Hz. Hamne binti Cahş -r.anhâ-

Sayı : 53 / Temmuz 2016, Konu Başlığı : Hanım Kahramanlar

Hamne binti Cahş radıyallahu anhâ, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem efendimizin halasının kızıdır. Annesi, Abdülmuttalib’in kızı Ümeyme’nin Abdullah İbni Cahş ile evliliğinden dünyaya gelmiştir. Kız kardeşi Zeynep binti Cahş Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem efendimizin hanımı olduğu için aynı zamanda Allah Rasulünün baldızıdır.

Hamne radıyallahu anh, İslâm’la ilk şereflenen hanımlardan biriydi. Müşriklerin Peygamber sallallahu aleyhi ve sellemi yalanladığı, hakaret ve iftiralarla üzdüğü zamanda imanını muhafaza eden sabır kahramanı Müslümanlardandı.

Peygamber efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem ve ilk iman edenler Mekke devri boyunca dayanılması zor, büyük zulümlere sabretmişlerdi. Allah-u Zülcelal bu sabırlarının sonunda onlara bir çıkış yolu açmıştı. Medine’li Müslümanların Akabe’de biat etmesiyle İslam tarihinin önemli bir dönemi başlayacaktı.

Medineliler yumuşak kalpli, cömert, iyilik sever insanlardı. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellemden kendilerine Kuran ayetlerini okuyacak, dinlerini öğretecek bir muallim göndermesini istediler.

İslam dini henüz çok az sayıda ve zayıf kişi tarafından kabul edilmişti. İslami faaliyetleri himaye edecek hiçbir kaile yoktu. Bu sebeple Medine ahalisinin bu hüsn-ü kabulü çok değerliydi.

Peygamber efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem Medine halkına çok sevdiği sahabesi Musab bin Umeyr radıyallahu anhı muallim olarak gönderdi. Halasının kızı Hamne radıyallahu anhâ da Musab bin Umeyr’in hanımıydı. Böylece Hamne Medine’ye hicret eden ilk hanım sahâbîlerden biri olma şerefine nail oldu.

Musab bin Umeyr cahiliyye devrinde Mekke’nin en yakışıklı, iyi giyinen, cins atlara binen delikanlısıydı. O güzel elbiseler giymiş ve güzel kokular sürmüş olarak bir yerden geçtiği zaman bütün kadınlar beğenerek bakarlardı. Ancak Musab, Allah-u Zülcelâl’in kullarına gönderdiği hidayet kaynağı ayet-i kerimeleri okudukça dünya nimetlerinin fani olduğunu idrak etmişti. Artık o Peygamberimizin dizinin dibinde ilim öğrenen ve o nereye görevlendirirse hizmete koşan bir iman fedaisiydi.

Musab bin Umeyr radıyallahu anh ailesinin servetini ve ticaret meşgalelerini terk etmiş Allah'ın dinine hizmet ederken, Hamne de kocasının yanındaydı. Onun hizmetini görüyor ve dünyadaki darlık ve imtihanlara sabrediyordu.

Onlar Mekke’deki evlerini, düzenlerini terk edip iklimi değişik bir yere gelmişlerdi. Ama hiçbir zaman şikayet etmediler. Allah yolunda hizmet etmek için birbirlerine destek oldular. Evlerinde belki güzel yemekler yoktu, ama onlar bir lokmayı paylaşıp kanaat ve sabırla, mesut bir hayat yaşadılar.

Her ikisi de Kureyş kabilesinin varlıklı ailelerine mensup gençlerdi. İsteseler şölenlerde türlü türlü yemekler yerlerdi. Sofralarında cariyeler hizmet eder, bütün işlerini köleler yapardı. Ama İslâm’ı yaşama uğruna bütün imkânları feda ettiler.

Güzel kıyafetler içinde şehzade gibi dolaşan Musab bin Umeyr artık ailesi için köle gibi çalışır olmuştu. Hamne de bir cariye gibi evinin zor işlerini yapıyor, su taşıyor, ateş yakıyor, değirmen çeviriyordu. Ailelerinin sunduğu müreffeh hayattan uzak kalmaya sabrettiler ama imanlarından vazgeçmediler. Medine’ye hicretten sonra da İslâm’a hizmet konusunda birbirlerine destek oldular.

