Hz. Meryem’in Annesinin Samimiyeti

Sayı : 64 / Haziran 2017, Konu Başlığı : Hanım Kahramanlar

Allah-u Zülcelâl Kur'an-ı Kerimde birçok saliha hanımı zikrederek onların güzel kulluklarını bize örnek göstermiştir. Esasen Rabbimiz kadın ve erkek bütün insanların, işledikleri salih amellerden sevap kazanma bakımından fırsat eşitliğine sahiptirler. Bir ayet-i kerimede Rabbimiz şöyle buyurur:

"Erkek olsun kadın olsun kim inanmış bir insan olarak dünya ve ahirete yararlı işler yaparsa kesinlikle ona güzel bir hayat yaşatacağız ve böylelerinin ecirlerini de muhakkak surette yapmış olduklarının daha güzeliyle vereceğiz." (Nahl; 67)

Elbette erkekler yaratılış olarak daha güçlü, aktif ve yöneticidirler. Bu sebeple güçlerini iyi yönde kullanırlarsa daha büyük sevaplar kazanabilirler. Ama kadınlar da kendi hisselerine düşen vazifelerini ihlaslı bir şekilde yaparlarsa Allah katında ecir ve mükâfatlarını eksiksiz alırlar.
Mevlamız bir ayet-i kerimede şöyle buyurur: "Şüphesiz ben, erkek olsun, kadın olsun sizden bir şey yapanın emeğini boşa çıkarmam" (Al-i imran Suresi; 195)

Allah katında asıl önemli olan yapılan amelin büyüklüğü değil, ihlaslı olarak yapılmasıdır. Bu sebeple kadınlar da amellerini küçük görmemeli, ihlaslı bir kalple yapmaya dikkat etmelidirler. Bunun en güzel misali, Hz. Meryem’in annesinin hikayesidir.

Hz. Meryem’in annesi, İsrail oğullarından saliha bir hanımdı. Kocası İmran da, kavminin ileri gelen alimlerinden biriydi. Hz. Süleyman aleyhisselamın soyundan gelen İmran’ın mensup olduğu soy, İsrail oğullarının ileri gelenlerindendi. Onlar Allah'ın dininin öğretilmesi ve tatbik edilmesine öncülük ederek mümtaz bir mevki kazanmışlardı.

Fakat son zamanlarda İsrailoğulları arasında dine bağlılık zayıflamıştı. Toplumda alimler ve fazıl kişilerden ziyade, zengin ve güçlülere itibar ediliyordu. İlim, şöhret kazanmak için öğreniliyordu. Birçokları Allah'ın dinini sadakatle öğrenip öğretmiyor, güçlülerin işine gelecek şekilde fetvalar veriyordu.

O zamanın Nebisi Hz. Zekeriyyâ aleyhisselam ile İmran’ın hanımları kardeş idiler. Bu iki kız kardeşin çocukları olmamıştı. Hz. Zekeriyya ve İmran bu imtihana sabrediyorlar, saliha hanımlar olan zevcelerini üzmüyorlardı.

Samimi Niyet Edince

Zaman böyle geçerken bir gün İmran’ın hanımı bir kuşun gagasıyla yavrularına yem taşıdığını gördü. Yüreğine evlat sevgisi ve kocasına bir evlat verememiş olmanın hüznü doldu. Buna rağmen Allah'a isyan etmedi. Ama kendi kendine:

“Eğer Rabbim bana bir çocuk verseydi onu, Beytülmakdis’in hizmetine vakfederdim,” diye geçirdi.

Rabbimiz onun gönlünden geçirdiği bu niyetten elbette haberdar idi. Onun samimiyetini sınamak için bir evlat nasip eyledi. Az zaman sonra hamile olduğunu öğrendi. İleri yaşta olmasına rağmen Allah'ın ona evlat nasip etmesine şaşırdı ve sevindi.

“Çok şükür Rabbim bana çocuk sahibi olmayı nasip eyledi. Öyleyse ben de onu Rabbimin hizmetine adıyorum. Zaten ben çocuk sahibi olmayı sadece Rabbimin dinine hizmet edecek bir insan yetişsin diye istiyordum.” Dedi.

