Hz. Mâriye el-Kıbtiyye -r. anha-

Sayı : 46 / Aralık 2015, Konu Başlığı : Hanım Kahramanlar

Hicretin yedinci yılı Peygamber Efendimizin hükümdarlara mektuplar gönderdiği yıldır. Hudeybiye Antlaşması sayesinde İslam devletini hukuki bir zemine kavuşturan Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem, zamanının büyük devletlerinin başkanlarına İslam’a davet maksadıyla mektuplar gönderdi. Çünkü o sadece belli bir topluma değil bütün insanlığa gönderilmiş bir peygamberdi.

Elbette Peygamberimizin İslam’a davet mektupları göndermesi, büyük bir girişimdi. Dönemin en büyük devletlerinden Doğu Roma İmparatorluğu yani bugünkü adıyla Bizans, bölgedeki birçok devleti kendisine bağlamış, valileri vasıtasıyla yönetiyordu. Mısır da Bizans’ın sömürgesi olan devletlerden biriydi.

Peygamber efendimiz Bizans’ın Mısır’da görevli vâlisine göndermek üzere bir mektup yazdırdı. Sahabe-i kiramın toplayarak;

- Mükâfatı Allah-u Zülcelal tarafından ödenmek üzere bu mektubu; Mısır Mukavkısı kim götürür?” diye sordu.

Dinleyenler arasında bulunan Hz. Hatîb bin Ebî Beltea; İslam’a hizmet etme şevkiyle hemen ayağa kalktı,

- Ben götürürüm Ya Rasulallah! dedi.

Peygamberimiz, sahabesinin verdiği vazifeye böyle şevkle koşmasına memnun olmuştu. Bu vazifeye Hatib’in talip olmasına da ayrıca sevindi, çünkü Hatib radıyallahu anh güzel konuşan, yol yordam bilen, görgülü bilgili, yüklendiği vazifeyi yerine getirmeye ehil bir şahıstı. Ona şöyle duada bulundu:

- Ey Hatib, Allah bu vazifeyi sana mübarek kılsın!

Hz. Hatib mektubu aldı, Peygamberimizle ve sahabilerle vedalaştıktan sonra evine geldi. Hazırlığını tamamlayıp ailesiyle vedalaştı ve hemen yola çıktı. Peygamberimizin verdiği vazife uğruna zorlu bir yolculuk yaptıktan sonra İskenderiye şehrine ulaştı.

Hükümdarın huzuruna çıktı ve Peygamberimizin mektubunu ulaştırdı.

Hükümdar mektubu açtı, Arapça bilen adamlarına okutturdu. Mektupta şunlar yazıyordu:

Bismillahirrahmânirrahîm.

Allahü teâlânın kulu ve Resûlü Muhammed’den (aleyhisselâm) Mısır ve İskenderiye Meliki Mukavkıs’a!

Hidayete kavuşan ve huzûru, doğru yolu görüp tutanlara selâm olsun! Şimdi ben, seni yüce İslâm Dînine, müslüman olmaya davet ediyorum! Müslüman ol, kurtuluşu bul da Allah u Zülcelal, sana ahirette sevâb ve mükafatını iki kat versin! Şayet, sen bu davetimi kabûl etmez, ondan uzak durursan, bütün Kıbtîlerin günahı senin boynuna olacaktır!

“(Resûlüm), de ki; “Ey kitab ehli (olan Hıristiyan ve Yahudiler)! Bizimle sizin aranızda müsavî (eşid ve ortak) bir kelimeye gelin şöyle ki: Allahü teâlâdan başkanına tapmıyalım, O’na hiçbir şeyi ortak koşmayalım, Allahü teâlâyı bırakıp da birbirimizi Rab’lar edinmiyelim” Eğer kitap ehli bu kelimeden yüz çevirirlerse, (o halde) şöyle deyin: “Şahid olun, biz gerçek müslümanlarız.” (Âl-i İmrân; 64)

Hükümdar, Hıristiyan’dı ve Hz. İsa aleyhisselamın müjdelediği son Peygamberin yakında zuhur edeceğini biliyordu. Fakat Müslüman olmaya cesaret edemedi.

“Ben ahir zaman Nebisinin Şamdan çıkacağını zannediyorum. Mısırlılar dinlerine bağlıdırlar,” dedi.

Peygamberimizin (aleyhisselâm) mektûbunu alıp, fildişinden güzel bir kutu içine kendi eli ile koydu ve ağzını mühürleterek özel hizmetçisine koruması için teslim etti.

Peygamberimizin elçisi Hatîb bin Ebî Beltea’ya güzel muamele etti. Peygamberimize götürmesi için hediye olarak, Mâriye ve Sirîn isminde iki câriye, elbise yapımında kullanılacak bir miktar Mısır kumaşı, düldül isminde bir katır, güzel koku, bal v.s. gibi hediyeler gönderdi. O devirlerde hükümdarlar arasında hediyeleşmeler, barış ve iyi ilişkiler isteğini ifade ederdi.

Peygamberimiz de Mısır ile iyi münasebetler kurmayı uygun görerek bu hediyeleri kabul etti. İşte Hz. Mariye’nin Peygamber efendimizin Hane-i saadetlerine dâhil olması bu vesile ile olmuştu.

Mâriye ve kardeşi Sirîn, Hıristiyan dinine mensup idiler. Babaları Kıpti, anneleri Rum idi. Mısır sarayında güzellikleri ve zekâlarıyla beğeni toplayan kızlardandı. Kendi dinlerine bağlı olarak yetiştirilmişlerdi.

