Hizmetçilikten Evliyalığa: Râbia’tül Adeviyye

Sayı : 55 / Eylül 2016, Konu Başlığı : Hanım Kahramanlar

Tasavvuf yolunda da hizmet etmenin çok büyük önemi vardır. Bilhassa Nakşibendî yolunda hiçbir ibadetle erişilmeyecek derecelere ancak nefsi ayak işlerinde yormakla ve kibrini kırmakla erişilebileceği kabul edilir. Şah-ı Nakşibend hazretleri senelerce halka hizmet ettiğini, böylece kendi nefsini hayvanlardan bile daha değersiz görecek hale geldiğini anlatır. İşte tasavvufta yüce makamlara ancak ondan sonra kavuşulmaktadır.

Hizmet etmek, nefsin kibrini kıran en kuvvetli tesir olduğu gibi ruhun gıdası ve kalp hastalıklarının ilacıdır. Kadın olsun erkek olsun her insan hizmetine muhtaç birilerinin ihtiyacını giderirken kendi kalbi hayatında önemli bir tecrübe yaşar ve manevi yönden terakki eder. Çünkü yaşadığı bu tecrübe ile Rabbinin rahmet ve kereminden bir hisse tatmış; bencilce duygulardan ruhanî duygulara yükselmiş olur.

Hizmetçi iken manevi derecelere ulaşan sûfîler de vardır ki bunların en meşhuru, zalim bir efendinin emri altında hizmetçilik yaparken kerametleri zuhur eden Rabiatul Adeviyye’dir.

Rabiat’ül Adeviyye rivayet edildiğine göre, Basra şehrinin kenar mahallelerinde, yoksul ama salih bir babanın dördüncü kızı olarak dünyaya gelmiştir. Babasını kaybettikten sonra yetim Rabia kıtlık yüzünden perişan duruma düşünce bütün ablaları gibi varlıklı ailelerin yanına hizmetçi olarak verilir.

Râbia’yı yanına alan adam onun kimsesizliğinden istifade ile bir köle gibi bir başkasına satar. Onu satın alan yeni efendisi, yaşlı ve asık suratlı bir adamdır.

Râbia’tül Adeviyye ise başına gelenlerden ötürü isyan etmez, bir imtihandan geçtiğini anlayarak başına gelenlere sabreder. Gündüzleri kendisine emredilen işleri yaparken gecelerini Rabbine ibadetle geçirir.

Rabia bir yandan efendisinin hizmetini yerine getirirken bir yandan da fırsat buldukça gittiği vaaz ve sohbetlerde kendini yetiştirir. O devirde büyük bir refah seviyesine ulaşan Basra’da halkın çoğu gaflet ve günahlara dalmıştır. Ama Rabia, her fırsatta yakınlarındaki mescide gidip yanık sesli hafızlardan Rabbinin kelamını dinleyerek gözyaşları döker. Sufilerin tertiplediği zikir halkalarına katılır. Böylece gönül alemindeki ilahi aşk her geçen gün hararetlenir.

Fakat Rabia’nın efendisi onun gönül dünyasını anlamaktan uzak, ehl-i dünya katı yürekli biridir. Her geçen gün dinine düşkün hale geldiğini gördükçe öfkelenir, ona eziyet eder.

“Sen kim oluyorsun da dindarlık taslıyor, gündüzlerini oruçlu, gecelerini ibadetle geçiriyorsun. Sen benim cariyemsin, bana hizmet etmek senin asıl görevin!” der.

Rabia Müslüman bir aileden, hür olarak doğduğu halde haksızlıkla köleleştirilmiştir. Ama buna karşı hiçbir şey yapabilecek gücü yoktur. Rabbine sığınır. Günü ne kadar yorucu geçse de her gece seccadesinin üzerinde sabahlar. Gözüne birazcık uyku gelse mahcubiyetle, “Allahım! Benim sahibim yalnız Sensin! Yalnız sana ibadet etmek istiyorum. Ama halimi Sen biliyorsun… Ey Rabbim beni kendinden başkasına hizmet ettirme…” diye yalvarır.

Nihayet Rabia’nın içten yakarışları Mevla katında kabul olur. Bir gece efendisi onun odasından ışık geldiğini görünce kapıya yaklaşıp içeriye bakar ve dehşete düşüren bir manzara görür; Râbia’nın ibadetin vecdi içinde kendinden geçtiği odasını boşlukta asılı duran bir nur kaynağı aydınlatmaktadır!