Kur’ân-ı Kerimde şöyle buyurulur:

“Hani, (İmran’in) karısı: ‘Rabb’im! Karnımdakini, âzâdlı bir kul olarak Sana adadım. Benden olan bu (adağı) kabul et! Şüphesiz, (niyazımı) hakkıyla işiten, (niyetimi) kemaliyle bilen Sensin Sen!’ demişti.” (Al-i İmran, 35)

Hz. Süleyman aleyhisselam Beyt-i Makdisi inşa ettirdiği zaman burası hem bir mabet hem de İsrail oğullarının din eğitimi ve hizmetlerinin düzenlendiği bir merkez oldu. İsteyen kişiler, bilhassa din hizmetlerini sürdürmekte gayretli olan aileler, erkek çocuklarını mabedin hizmetine bağışlarlardı. Bu çocuklar burada hem ilim öğrenir hem hizmet eder, yetişince de kabiliyetine göre çeşitli görevler üstlenirlerdi. Kız çocuklarını mabede adamak diye bir adet yoktu. Hatta kadınların mabede girmesi bile yasaklanmıştı.

İmran, âlim bir kişiydi ve bazı rivayetlere göre, karısının adağını duyunca endişelendi:

“Sen onun kız mı oğlan mı olacağını bilmeden adakta bulundun. Ya kız olursa? Ne olacak şimdi?” dedi.

İkisini de bir düşünce aldı. Ama olan olmuştu bir kere, yapacak bir şey yoktu. Allah'a tevekkül ettiler.

Aradan çok geçmeden İmran vefat etti. İmran’ın hanımı kocasının kucağına çocuğunu veremeyecek olmanın hüznüyle doğumu beklemeye başladı.

Doğum Vakti Gelince

Nihayet doğum sancıları tutmuştu. İmran’ın hanımı tüm kalbiyle çocuğun erkek olmasını istiyordu. Eğer erkek olursa babasının adını sürdürür ve onun mevkiine layık bir alim olurdu. Ama çocuk kız olmuştu.

Bir yanda bu ileri yaşta anne olmanın sevinci, diğer yanda adağı konusundaki gönül huzursuzluğu… Şimdi ne yapacaktı?

Kocası da vefat etmişti. Kararı kendisi verecekti. Biraz düşündü. Onu mabede adarken kız mı, erkek mi olacağını bilmiyordu. Allah ise elbette kız olduğunu biliyordu. Madem Allah bu bebeğin adanmış olduğunu bildiği halde kız olmasını takdir etmişti, öyleyse adağını yerine getirmesi gerekirdi. Ne olursa olsun bu çocuk mabedde eğitim ve hizmete adanacaktı.

Bu kararlılıkla çocuğunun adını “Meryem” koydu. Meryem, kadın kul, hizmetçi demekti. O Allah'a kul, Allah'ın mabedine hizmetçi olacaktı. Sonuçta kadınlar da Allah'ın kulu değil miydi?

“Onu doğurunca, “Rabbim!” dedi, “Onu kız doğurdum.” -Oysa Allah onun ne doğurduğunu daha iyi bilir “Erkek, kız gibi değildir. Ona Meryem adını verdim. Onu ve soyunu kovulmuş şeytandan senin korumana bırakıyorum.” (Al-i İmran, 36)

İmran’ın hanımı, kızını kundakladı. Bir süre emzirdi, baktı. Sonra o zamanın din âlimlerinin huzuruna götürdü.

O sırada Beytülmakdis’de vazife yapan din âlimleri, talebeler yetiştirir ve halkı irşad ederdi. Dini vazifelerin yapılmasında da halka imamlık yaparlardı.

İmran’ın mabede adanan çocuğunun bir kız çocuğu olduğunu hepsi duymuştu. Bu zamana kadar mabede bir kız çocuğu bırakılmamıştı. Bu adağın yerine getirilmesi konusunda alimlerin görüşleri birbirinden farklıydı.

Elbette yıllar sonra annelik sevincini yaşayan bir kadın için bebeğinden ayrılmak kolay bir karar değildi. Eğer adağında samimi ve kararlı olmasa o anda bu ihtilaflardan yararlanma yoluna gider, “Ne yapayım, kız olduğuna göre adağımı yerine getirme şansım kalmadı,” diye mazeret gösterebilirdi. Hem bunun için ilmi deliller de bulunabilirdi. Böylece evladı yanında kalırdı. Onu çeşit çeşit yemeklerle besler, cicili bicili kıyafetlerle süslerdi.

