmalarına işaret eder. Onlar sanki bir avı delip, ondan hiçbir bulaşık almadan öbür tarafa geçen ok gibi, İslâm dinine uğrayıp geçmişler ama hiçbir değişim geçirmemiş, hiçbir değer elde etmemişlerdir.(bk. Prof. Dr. İbrahim Canan, Kütüb-i Sitte)

Bu hadis i şeriflerin özelde Haricîleri kastettiği kabul edilse de, mânâsından herkesin ders alması gerektiği aşikârdır. Çünkü diğer bir hadîs- i şerîf; hesap gününde bütün insanları dehşete düşüren bir hâl ve ses eşliğinde Mahkeme-i Kübra’ya arz olunan bir zümrenin haberini verir. Onlar, öğrendikleri ve aktardıkları ilim boğazlarından aşağıya geçmeyen âlimlerdir.

Bütün bu hadis rivayetlerinden ümmetin çıkardığı ortak bir ders vardır. Bu hadislerin; akılda olanın kalbe de inmesi; dilin söylediğini kalbin de tasdik ediyor olması hususunda ders verdiği ümmetçe tasdik edilmiştir.

Kudsî Nebînin, ilgili hadisler ile bu dersi verdiği aşikârdır; ama o, bu hadisler sadece ilmin ve imanın kalbe inmesini mi kastetmektedir? “Cevami’ul kelîm” vasfıyla muttasıf yani “bir sözünde çok hikmetler yüklü olan” Peygamber; acaba söz konusu hadisler ile bir kısım ayetleri de tefsir ediyor olamaz mı?

Resûl-i Ekrem aleyhissalâtu vesselamın söz konusu hadislerine bir de bu soruların teşvik ettiği merak ve dikkat ile bakıldığında, hele ki bütün bu hadislerin mesajının ‘gırtlak’ veya ‘boğaz’da düğümlendiği hesaba katılırsa, bir başka mânâ daha kendisini ele veriyor.

Nasıl gırtlaktan insan bedenine hem hava hem gıda giriyor ve bunlar kılcal damarlara kadar bütün bedenimize yayılıp, bizi diri tutuyorsa, bu hadisin işaret ettiği mânâ, Kur'an ı Kerim ile ilişkimizin nasıl olmasına gerektiğine dair bir ders de olabilir. Ve ilgili hadisleri “ilmi hazmetme” metaforu üzerinden anlama çabasına girdiğimizde, edinilen ilmin kendi iç dünyamızda geçirmesi gereken istihaleye dair bir ders de çıkıyor karşımıza…

Ve tam da burada, ‘hazmedilen ilmin’ bir örneği olarak, Kur’ân’da birer kudret ve rahmet mucizesi olarak övülen iki nimet insanın hatırına geliyor: Ot, diken veya saman yiyip su içen sağmal hayvanların, yediklerini hazmetmesine mukabil, kan ve dışkı arasından insana en safi, en halis, en öz gıdayı; sütü sunması…
“Kuşkusuz sizin için hayvanlarda da büyük bir ibret vardır. Zira size, onların karınlarındaki fışkı ile kan arasından (gelen), içenlerin boğazından kolayca geçen hâlis bir süt içiriyoruz.” (Nahl : 66)

Aynı şekilde, binlerce çiçeği dolaşan arının, ‘hazmedilmeden’ toplandığında, besleyici, ama tatsız polen tabletleri olarak karşımıza çıkan malzemeyi hazmedip, bal gibi en leziz, en tatlı, en şifalı bir gıdayı insanların önüne koyması…

“Ey Peygamber Rabbin, arıya, "Dağlarda, ağaçlarda ve yapılan kovanlarda yuva edin. Sonra her çeşit mahsulden ye. Rabbinin sana kolaylaştırmış olduğu yollardan git," diye ilham etti. Arıların karınlarından, içinde insanlar için şifa bulunan, çeşitli renklerde şerbet çıkar. Şüphesiz ki bunda düşünen bir millet için büyük ibret vardır.” (Nahl: 68)

Bu ayetleri, mü’mini arıya benzeten Hadis i Şerifle tefsir ettiğimiz zaman, “mü’minin öğrendiği ilimleri iç âleminde salih amele, hikmete ve güzel ahlaka çevirmesi gerektiğini” düşünebiliriz.

“Mü’min, bal arısına benzer. Temiz olanı yer (helâl yer), temiz olan şeyler ortaya koyar (Hakk’ın rızâsına uygun işler yapar), temiz yerlere konar (ilim irfan meclislerine gider, salih ve sâdık kişilerle görüşür) ve konduğu yeri ne kırar ne de bozar.” (Ahmed, II, 199; Hâkim, I, 147)

Demek ki mü’minin Kur’ân okuması, ilim meclislerine iştirak etmesi, arının çiçek çiçek dolaşıp ilim dermesine benzer. Ancak mü’minden beklenen şudur ki öğrendiği ilim, dilinin ucunda bir malumat olarak kalmasın, kalbine işleyip onu beslesin, değiştirsin, dönüştürsün.

Bir başka açıdan bakılırsa, akıldaki bilginin ve dildeki hakikatin ‘gırtlaktan öteye geçmesi’ gereğine işaret eden hadislerin, kendi hayatlarımız kadar, başkaca hayatlara da bakan bir veçhesinin olduğunu düşünmek mümkündür.

İnsan, dildeki hakikati boğazdan aşağı geçirip kalbe indirmeli ki, kalb o hakikatin temiz havasıyla tasaffî etsin. Yine insan, akıldaki bilgiyi batınına indirmeli ki, o bilgi ot ve saman, diken veya polen olarak kalmasın, süte veya bala dönüşsün.

Böylece sinesinde hâsıl olan o mucizevî gıdayla, o otu, samanı yiyemeyecek yavruları beslesin. Yani ilme kabiliyeti olanlar ilmi öyle özümsesinler, öyle güzel örnekler ortaya koysunlar ki, o ilimleri tetkik edip inceleyemeyen kitleleri; boğazlarından kolayca geçecek hikmetli nasihatlerle ve güzel örneklerle beslesinler.
Demek ki âlimlere düşen vazife odur ki, ilmi sinesinde hazmedip, kendisini rehber kabul edenlere en güzel bir örnek olsunlar. Hem güzel ahlakları ve yüksek halleriyle İslam’ı öyle sevdirsinler ki, ilmi iki kapak arasında duran kuru lafızlar olmaktan çıkarıp tatlılık ve şifa kaynağı haline getirsinler. O lafızlardan tahsil ettikleri mânâ ve füyuzâtla, nefsin müptelâ olduğu hastalıklara şifâ olsunlar.


Sayı : 3
Büyük Kapak