Efendisi, bu manzarayı görünce Râbia’nın manevi derecesini anlamıştır. Sabah olunca Râbia’ya: “Artık hürsün. İstersen gidebilirsin. Kalmak istersen bundan sonra sana ben hizmet etmek isterim!..” dedi.

Artık Rabia onun değil o Rabia’nın hizmetçisi olmaya talip olur. Ama Rabia bunu istemez sadece serbest bırakılmayı talep eder.

Basit ve Sade Bir Hayat

Hürriyetine kavuşması da yeni bir imtihan olur Rabia için. Bu sefer de geçim derdi başlar. Râbia, oradan ayrılınca kendisine küçük bir kulübe edinir. Hakkında anlatılan menkıbelere bakılırsa kendi el emeğiyle iplik eğirerek kazandığı birkaç kuruşla geçinmektedir. Tabiin âlimlerinden Hasan Basrî hazretleri bir gün Râbia’ya:

“Sana ihsan olunan ilimden bir harf olsun öğret, ey Râbia!..” dedi. Hazret-i Râbia:

“Ey Hasan! Kölelikten kurtulduğumdan beri iplik eğirip satarım da, geçimimi böylece temin ederim. Fakat hiçbir zaman iki akçeyi bir avucumda yan yana getirmedim. Korktum ki, ikisi bir yere gelirse beni Hak Teâlâ’dan uzaklaştırır, mârifetullahtan alıkoyar!..”

Tasavvuf tarihine baktığımız zaman büyük Allah dostlarının hayatında büyük dereceler kat etmelerinde daima hizmet yolunun önemine şahit oluyoruz. Mesela Ebu Ali Farmedi rahmetullahi aleyh ilim tahsili için Abdulkerim Kuşeyri hazretlerinin Nişabur’daki medresesindeyken şöyle bir hadise yaşamıştır. Hocası Ebül-Kasım Kuşeyrî gusletmek niyetiyle hamama girdiği zaman Ebu Ali Farmedi rahmetullahi aleyh, “Belki ihtiyacı olur” diye düşünerek kuyudan su çekip hamamın havuzunu doldurmuştu. Meğer hocasının da gerçekten o anda suya ihtiyacı varmış. Hamamdan çıkınca; havuzu kimin doldurduğunu sordu. Bu hizmeti üstadının çok hoşuna gitti ve ona şu müjdeyi verdi:

“Ey Ebu Ali, Ebül-Kasım'ın (kendisinin) yetmiş yılda elde ettiği dereceyi, sen birkaç kova su ile kazandın!”

Tasavvuf büyüklerinin hayatına baktığımız zaman, mesela Mevlânâ Hâlid-i Bağdadî hazretlerinin müderris seviyesine yükseldikten sonra, manevi terakki için Abdullah-ı Dehlevî hazretlerinin dergâhına gittiğini görüyoruz. Dehlevî hazretleri ise bu ilim irfan sahibi talebesine, önce nefsini kıran ayak işleri yaptırdığını, Mevlânâ Hâlid’in ise zamanın birçok ilminde âlim olmasına rağmen, hiç itirâz etmeden, hizmet ettiğini okuyoruz.

Tasavvuf yolunda nefsi, zahiren basit, değersiz işlerde yormak, onu kalbe istekler ve vesveseler fısıldamasından alıkoyması ve kibrinin kırılarak itaat altına alınması gibi çok önemli hikmetleri var.

Hizmet Eden Yücelir

Hizmet etmek, Peygamber efendimizin zamanından bu yana manevi eğitimin önemli bir parçası olmuştur. Peygamber efendimiz evde olduğu gibi, ashabının arasındayken de mütevazıydı. Ordu ile bir sefere çıktığı zaman herkes gibi o da işlere yardımcı olurdu. Mescidin inşasına, Hendek harbinde hendeğin kazılması içine yardım etmişti.

İnsanların çoğu, ayak işi diyerek hizmet etmeyi küçümser. Bilhassa ev işleri, temizlik ve çocuk bakımı gibi hizmetleri kadın işi diye küçümser. Bu anlayış sebebiyle günümüzde kadınlar ev kadınlığının değersiz bir iş olarak görmekte ve dışarıda çalışıp para kazanmadığı sürece bir kadının değerli olamayacağını düşünmektedir. Hâlbuki Hz. Peygamber aleyhissalatu vesselam basit işleri yaptıkları için küçümsenen, toplumun alt kesiminden sayılan insanları küçük görmez, değer verirdi.