Mariye, Hıristiyanların Hz. Meryem’e verdikleri ismi taşıyordu. Hz. Meryem gibi temiz, inançlı ve güzel ahlaklı bir hanımdı, Hz. Mariye. Bu sebeple Müslümanlarda gördüğü İslam ahlakı onu bu dine yaklaştırmıştı. Henüz Medine yolundayken peygamberimizin elçisi Hâtıb b.Ebî Beltaa'nın güzel davranışları ve tatlı dilli daveti üzerine gönlü İslam’a ısınmıştı. Medine’ye vardıklarında Peygamberimizin davetini kabul edip iki kardeş de hemen Müslüman oldular.

Peygamber efendimiz Mâriye el-Kıbtiyye’de gördüğü maddi ve manevi güzelliği takdir etmişti. Allah-u Zülcelal’in emri ile onunla evlendi. Kız kardeşi Sirîn ise Peygamberimizin şâiri Hassan b. Sâbit ile evlenmiştir.

Küçük İbrahim’in Vefatı

Hz. Mariye, Peygamberimizle nikâhlandıktan sonra mescidin civarındaki bir eve yerleştirildi. İslam’ı öğrenip yaşamak için üstün bir gayret göstermeye başladı. Bu arada Peygamberimizin üstün ahlakı ve güzel nasihatleriyle kendini yetiştirmeye gayret ediyordu.

Peygamberimizin ilk hanımı Hz. Hatice’den iki erkek ve üç kız çocuğu olmuştu. Erkekler küçük yaşta vefat etmiş, kızlar ise büyümüştü. Ondan sonra Peygamberimizin çocuğu olmamıştı.

Hz. Mariye uzun bir zamandan sonra Peygamberimize bir evlat müjdesi verdi. Böylece Hz. Mariye pek çok hanımın imrendiği ve can attığı bir nasibe kavuşmuş oluyordu. Peygamberimizin hanımları içinde Hazreti Hadîce’den sonra çocuğu olan ikinci hanımı olmuştu.

Peygamberimiz bu çocuğuna atası Hz. İbrahim’in ismini verdi. Hem bu isim, Hıristiyanların da bildiği ve sevdiği bir peygamberin ismiydi. Böyleye efendimiz, çocuğun annesinin de gönlünü hoş tutmuş oluyordu.

Küçük İbrahim, Peygamber efendimize evlat sevgisini tekrar tattırdı. Peygamber efendimiz sık sık oğlunu görmeye gider, onu şefkatle sever, öpüp koklardı. Yine bir gün küçük İbrahim’i sevmeye gitmişti ki, onun rûhunu teslim etmek üzere olduğunu gördü.

İlahi takdir gereği bu oğlu da küçük yaşta vefat etmişti. Böylece Peygamberimiz ileri yaşında tekrar evlat acısı tatmış oluyordu. Ancak asla sitem etmiyor, Allah'ın takdirini rıza ile karşılıyordu. Cenazesini defnederken gözleri yaşardı. Abdurrahman ibni Avf:

- Ey Allah’ın Resûlü, sen de mi ağlıyorsun? Oysa ölüye ağlamayı men etmiştin, dedi.

Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem:

- Ben, bağırıp çağırmayı, üst-baş yırtmayı men ettim. Bu ise, Allah’ın kullarının kalbine koyduğu şefkattir. Göz ağlar, kalb mahzun olur. Biz, Rabbimizin rızasına uygun olmayan söz söylemeyiz. Ey İbrahim, seni kaybetmekten dolayı hüzün içindeyiz, buyurdu.

Peygamberimizin oğlunun ölümü bütün Medine halkını üzüntüye gark etmişti. Aynı gün tevafuk olarak güneş tutulmuştu ve gündüz vakti ortalık kararmıştı. Bunu görenler arasında, “Peygamberimizin oğlunun ölümü üzerine güneş tutuldu” şeklinde yorumlar yapanlar oldu.

Peygamber efendimiz hemen müdahele etti ve:

- Ay ve Güneş, Allah-u Zülcelâl’in âyetlerinden ikisidir. Kimsenin ölümünden dolayı tutulmazlar, buyurdular. Böylece evlat acısı çekerken bile görevini aksatmadığını, tevhid inancını koruma hassasiyetini bir an bile bırakmadığını göstermiş oldular.

Mısır Halkının Kalbi fethedildi

Mâriye el-Kıbtiyye'nin Peygamberimizle evliliğinde çok büyük hikmetler ve menfaatler oldu. Çünkü bu evlilik, Mısırlıların Peygamberimize karşı bakışını etkiledi. Onlardan biriyle nikâhlanıp ona değer vermiş olması, Mısır halkının Müslümanların yanında yer almasını ve daha sonra İslam’ı kabul etmelerini kolaylaştırdı.

Bir süre sonra Müslümanlarla Mısır’daki Bizans askerleri arasında çıkan savaşta, Mısırın yerli halkı tarafsız kalarak Bizanslılara destek olmaktan kaçındı. Mısırlıların Bizans’ı desteksiz bırakmalarının sebeplerinden biri de kendileriyle Peygamberimiz arasındaki hısımlık bağıydı.

Hz. Mariye Hazreti Ömer’in halifeliğinin son yıllarında (m. 629) Medine’de vefât etti. Bakî’ Kabristanlığına defn edildi.


Sayı : 46
Büyük Kapak