Hâdiselere Farklı Bir Bakış...

Sayı : 37 / Mart 2015, Konu Başlığı : İrfan Mektebi

Allah-u Azimuşşan, bir ayet-i kerimede Peygamber efendimize(s.a.v) “Ömrüne yemin olsun ki…” diye sesleniyor.

Peygamberimizin (s.a.v) ömrü; Siyer-i Nebî...

Pek çok yönden yemin edilmeye layık bir hayat. Peygamberimizin(s.a.v) kulluk hayatı, kıyamete kadar yegâne ölçümüz; ona uymayan kulluğun hiçbir kıymeti yok. Ahlakı, adabı, hal ve hareketleri ve bilhassa siyaseti… Müslümanlar için her çağda rehber…

Peygamberimizin(s.a.v) başından geçen haller ve geçirdiği devreler de, Müslümanların kıyamete kadar yaşayacaklarının bir şifresi, bir fihristi olabilir mi?

İslam tarihini kabaca devrelere ayırarak incelersek, Peygamberimizin(s.a.v) hayatından belli devrelere benzer olduğunu görebiliriz:

Bedir: Fütûhat devresi... Hind’den Kuzey Afrika’ya, İstanbul’dan Belgrad’a müslümanların yenilgi bilmeden galip geldikleri, samimî, tertemiz dönem...

Uhud: Muvakkaten Kudüs’ün kaybı, Endülüs ve Balkanların sukûtu gibi acı kayıplar... Kısmen telâfî edilen, kısmen ibret olarak kalan, fakat yeniden toparlanılan dönemler...

Hendek: 1. Dünya Harbi’nden Soğuk Savaş’a müslümanların hem dış düşmanlarla, hem batılılaşmacı münafık iç düşmanlarla, hem de artık devreye girmeye başlayan yahudi fitnesiyle mücadele ettiği dönem. Soğuk Savaş’ın sona erişi de, Hendek Harbinin sona erişi gibi, sessiz.

Hudeybiye: İçinde bulunduğumuz, Müslümanların aleyhine gibi görünen sulh dönemi. Globalleşme ve ehl-i küfrün, şeytaniyete, nefsâniyete hizmet etsin diye savunduğu hürriyet, internet ve benzeri imkânlarla İslâm’ın dünyanın dört bir yanında bilinmesi, tanınması, duyulması... Fiilen savaşsızlık hâli... Ancak bu adil bir barış değil, Müslümanların aleyhine hükümler ihtiva eden bir müsalaha…

Hayber’in Fethi: İnşaallah, Kudüs’ü geri alacağımız günler. Büyük ihtimalle Batının yahudilerle ittifakının sona ermesiyle, müslümanların onların fitnesini bertarâf edeceği istikbal.

Mekke’nin ve Ceziret’ul Arab’ın fethi: İnşaallah, fitne başlarının bertaraf edilmesiyle, bütün dünyada yaşanacak İslâm gülistanı...

Elbette böyle bir okumada yer yer geçişler, aynı anda birkaç dönemin yaşanması gibi hâller de görülebilir. Meselâ, bugün Suriye’de Mekke dönemine, Türkiye’de Medine’de ensarın muhâcirleri bağrına basma / münâfıkların ise mırın kırın etme dönemine benzer hâller yaşanıyor.

Türkiye’de İslâm’ı yaşama şartlarının kolaylığı Fetih sonrası Medine’ye benziyor. Fakat aynı zamanda Gazze, Ebû Talib mahallesi gibi muhasara dönemi yaşıyor. Avrupa’daki müslümanlar, Mekke dönemindeki alay, iftira, sindirme ve tehditler altında...

Fakat umumî plânda, ümmet olarak Hendek-Hudeybiye arası bir dönem yaşıyoruz. Müslümanların aleyhine görünen, pek adil olmayan bir sulh dönemi…

Adaletsizlik Şiddeti Doğuruyor

Önce, Rabbimiz’in Hudeybiye’de niçin bir harp yerine sulh istikameti nasip ettiğini hatırlayalım:

“Mekke’de, Medineli müslümanların tanımadığı, bilmediği müslümanların varlığı...” (el-Fetih, 25)

Cenâb-ı Hak, Mekke’yi eze eze fethettirse idi, çok kan dökülecek, dönüşüm sağlanamayacaktı. Allah-u Zülcelal, İslamı tanısa sevecek veya sulh sağlanırsa içinde gizlediği imanı açığa vuracak kişileri biliyordu. Müslümanların aleyhine görünen bir sulh nasip etti.