Peygamber efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem, kızı Hz. Fatıma'yı ziyarete gittiklerinde, torunu Hasan radıyallahu anh, uyku arasında su istediği zaman bizzat kendileri kalkıp su getirerek, hem ona, hem de kardeşine içirirdi. (Ahmed b. Hanbel, I, 101)

Usame bin Zeyd sokakta oynarken düşüp üstü başı kirlendiği zaman temizlenmesine yardım etmişti. Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem, çocuk bakımı ve temizliği gibi işleri hizmetçilerin işi diye küçümsemezdi.

Ashab-ı kiram da bu anlayışla hareket etmiştir. Hz. Ebubekir radıyallahu anh, halife olmadan evvel bazı yetim kızların koyunlarını sağıverirdi; halife olduktan sonra da bu hizmeti küçük görmedi, devam etti. Çünkü onlar hizmet etmeyi yücelme yolu olarak görüyorlardı.

Ebu Hüreyre radıyallahu anhu anlatıyor:

“Siyahî bir kadın mescidi süpürüp temizliyordu. Rasûlullah aleyhissalatu vesselâm bir ara onu göremeyince onun nerede olduğunu sordu.
- O öldü! dediler. Bunun üzerine:
- Bana niye haber vermediniz? buyurdular.
Ashab sanki kadıncağızın ölümünü önemsememişler, cenazesini Peygamberimize haber vermeden kaldırmışlardı. Efendimiz aleyhissalâtu vesselâm:
- Kabrini bana gösterin! diye emretti ve kadının kabri üzerine cenaze namazı kıldı. Sonra:
- Bu kabirler, sâhiplerine karanlıkla doludur. Allah, onlar için kıldığınız namazla kabirleri onlara aydınlatır, buyurdular.” (Buharî, Cenâiz 67, Salât 72, 74; Müslim, Cenâiz 71)

Peygamber efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem bu kadının kabrinde namaz kılmakla, fedakârca basit işleri yapan ve hizmet edenleri önemsediğini göstermiştir.

Manevi Yükselişin Anahtarı: Hizmet

Tasavvuf tarihine adını altın harflerle yazdıran Rabiat’ul- Adeviyye, hizmet yoluyla yücelmiş bir maneviyat kahramanıdır. İslam tarihinin yetiştirdiği bir sima olarak bu ümmetin kadınlarının yüz akıdır.

Rabia, tasavvuf yolundaki tek evliya hanım değildir. Ümmü’d-Derdâ radıyallahu anha gibi muhaddis hanımlar da zühd ve tasavvuf yolunun öncüleri olmuşlardır. Rabia’tül Adeviyye’nin kendi çağındaki birçok kadın sûfîlerle görüştüğü nakledilmektedir. Rabia ise bir hizmetçi iken ilahi aşk ve teslimiyetinin ispatı olan bir kulluk hayatı yaşayarak örnek olmuştur.

Rabia annemizin manevi halleri duyulunca kendisiyle evlenmek isteyen pek çok kişi oldu ama o kalbinde Allah aşkından başka bir istek kalmadığı için evlenme arzusu duymuyordu. Dünyalık nimet ve imkânların onu biraz olsun meşgul etmemesi için yokluk içinde Allah'a kulluk etmeyi tercih ediyordu. Onun zühdü, ibadeti, ihlâsı ve Allah aşkı tasavvuf kitaplarında pek çok menkıbeye konu oldu.

Rabiâ annemiz, bu manevi derecelere, medreselerde kalın kitaplar okuyarak, ilmî seyahatler yaparak veya uzun zaman dergâhlarda uzlete çekilerek erişmedi. Sadece başına gelen hallere sabredip içinde bulunduğu durumun zorluklarına rağmen Allah'a samimi kul olmakla erişti. Demek ki, bir hizmetçi kadın olmak, basit işler yapmak, Allah'ın katında yüce derecelere ulaşmaya mani değildir. Bizim bundan alabileceğimiz ibretler vardır.

Allah-u Zülcelâl bizlere de Rabia’tül Adeviyye gibi kulluk edebi ve Allah aşkı nasip etsin. Âmin.


Sayı : 55
Büyük Kapak