Hocam, Süreyya Yüksel

Sayı : 52 / Haziran 2016, Konu Başlığı : Hanım Kahramanlar

Hocam Süreyya Yüksel, 11 Haziran 2005’te hakkın rahmetine kavuştu. Fatih camiinde kıldırılan cenaze namazından sonra Edirnekapı Şehitliği'ndeki kabristana defnedildi. Ne zaman Edirnekapı şehitliğindeki kabrinin yanından geçsem kendisine Fatihalarımı göndererek minnet borcumu ödemeye çalışırım. Vefatı yıldönümü vesilesiyle bu sayıda onu anlatmak istiyorum.

Süreyya Hocamız, Âlim Sadrettin Yüksel’in kızı, şehit Metin Yüksel’in kız kardeşiydi. Şuurlu Müslüman hanımların öncülerindendi. Fevziye Nuroğlu hocamızın açtığı Kuran kursunda, Akaid ve İlim İman derslerimize giriyordu.

Bize ne kadar çok şey öğrettiğini tek tek anlatmaya kalksam derginin sayıları boyunca anlatmam gerekir, yine de hakkıyla anlatamam. Ancak, “Kelimelere dökülemeyecek bir ruh aşıladı,” desem belki bir başlangıç yapmış olurum.

Gerçekten de o kendi ruhunu imanla, Kur’an’la Peygamber sevgisiyle, ilimle irfanla besler ve sonra da biz talebelerini bir anne gibi emzirirdi. Heyecanlı, samimi, etkileyici kişiliğiyle İslami ilimleri bizim seviyemize göre anlatır ve kalbimize adeta nakşederdi.

Elbette en önemlisi, sahih bir itikad sahibi olmanın işaret taşlarını oturttu zihnimizde. Kulaktan dolma her habere inanmamayı, kaynağını araştırmayı öğütlerdi hep. Ama sahih bir kaynağa ulaşınca da teslimiyetle kabullenmeyi…

Düşünün ki, onun “Kaynağını araştırın,” dediği çağda internet yoktu, Google amcaya anahtar kelimeler yazıp arama yapamazdınız. Kaynağını araştırmak demek, kolayca bulunmayacak kitapları aramak, bulmak, konunun izini sürmek demekti. İşte bu zor işi bizim yerimize kendisi yapıyordu.

Bir söz vardır, “Yakınlık hicabtır” derler. Yani yakın olmak bir şeyin değerini bilmeye engel olur manasına gelir. Mesela kıymetli bir âlimin kıymetini en az takdir edebilenler, onun en yakınındakilerdir, demektir. Ama bunun istisnaları da vardır elbette. İşte Süreyya hocam o istisnalardandı.

Babası gibi kıymetli bir âlimin yanında olmanın değerini biliyor, ondan çok istifade ediyordu. Sağlam bir kulpa yapışmış olmanın avantajından hem kendisi istifade ediyor, hem de o çorak zamanlarda bizi faydalandırıyordu. Ailesinden aldığı ilmi ve iman heyecanını aynen bize de aksettiren bir ayna olmaya çalışıyordu. Hem de bir anne şefkatiyle…

İman Heyecanıyla Dopdoluydu

Hani bir söz vardır, “Ağır ol, molla desinler” derler. Süreyya hocamızın kimseye “molla” dedirtmek diye bir derdi yoktu. Aksine o neşeli, o enerjik haliyle, bizim yaşımıza iner; bize ilmi sevdirir, merakımızı kamçılar, konulara karşı ilgi uyandırır, öyle anlatırdı. Böylece, onun çabası olmasa ilgi duymayacağımız, merak bile etmeyeceğimiz büyük meseleleri ustalıkla zihinlerimize yerleştirirdi.

Akaid derslerimizde onunla ne kadar büyük konuları konuşmuş olduğumuzu fark ettikçe hala şaşarım. Aradan geçen bunca zamanda, onun da yönlendirmesiyle bunca şey okumuş öğrenmiş olduğum halde, hala ondan öğrendiklerimle hayata baktığımı fark ettiğim zamanlar çoktur. İlahiyat tahsili sırasında, mezhepler tarihini ve ağır kelam tartışmalarını okurken bile hala onun sayesinde edindiğim zihin haritasından istifade ediyor, yolumu şaşırmamayı başarıyordum.

Bir yandan böyle ağır dersler okurken bir yandan da aktüel konulardan bahseder; en önemlisi bizlere Müslümanca bir duruş, bir bakış, bir kimlik kazandırırdı. Hem de izzetli, şerefli bir kimlik. Belki onun gibi hocalarımız olmasaydı, bize böylesi bir şuur aşılamış olmasalardı; birçoğumuz, o çağın uyguladığı ötekileştirilmenin, dışlanmanın tesirini üzerimizden atamazdık.

Kur’an kursundan sonra Fatih’teki suffasına da gitmeye çalışırdım. Burası bir Kur’an dersanesiydi. Diploma, sınav gibi resmi bir gaye olmadan, samimi bir niyetle ilim öğrenmek isteyenler için idealdi. İslami konuları, güncel meselelere de değinerek anlatırdı.

Onunla Fatih semtinin sokaklarında ne zaman karşılaşsam “Neler Yapıyorsun?” diye sorardı. Ne yazık ki onu teselli edecek kadar büyük şeyler yapabilecek durumda değildim, hiçbirimiz değildik. 28 Şubat dönemi, tavizsiz bir şekilde tesettürünü yaşamak isteyen Müslüman genç kızlara evlenmekten başka bir yol bırakmamıştı.

“Çocuklarımı büyütüyorum şimdilik. Sohbetlere gidiyorum, kitap okuyorum” derdim. Mahcubiyetimi gözlerimden okurdu. Biraz mahzun, “Olsun, oku, devam et,” derdi.

Vazgeçmezdi hiç, bir sonraki karşılaşmamızda yine aynı ümitle tekrar sorardı. Hep bizden bir şeyler beklediğini hissettirirdi. Belki bu yüzden ev kadınlığı rolüne kendimi bir türlü kaptıramadım, hep bir şeyler yapmanın derdinde oldum. Şimdi geriye dönüp baktığımda, “İyi ki o soruları sordun bana hocam, iyi ki vardın.” Diyorum.

Süreyya Yüksel hocamızın, 11 Haziran 2005’te Hakkın rahmetine yürümesinin üzerinden tam on bir yıl geçmiş. Ne kadar isterdim onun sağ olmasını, aramızda olup, başörtüsü sorununun çözüldüğünü görmesini.
Tesettürlü hanımların bakan olduğu bir ülke olmamız onu teselli eder miydi acaba? Gerçi biliyorum, şu halimizle de onu üzerdik.

Başörtüsü yasağı bir imtihandı, onu birçok kardeşimiz taviz vermeden geçti. Ama ne yazık ki şimdi de tesettürün bir tüketim maddesine dönüşmesi imtihanıyla karşı karşıyayız. Bu imtihandan da geçebilecek miyiz? Örtümüzü tesettürün ruhuna uygun şekilde taşıyabilecek miyiz?

Vazifemiz bitmedi, bitmeyecek. Süreyya hocam bu dünyadan -inşaallah- imtihanını yüz akıyla vermiş olarak göçtü. Şimdi sıra biz talebelerinde…


Sayı : 52
Büyük Kapak