Hudeybiye antlaşmasındaki, Müslümanların ağrına giden, adaletsiz maddeyi hatırlayalım:

“Mekke’den bir müslüman, Medine’ye hicret edemez. Fakat Medine’den bir kişi, Mekke’ye gelmek isterse, gelebilir.”

Bugün de bunun benzeri “beyin göçü” ile yaşanmıyor mu? Şark’ın kara talihinden herkes kurtulmak ve Avrupa’ya, Amerika’ya kapağı atmak derdinde. Böyle bir derdi olmasa da, eğitim, imkânlar ya batıya, yahut da batılılaşmaya itiyor müslümanları... İkamet yeri olarak değilse de zihnen, kalben...

Fakat Hudeybiye’nin o ağır şartının beklenmedik bir neticesi doğdu:

İslâmiyet’le müşerref olan Sakîf kabilesinden Ebû Basîr adındaki zât, bir fırsatını bulup Mekke’den Medine’ye geldi. Kureyşliler, iki kişi gönderdiler. Ebû Basîr’i geri istediler.

Rasûl-i Ekrem Efendimiz(s.a.v), antlaşma gereğince Ebû Basîr’i geri vermek zorundaydı. Ona;

“Ey Ebû Basir! Biliyorsun ki biz şu Kureyşlilerle bir antlaşma yapmış ve onlara söz vermiş bulunuyoruz. Dînimize göre, verdiğimiz sözde durmamak bize yaraşmaz! Muhakkak, Allah, sana ve senin gibi müşrikler içinde kalan müslümanlara bir genişlik, bir çıkar yol halk edecektir!” deyip tesellî verdi; sonra da onu, gelen adamlara iade etti.

Ebû Basir;

“Yâ Rasûlâllah(s.a.v)! Bana işkence yapsınlar, beni dînimden döndürsünler diye mi müşriklere geri veriyorsun?” diye feryat etti.

Rasûl-i Ekrem(s.a.v), tekrar ona teselli verdi:

“Sen git! Muhakkak, Allah, sana ve senin gibilere bir çıkar yol halk edecektir!”

Ebû Basir, yolda, bu iki müşrikten birini öldürdü, Medine’ye geldi;

“Yâ Rasûlâllah(s.a.v)! Sen, beni onlara teslim ile sözünü yerine getirmiş oldun. Şimdi, Allah beni onlardan kurtardı!” diyerek bir daha müşriklere iade edilmeyip Medine’de kalmayı istedi.

Ebû Basir’in cesaretine ve atılganlığına hayret eden Efendimiz, sahâbîlere hitaben;

“Bu adam, harp kışkırtıcısı, kızıştırıcısıdır! Hele yanında, birtakım adamlar da bulunsa, artık elinden gelmeyecek şey yoktur!” diye buyurdu.

Rasûl-i Ekrem Efendimiz(s.a.v), onu Kureyşlilere tekrar geri vermediği gibi Medine’de kalmasına da müsaade etmedi. “Haydi çık, istediğin yere git!” diyerek onu istediği yere gitmekte serbest bıraktı. Bunun üzerine Ebû Basîr de, Medine’den çıktı. Deniz sahilinden, Mekke’den Şam’a giden yol üzerinde İs vadisine gidip yerleşti.

Mekke’de hapsedilmiş bulunan müslümanlar ile îmanlarını gizleyenler, bunu duyunca, birer ikişer kaçarak Ebû Basir’in yanında toplandılar. Kısa zamanda sayıları yetmişi buldu; hattâ etraftaki kabîlelerden de katılanlarla birlikte bu sayı üç yüze çıktı. Böylece, Ebû Basir, etrafında büyük bir kuvvet toplamış oluyordu. Kureyş’in Şam’a gönderdiği bütün ticaret mallarına da el koyuyorlardı.

Kendilerini tehdit eden bu durum karşısında Kureyşliler, Peygamber Efendimiz’e(s.a.v) derhal bir elçi gönderdiler:

“Allah ve akrabalık aşkına! Sen, Ebû Basir’le arkadaşlarına haber salsan ki bundan böyle her kim Medine’ye, senin yanına gelirse, o emniyet ve selâmettedir, o geri çevrilmeyecektir.”

Kureyş’in bu rica ve müracaatları üzerine, Peygamber Efendimiz(s.a.v) de, Ebû Basir ve yanında bulunan müslümanları Medine’ye davet etti.(Salih Suruç’un Siyer’inden özetlenmiştir.)

Müşriklerin elindeki Mekke’de müslüman olmuş, fakat Medine’deki Efendimiz’in terbiyesine girememiş, baskılar altında insanlar... Psikolojik ve hakikî baskılar... Sonunda şiddet şiddeti doğurur ve bu müslümanlar hukuksuz da olsa, ihkāk-ı hak yoluna başvururlar.