Ama İmran’ın hanımı, onların görüş ve ihtilaflarında ileri sürdükleri delilleri değil, kendi sorumluluğunu düşünüyordu. O Allah'a bir söz vermişti. Şimdi adağını yerine getirmek zorundaydı.

Kalbindeki niyetin samimiyetine güvenerek çocuğunu âlimlerin önüne koydu ve:

“Bu çocuğumu mabedin hizmetine adadım!” dedi.

Anlaşılan bu mübarek annenin Allah'a verdiği sözü tutmaktaki gayreti o zamanın âlimlerini de etkilemişti. Bir kız çocuğunun mabede gelmesini uygun görmeyenler bile bu kızı kendi himayelerine almak için yarışıyorlardı.

Esasen kızın babası İmran, takva ehli bir alim idi. Ona hürmetleri vardı. İmran’ın kızı da onlara emanetti sonuçta. Hepsi de İmran’ın emanetine sahip çıkmaya daha fazla hak sahibi olduklarını ileri sürüyorlardı. Zekeriyyâ aleyhisselâm ise onlara:

“Ben, ona bakmağa, sizden daha layığım, çünkü onun teyzesi, benim zevcemdir.” dedi.

Sonuçta aralarında kalemleriyle kur’a çekerek kimin bakacağını belirlemeye karar verdiler. Kur’a Zekeriyyâ aleyhisselâma çıkınca Hz. Meryem’in bakımını üzerine aldı ve onu hanımına teslim etti.

Böylece Hz. Meryem Hz. Zekeriyya’nın evinde büyüdü. Eğitim ve ibadet için mabede yerleşeceği zaman da Hz. Zekeriyyâ mabedde onun için bir oda -mihrap- yaptı. Bu odaya ancak merdivenle girilebiliyordu. O odaya Zekeriyyâ aleyhisselâmdan başkası girip çıkamazdı.

Zekeriyyâ aleyhisselâm Meryem’in yanına gelince ona yiyeceğini, içeceğini bırakır, ayrılırken de kapısını kilitlerdi. Hz. Meryem burada kendini ibadete vermişti. Hz. Zekeriyya, Meryem’in yanına geldiğinde o mevsimde bulunmayan meyveler görüp şaşırıyordu.

Hz. Meryem’e sadece cennetten meyveler gelmiyordu, daha nice müjdeler de geliyordu. Sonunda da o, meleklerin zikrine eşlik ettiği, Cebrail aleyhisselamın ruh üflediği, kadınların yüz akı, mübarek bir hanım olmuştu.

İmran’ın hanımı diye bahsedilen, -İsrailoğullarındaki kaynaklara göre ismi Hanne olan-, Hz. Meryem’in annesi bize gösteriyor ki, bir evladın ihlasının temeli, annesinin ona hamile kalırken taşıdığı ihlaslı niyetle atılmaktadır. Demek ki bir anne evladını samimi olarak Allah yoluna adar ve adağını tutarsa o çocuk böyle mümtaz bir kul olabilmektedir.

Öyleyse ki bir evladın Allah yoluna adanması için kız olmasında hiçbir sakınca yoktur. Allah katında kul olarak üstünlük, kadın veya erkek olmakta değil, takvalı olmaktadır. Takvası olmayan bir erkeğin, takvalı bir kadından üstünlüğü yoktur. Allah'a adanmış bir Meryem doğurmak, insanları kendisine secde ettiren Firavun olmaktan çok daha hayırlıdır.

Anneliğin şerefi de erkek doğurmakla artmaz, kız doğurmakla eksilmez; yeter ki anne çocuğunu sırf Allah'a kul olsun diye samimi bir niyetle dünyaya getirsin.

Allah-u Zülcelâl İmran’ın hanımının kıssasıyla bize güzel bir örnek ortaya koymuştur. İnşallah ibret alıp bizler de evlatlarımızı Allah yolunda yetiştiririz. Mabedin hizmetine adayamıyorsak bile hiç değilse şu Ramazan ayında Allah'ın emir ve nehiylerine itaat eden bir kul olmaya alıştırabiliriz.

Rabbim bizleri ihlasa erdirsin ve ihlaslı kullarının şefaatine nail eylesin. Amin.


Sayı : 64
Büyük Kapak