Şifâ Âyetleri

Sayı : 70 / Aralık 2017, Konu Başlığı : İrfan Mektebi

“Uyku ölümün kardeşidir.” derler. Hastalık da bir nevi öyle.

Çünkü biz canlılığımızı bedenimizin sıhhatiyle hissederiz. Her hastalık bizi bu sıhhatin sona ermesi yani ölümle korkutur ve terbiye eder. Zarurî bir “tefekkür-i mevt”tir her hastalık.

Nezle ve grip bile öyledir.

Efendimiz de ölümü, “Lezzetleri yıkan, yok eden” diye tarif etmiş ya.

Hastalıkların çoğu iştahı keser, yine birçoğu yaşama lezzetine durak verir. Keyifsiz, rahatsız bir melâle sevk eder. Kimisi sesimizi kısar, kimisi belimizi büker, kimisi yatağa mahkûm eder.

Hastalanınca duâlar ederiz ya, içinde şifâ kelimesinin geçtiği 6 âyeti de okuruz.

Başladığımız hastalık tefekkürümüze bu âyetler üzerinden devam edelim:

Şifâ Ondan...

“Hastalandığımda beni iyileştiren O’dur.” (Şuarâ, 80)

Hazret-i İbrahim, Âlemlerin Rabbi’ni anlatmaktadır bu âyetin öncesinde ve sonrasında:

“Beni yaratan ve bana doğru yolu gösteren O'dur.” (Şuarâ, 78)

“Beni yediren, içiren O’dur.” (Şuarâ, 79)

“Benim canımı alacak, sonra beni diriltecek O’dur.” (Şuarâ, 81)

Şifâyı Allah vereceği için, başka hiçbir güce eğilmeye değmez. Sadece O’na. Şifa vesilelerini ararken de yapılacak budur. Câhiliyyede birtakım uydurma mânevî güçlere, putlara, cinlere, ruhlara, muskalara insanların değer vermesinin altında, sığınma duygusu vardı. “Şu tılsım beni korur, şu muska beni iyileştirir.” gibi düşünceler, artık hurafe ve bâtıl inanç seviyesine gelmişti.

Şifa Allah’tandır.

Modern zamanlar çok mu masumdur? Bugün de hastalık ve sağlığa, aşırı maddî ve zâhirî bir bakışla bakmakla malûldür zihnimiz. Ayrıntılı tahliller, perde arkasını öğrenme merakımızın neticesi olan röntgen, mr, ultrason tarzı filmler, yüksek bütçeli laboratuvarlar, dev araştırmalara rağmen bazen elde var sadece sıfırdır: Her şeyi kuşatmak isteyen, her şeyi kontrol altına almak isteyen hırsımız, saman nezlesini bile iyileştirememektedir. Minicik, mikroskobik bakteriler, varlığını ve kuvvetini “büyük beyin”e ve “ileri zekâ”ya borçlu olduğunu zanneden insana dil çıkarmaktadır her yıl... Nice sebebi bilinemeyen hastalık... Nice dermanı bulunamayan dert...

Şifâ Allah’tandır.

İyileştiren O’dur. Ne neşter, ne kimya, ne doktor... Hepsi sadece vesiledir. Geçtiğimiz yıllarda şahsına ait hastanesi ve hava helikopteri olan zengin bir insanımız onca imkânın içinde vefat etmişti. Üstelik sağlıklı olmak için spor yaparken...

Şifâ Allah’tandır. Rızık, hayat, ölüm ve hidâyet gibi...

Hastalık da her şey gibi Allah’tandır fakat, peygamber edebi, “beni hastalandırdığında” demez, “ben hasta olduğumda” der. Hastalığı kendine izâfe eder, şifâyı Allâh’a...

Hazret-i İbrahim’in hastalığı kendisine nisbet etmesinden bir değerlendirme daha çıkabilir:

Hastalıklar çoğu kez psikolojik temellidir. Günümüzde gerilim (stres), bunalım, ferdiyetçilikten doğan yalnızlık hissi, aşırı hırs ve benzeri problemlerin hastalıklara tesiri herkesçe kabul edilen hakikatlerdir. Medeniyetimizdeki ahlâkî eserlerde de hastalıkların nefsin, haset, nefret gibi bazı rahatsızlıklarından neşet ettiğine dair ifadeler vardır. Tabiî ki hepsi değil. Tamamen imtihan için, sâlih zatlara da devamlı hastalıklar ve musibetler gelmiştir. Hazret-i Eyyûb, hastalıklara sabrıyla meşhurdur.