Aynı Sevdaya Gönül Vermişlerdi

Hamne binti Cahş radıyallahu anhâ, kocası Mus’ab İbni Umeyr’i çok seviyordu. Zaten Musab sevilmeyecek biri değildi. Yakışıklılığının yanı sıra nezâketi, tevazû ve merhametiyle de sevilen bir insandı. Medinelilerin gönüllerini de bu güzel ahlakıyla İslâm’a ısındırmıştı. Bu güzel ahlaklı ve güzel yüzlü eşi, bir tebessümüyle evlerini aydınlatırdı. Hamne hem kocasına hem de kızına karşı büyük bir sevgi besliyordu. Yuvalarının mutluluğu onun sahip olduğu tek şeydi.

Medine’ye hicret etmek Müslümanların hayatlarında yeni bir sayfa açmıştı. Artık Müslümanlar cihad ederek yurtlarını savunmak ve dinlerini tebliğ etmek için cihad edeceklerdi. Müslümanların ilk gazası Bedir kuyuları başında yapılmıştı ve parlak bir zaferle neticelenmişti. Ancak müşrikler Bedir harbinde kaybettikleri yakınlarının intikamını almak için ordu hazırlayıp Medine’ye doğru yola çıkmıştı.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem, ashabıyla istişare ederek Uhud dağı önünde karargâhı kurdu. Musab bin Umeyr de savaş için Peygamber sallallahu aleyhi ve sellemin emrindeydi. O İslam davası yolunda yılmaz bir kahramandı.

Uhud günü İslam ordusunun sancaktarı olan Musab bin Umeyr radıyallahu anh, ordunun ön saflarında vuruşmaktaydı. İlk zamanlar Müslümanlar düşman ordusuna üstün gelmişti. Ancak Peygamber efendimiz sallallahu aleyhi ve sellemin tepelere yerleştirdiği okçuların yerini bırakması üzerine İslam ordusu sıkıntıya düştü.

Müşrikler iki taraftan saldırıp Müslümanları kıskaca almışlardı. Musab bin Umeyr radıyallahu anh da o gün şehit olanlar arasındaydı. O gücü yettiği kadar İslam sancağını korumaya çalıştı.

Müşrikler arasında İbn-i Kâmia adında bir savaşçı vardı. Peygamber efendimiz zannederek Mus'ab bin Umeyr radıyallahu anhâ saldırdı. Bir kılıç darbesiyle Mus'ab bin Umeyr'in sağ kolunu kesti. Mus'ab bunun üzerine sancağı derhal sol eline aldı. İkinci bir darbe ile sol kolu da kesilince, sancağı kesik kollarıyla tutup göğsüne bastırdı. Bunun üzerine Mus'ab bin Umeyr'in göğsüne bir mızrak saplayan İbn-i Kâmia, “Muhammedi öldürdüm!” diye bağırarak müşriklerin yanına vardı.

Musab bin Umeyr göğsüne saplanan mızrağı çıkarıp yerine Peygamber sallallahu aleyhi ve sellemin ona emanet ettiği İslam sancağını taktı. Olduğu yere yığıldı ve şehit oldu. Ama şehit olurken bile sancağı yere düşürmedi.

O yere yıkıldığı zaman bir melek gelip sancağı aldı ve Musab’ın şekline girerek sancağı taşımaya başladı. Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem, melek olduğunu bilmeden ona hitaben: “İleri Yâ Mus’ab ileri!..” buyurmuştu. Melek arkaya dönüp bakınca Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem Mus’ab’ın da şehid olduğu anlamıştı.

Mus’ab bin Umeyr şehit edildiğinde geride sadece bir yün gömleği kalmıştı. Ashabı kiram o gömleği kefen olarak başına örttüğünde ayağı, ayağına örttüğünde başı açıkta kalıyordu. Bunun üzerine Resullulah sallallahu aleyhi ve sellem: “Gömleği ile başını örtün, ayaklarına ızhır otu koyun,” buyurdu.,

Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: "Bakınız şu yiğide ki, Allah onun kalbini nurlandırdı da o, anne ve babası arasında sizin görmediğiniz yiyecek ve içeceklerin en iyileriyle beslenmekte olduğunu görüp dururken, Allah ve Rasûlü'nün sevgisi ona anne ve babasını bıraktırdı."

Hz. Mus'ab'a hitaben de: "Ben seni Mekke'de gördüğüm zaman senden daha ince ipek elbise giyen, senden daha güzel görünüşlü bir yiğit yoktu! Şimdi sen bir hırka içinde saçı başı karmakarışık bir haldesin!" dedi.