Dikkat ederseniz aynı durum bugün, El-Kaide’den, Işid’e, benzer grupların ortaya çıkışında da görülüyor. Bu örgütlerin de başını çekenler, batıda müslüman olmuş yahut batıda okumuş, manevi terbiyeden uzak yetişmiş kişilerdir. Bir kısmı da batı işgali yaşanan yerlerde neşv ü nemâ bulmuştur. Zaten Selefîlik akımı da batı üretimidir.

Ebû Basîr ve Ebû Cendel gibi, onlar da işkenceler, Ebû Gureybler, Guantanamolar görmüşlerdir. Fikirleri ve uygulamaları radikaldir. Bugün biz, Şebab, Bokoharam yahut Işid; İslâm’ı temsil etmez dediğimiz de, Efendimiz’in Ebû Basîr’i kabul etmezken gösterdiği tavrı gösteriyoruz.

Allah'ın da Bir Planı Var!

Elbette bu benzerlik üzerinden, şiddete başvuran Müslümanlara meşrûiyet kazandırma derdinde değiliz. Aksine böyle söylemeye çalışanlara haklı olarak şöyle itirazlar yapılacaktır: “Ebû Basîr ve Ebû Cendel gibi sahâbîler, temiz şaibesiz insanlar idi.

Müslümanlara da kılıç çekmediler. Haksızlık giderilip Medine’ye döndüklerinde de Efendimiz’in terbiyesine girdiler ve O’na tam tâbî oldular. IŞİD, Taliban, Şebab ve benzerleri ise çok müslüman kanı döktüler.”

Bu sebeple onların haklı olduklarını göstermemekle birlikte, benzer sebeplerin benzer sonuçları doğuracağını gösteren bir sosyolojik bir vakıa olarak değerlendirme temayülündeyiz.

Avrupa bugün, bağrındaki Müslüman göçmenlerden rahatsız; onlardan kurtulmak adına radikalleştiriyor. Hâlbuki onlar, kendi sistemlerinin ürünü:

Onlar, sömürdüğün toprakların çocukları...

Yeşil petrolünü sevdiğin Libya’nın, sarı altınını sevdiğin Mali’nin kara çocukları...

Nasreddin hocanın fıkrasındaki gibi, hoşafı kepçeyle içip, “Oh öldüm!” nâraları atarsan, gelip kepçeni elinden almak isteyenler olacaktır.

Milliyetleri, dinleri bertaraf edip sadece batı medeniyetini, Amerikan rüyasını, Avrupa hülyasını öne sürmenin neticesi... Sadece 2014 yılı içerisinde üç binden fazla insan Akdeniz’de hayatını kaybetti. Asyalısı, Afrikalısı gelip Avrupa sahillerinde niçin ölüyor? Filmlerinle, dizilerinle sen özendiriyorsun, sen çağırıyorsun! Sonra da ırkçılık, göçmen karşıtlığı nüksediyor.

Hudeybiye öncesi Mekke, müslüman çocuklarını Peygamber’e kaptırmak istemiyordu. Bugünün batılısı da, sünnet-i seniyye üzere düzgün bir müslümanlık yaşamalarını istemiyor. Belki onları bizzat terörize ediyor ya da onlara şiddetten başka çare bırakmıyor. Bunu İslâm’a leke çalmanın, müslümanlık etrafında bir fobi oluşturmanın bir yolu olarak da benimsiyor.

Fakat onların oyununa karşı, ilâhî bir plân da var. Meselâ, yıllardır, “Ilımlı İslâm” oluşturalım diyerek, hakikî İslâm’a doğru yaklaşıyorlar. Batıda, “Tasavvuf Terörü Azaltabilir mi?” (Can Sufism Defuse Terrorism?) başlıklı yazılar yayınlıyorlar.Hayati Bice Kütübhanesi

Tabi alperenler gibi gazi sûfi damarlarını fazla tanımadıkları için, tasavvufla Müslümanları pasifleştireceklerini zannediyorlar. Öte yandan maneviyata susamış kendi çocukları tasavvuf vesilesiyle İslam’a yöneliyor.

İlâhî plân nasıl tecellî edecek, bilmeyiz, fakat bize düşen, Medine müslümanlığını, yani Hazret-i Peygamber(s.a.v)’in rahle-i tedrîsindeki güler yüzlü, müjdeleyici, cezbedici İslâm’ı yaşamak, yaşatmak...

Onların kendi kültür ve medeniyetlerini yaymak için kurdukları düzeni, globalleşmeyi, telekomünikasyonu, neşriyatı İslâm’ı tebliğ için kullanabilmek...


Sayı : 37
Büyük Kapak