Şifâ Allah’tan ise, şifâyı O’ndan istemelidir. Vesileyi de O’na rağmen aramaya kalkmamalıdır.

Hastalık nefsten, şifâ Allah’tan mâdem, o hâlde, şifâ reçetelerine sığınmalı:

Şifâ âyetlerinin üçü Kur’ân’ın şifâsını ifade eder:



“Biz, Kur'an'dan öyle bir şey indiriyoruz ki o, müminler için şifa ve rahmettir; zalimlerin ise yalnızca ziyanını artırır.” (İsrâ, 82)

“...De ki: O, inananlar için doğru yolu gösteren bir kılavuzdur ve şifadır. İnanmayanlara gelince, onların kulaklarında bir ağırlık vardır ve Kur'an onlara kapalıdır. (Sanki) onlara uzak bir yerden bağırılıyor (da Kur'an'da ne söylendiğini anlamıyorlar.)” (Fussılet, 44)

Bu iki âyet, aynı zamanda Kur’ân şifasından istifade için mü’min olmanın da şart olduğunu bildirir. Ona nefretle, buğzla, inkârla, şüpheyle yaklaşanlara ise fayda vermeyecek, hattâ daha beter edecektir.

Hazret-i Mevlânâ bunu güneş ışığıyla anlatır. Güneş ışığı, diri olan ağaç dalına vurur ona hayat verir, fotosentezine katkıda bulunur, meyve bitirir ondan. Kuru dala vuran güneş ışığı ise, onu daha da kuru hâle getirir. Ateşe odun eyler onu.

“Ey insanlar! Size Rabbinizden bir öğüt, gönüllerdekine bir şifa, müminler için bir hidayet ve rahmet gelmiştir.” (Yûnus, 57)

Gönüllerdekine şifâ buyurulması, Kur’ân-ı Kerim’de sıklıkla geçen “kalplerde bulunan hastalık” tabirini hatırlatıyor. Nifak (iki yüzlülük), riyâ, gaflet ve fâsıklık gibi mânâları ifade eden bu hastalığın şifâsı Kur’ân’dır:

Lâkin ilacı içmek lâzımdır. Kur’ân’a gönlü açmak lâzımdır. Onun reçetesini yerine getirmek lâzımdır.

Evet Kur’ân şifâsı, bedenî sıhhatten ziyade, gönül selâmetini anlatmaktadır fakat İslâm’ın va’dettiği iki cihan saadetine, sıhhat ve âfiyet de dâhildir.

Eğer Kur’ân’ın şifasına gönül açılırsa;

Oruç ve onun temsil ettiği yeme-içme kontrolüyle beden, selâmet bulacaktır.

Günde en az kırk rekât namazla, cemaatle namaza beş vakit yürüyerek gidip gelmekle, gusül ve namaz abdestinin temizlik ve ferahlığıyla fiziken sıhhat buluruz.

Daha mühimi de vazifesini yapmış olmanın huzuruyla rahatlarız. Yaratıcımız ve yaratılış sebebimizle barışık yaşamamız bizim için en fıtrî en tabiî hâldir çünkü. .

Zekâtımızı verirsek, toplumda tedavi olamayan kimse kalmaz. Tebessüm sadakası ise âdeta şifâ dağıtır her yere... Fitre ve kurban sayesinde, en azından yılda birkaç kez protein vb. eksiklerini giderir kardeşlerimiz.

Kur’ân’ın güzel ahlâka, kardeşçe muamelâta dair emirlerini yerine getirmek bir başka şifadır.

Hele helâl lokma hassasiyetine sahip olabilirsek, her şeyimiz bir başka olur.

Kur’ân’ın emirlerinden biri de cihaddır. İçinde şifâ kelimesi geçen bir başka âyet, cihâdı emreden âyetlerden biridir:

Komplekslerden Arınmak

“Onlarla savaşın ki, Allah sizin ellerinizle onları cezalandırsın; onları rezil etsin; sizi onlara galip kılsın ve mümin toplumun kalplerini ferahlatsın.” (Tevbe, 14)

Mü’minlerin günümüzde en büyük hastalığı, psikolojik bir rahatsızlık olan aşağılık kompleksidir diyebilir miyiz? Batıya, gayr-i Müslimlere karşı kendimizi geride, ezik ve mağdur hissedişimiz. Cihad, haksızlıkları engellemek, İslâm’ın önündeki mânileri kaldırmak gibi faydalarının yanında, müslümanlara da bir ferahlık verir. Bunu intikam duygusuyla karıştırmamalı. Fakat “kardeşinin kanını yerde bırakmamak” duygusu daha doğru bir tarif olabilir. Bu âyetin sebeb-i nüzulü şudur:

Hudeybiye Musalahası devam ederken, Kureyşliler, kan dökmeden duramadılar. Anlaşmalı oldukları Benî Bekr kabîlesine silâh ve destek sağlayarak, onların müslüman Huzâa kabîlesine saldırıp, kılıçtan geçirmelerine sebebiyet verdiler.