Sonra başında durarak şu mealdeki âyeti okudu: "Mü'minler içinde Allah'a verdikleri sözde duran nice erler var. İşte onlardan kimi, sözünü yerine getirip o yolda canını vermiştir. Kimi de (şehitliği) beklemektedir. Onlar hiçbir şekilde (sözlerini) değiştirmemişlerdir." (Ahzab, 23)

Savaş meydanında bunlar olurken Medine’de bulunan kadın sahabîler savaşın sonunu merak ederek cepheye koştular. Bunlar arasında Musab bin Ümeyr’in hanımı Hamne de vardı. Bu hanımlar Resulullah’ın şehit olduğu şayiasını duyunca çok korkmuşlardı, onun sağ olduğu haberini alınca, çok sevindiler.

Müslüman hanımlar Uhud’a doğru yaklaşınca İslâm ordusunun Medine’ye doğru hareket ettiği haberini aldılar. Yol kenarlarında dizilip beklemeğe başladılar. İlk karşılaştıkları mücâhidden yakınlarına dair haber almağa çalışıyorlardı.

Fakat ashâb-ı kiram acı haberleri vermek istemiyordu. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem hanımlara yakınlarının acı haberini vermek gibi zor bir görevi de kendisi yerine getiriyordu.

Hanımlara haber verirken sıra Hamne binti Cahş radıyallahu anh anhâ’ya gelmişti. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem onu görünce hüzünlendi. Halasının kızına üç yakınını şehit olduğunu nasıl bildirecekti? Rahmet Peygamberi Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem ona doğru yöneldi ve:

- Ey Hamne! Sabret ve Allah’tan sevap bekle! buyurdu. O da:

- Kimin için sabredeyim ya Rasûlallah? dedi. Efendimiz önce:

- Dayın Hamza için. buyurdu.

Kadere teslim olmuş Hamne radıyallahu anh anhâ üzülse de acısını yutkundu:

- İnna lillâh ve innâ ileyhi râciûn, (Bizler Allah’ın kullarıyız ve O’na döneceğiz Allah ona rahmet ve mağfiret etsin) dedi.

Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem tekrar:

- Ey Hamne! Sabret ve Allah’tan sevabını bekle! buyurdu. Hamne radıyallahu anhâ:

- Kimin için Ya Rasûlallah? diye sordu. Peygamber Efendimiz:

- Kardeşin Abdullah İbni Cahş için. buyurdu. Hamne radıyallahu anhâ hıçkırıklarını tuttu ve metânet içerisinde yine,

- İnnâ lillâh ve innâ ileyhi râciûn, dedi.

Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz bir kere daha:

- Ey Hamne! Sabret ve mükâfatını Allah’tan bekle! buyurdu. Hamne radıyallahu anhâ yine:

- Kim için ya Rasûlallah? diye sordu. Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem hüzünlü bir şekilde:

- Mus’ab İbni Umeyr için, buyurunca Hamne radıyallahu anh anhânın hâli birden değişiverdi.

- Vay benim başıma gelenlere! diyerek ağlamağa başladı.

Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem onun bu acısını anlayışla karşıladı ve tesellî sadedinde şöyle buyurdu:

“Hiç şüphesiz kadının yanında beyinin ayrı bir yeri vardır. Kadınlarda kocalarına karşı ayrı bir bağlılık vardır. Hamne dayısının, kardeşinin, ölümüne dayanabildi. Fakat kocasının vefatını duyunca metânetini koruyamadı.” buyurdu.

Hamne radıyallahu anhâ İslam davasına sevgili kocası Mus’ab radıyallahu anhı feda etmiş, onun ayrılığını da tatmıştı. Kalbindeki büyük sevgiye rağmen imanından aldığı sabır ve tahammülle bu imtihandan da yüz akıyla çıktı. Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellemin duâsıyla sâkinleşmeğe çalıştı. Allah’a tevekkül ederek hayatını devam ettirdi.

İslam davasında erkekler yiğitlik gösterip canlarını feda ederken kadınlar da sabırla imtihan edilmekteydi. Onların da payına kadere rıza ile sabretmek düşüyordu. Herkes ve her şey fani idi sonuçta; Allah'tan başka dayanıp güvenecek kim vardı ki?

Hamne radıyallahu anhâ da huzuru Allah’a sığınmakta, O’na tevekkül etmekte aradı.

Hamne binti Cahş radıyallahu anhâ acısını kalbine gömdü ve ashab-ı kiramdan Talha bin Ubeydullah radıyallahu anh ile evlendi. Ondan da Muhammed ve İmran adında iki oğlu oldu. Onları da yine İslam davasına bir nefer olarak yetiştirmekten geri durmadı.

Cenâb-ı Hak şefaatlerine nâil eylesin. Amin.


Sayı : 53
Büyük Kapak