Cenâb-ı Hak da mü’min toplumun kalbinin ferahlaması için, kuvvetli olmalarını, cihad etmelerini emretmekte.

Günümüzde de gerek birbirleriyle didişen müslümanlara, gerekse onların gayr-i müslim düşmanlarına silâh vererek İslâm âlemini kana bulayanlar, aslında bizim de hâlet-i rûhiyemizi derinden yaralıyorlar.

"Hak üzerine olduğumuz hâlde niçin mazlum durumdayız?” diye sancılanıyoruz. Yaşananlardan vicdan azabı duyuyoruz. Yahut da onu da kaybedip taşlaşıyoruz...

Gerek Zât-ı ulûhiyetine karşı, gerekse mü’min kardeşlerimize karşı bize daima tevâzu ve hiçliği emreden Rabbimiz, din düşmanlarına karşı bizde bir duruş olmasını istiyor. Bu duruş, kalbimize de şifâdır.

Lâkin bunu, günümüzdeki mânâsıyla “şiddet” olarak anlamamalı. Çünkü Rabbimiz’in asıl gayesi, sıhhat ve âfiyet çemberinin genişlemesinden yana. Bu sebeple Mekke’yi fethe giden orduya üst üste “kâfiri dost edinmeme” ihtarından sonra bakınız ne buyuruyor:

“Olur ki Allah, (onları İslâm’a erdirmekle) içlerinden birbirinize düşmanalık ettikleriniz arasında bir sevgi ve yakınlık kurar. Allah (buna) Kadîr’dir. Allah Gafûr’dur= çok bağışlayandır, Rahîm’dir= çok merhametlidir.

Allah, din hususunda sizinle savaşmamış, sizi yurtlarınızdan da çıkarmamış kimselere iyilik etmenizden, onlara adaletli davranmanızdan sizi yasaklamaz; çünkü Allah adalet yapanları sever.” (Mümtehine, 7-8)

Altı tane şifâ âyeti içinde fizikî ve maddî bir şifâ reçetesi veren âyeti de sona sakladık:

Baldaki Şifâ

“Rabbin bal arısına: Dağlardan, ağaçlardan ve insanların yaptıkları çardaklardan kendine evler (kovanlar) edin. Sonra meyvelerin her birinden ye ve Rabbinin sana kolaylaştırdığı yaylım yollarına gir, diye ilham etti. Onların karınlarından renkleri çeşitli bir şerbet (bal) çıkar ki, onda insanlar için şifa vardır. Elbette bunda düşünen bir kavim için büyük bir ibret vardır.” (Nahl, 68-69)

Kur’ân, bir farmakoloji kitabı değil elbette. Yani ilaçlar, merhemler, tedavi usulleri öğretecek değil. Fakat tek bir âyetle güzel bir ışık yakıyor bize:

Tabiî olandan şaşmayın. Tarifini bizzat Allah’ın verdiği, kulların katıp katıştırmadığı şifâları arayın...

Bugün tıp ve ilâç endüstrisini, silâh endüstrisi kadar tehlikeli ve vahşi bir saha olarak gören uzmanlar var. Geçenlerde doktor bir dostum, dünyanın en büyük şekerli gıda üreticisi ve tükettiricilerinden birinin, aynı zamanda dünyadaki en büyük insülin ilacı patentlerine sahip olduğunu söylemişti.

Bütün bir sektörü zan altında bırakmak değil maksat. Lâkin mütehassıs kişiler diyorlar ki: Tabiî beslenin, tabiî yaşayın, israftan, ifrat ve tefritlerden uzak yaşayın. Yukarıda bahsettiğimiz streslerden, gönül yorgunluklarından arının, Kur’ân’ın ve Kur’ân’ın tarif ettiği, Kur’ân’ın gönlüne indiği Allah Rasûlü’nün yaşadığı hayat ölçülerini yaşayın: İşte sıhhat, işte âfiyet... O zaman doktora da, tıbba da, sentetik ilâçlara da ihtiyacınız asgarîye inecek.

Evet içinde bizzat şifâ geçen 6 âyet var.

Lâkin 6 bin küsur âyetin her biri bize, iki cihanda âfiyet reçetesi!..


Sayı : 70
Büyük Kapak