Şimdi Hepimiz İçin İhyâ Zamanı...

Sayı : 17 / Temmuz 2013, Konu Başlığı : İrfan Mektebi

Şimdi restorasyon zamanı...

Farkında mısınız, her yerde bir restorasyon heyecanı var.

İktisattaki istikrar mı itikattaki düzeliş mi bunda sebep bilmiyoruz, fakat Osmanlı’dan, Selçuklu’dan kalma eserler her yerde restore ediliyor. Restorasyon ecnebî bir kelime, ne desek yerine?

Tamir hafif kalıyor, inşa desek “aslına uygun yeniden inşa” demek lâzım. O da uzun.

“İhyâ!” Evet, tam olarak yerini tutmasa da, mâbedlerimiz ihyâ ediliyor.

Kimisi zaten ayaktaydı, fakat kararmıştı minareleri, şehirlerin islerinden, zamanın birikmiş kasvetinden. Depremler o güçlü bünyelerinde çatlaklar meydana getirmişti. Hırsızlar çalmıştı, çatılarını muhafaza eden kurşunları, mihraplarını süsleyen nadide çinileri...

Kimisi ise yok olmanın eşiğindeydi. Bir hurdalık, bir viranelik görüntüsünden çıkardı onları ehil eller. Tapularda, kayıtlarda gerçek kimliğinin bir Allah yapısı olduğunu tespit etmekle başladılar. Sonra yükseltiverdiler, taptaze... Allah onlardan râzı olsun. İhya ettiler, dirilttiler.

Zaman zaman bu ihyâlar olmasa bugüne ulaşmazdı iftihar vesilemiz olan âbideler.

Kitabeler söyler bunu... Mahmud-ı Sânî tamir ettirdi. Abdülhamîd-i Sânî tamir ettirdi diye levhalarında yazar.

Ya bizim kararan gönüllerimize yok mu bir restorasyon yahut rehabilite fırsatı? Kibrimizin gökdelenini yükseltmekten, kalbimizin kubbesini, gözlerimizin sebilini, ellerimizin aşevini, imâret hânesini, gönlümüzün hamamını, omuzlarımızın kütüphanesini, midemizin çilehânesini, alınlarımızın seccadelerini ihyaya zaman ve bütçe yok mu?

Bize kalsa inanın yok.

Fakat Keremine kurban olduğum Allah’ım onu da bize bırakmamış. İşte bir restorasyon mevsimi... İşte bir rehabilite kampanyası...

Üç aylar... Ramazân-ı şerif... Kadir Gecesi...

Vergi affı olur da eğitim affı olur da kulluk affı olmaz mı? Gafletle yolunu dağa düşürene eve dönüş kanunu olur da, mâbedden yolunu uzak düşürene camiye dönüş, secdeye dönüş kanunu olmaz mı?

Ramazân’ı böyle okumalı. Kadir Gecesi’nin kat be kat mükâfatını böyle anlamalı.

Hayatı ne kadar güzel yaşarsanız yaşayın, neticede dünya kendi fânî düzeninde. Mal, evlât çokluğu ve oyalanışı ister istemez oluyor. Bu sebeple kimi gönüllerin ihyaya ihtiyacı az, kimininki çok. Fakat herkes muhtaç.

İşin ters gibi görünen bir tarafına eğilelim isterseniz:

Bu ihya dönemlerini, ihtiyacı az olanlar daha bir şevk ile karşılayabiliyor. Onlar zaten takvâlı, ihtiyatlı, korunaklı, mâmur gönüllere sahipler. Çoğu kez, kendi yapılarının tozunu alıp, asıl başka gönüllere birer külliye olmak gayesiyle iştiyakla karşılıyorlar bu mevsimleri.

Fakat ihtiyacı daha fazla olanlar, daha bir tedirgin oluyor. İç dünyalarında sanki şöyle konuşmalar geçiyor:

“Eyvah yine Ramazan geliyor! Dindarlar oruç tutmamı veya en azından saygı göstermemi isteyecekler. Ben de oruç tutmak isterdim, hayatıma bir çekidüzen vermek de fena olmazdı ama henüz hazır değilim. Çevrem de müsait değil. Sırf dindarlar istiyor diye dindarmışım gibi davranmak riyâkârlık olmaz mı? Ramazan’a saygı göstermek de saçma değil mi? Diğer aylar da Allâh’ın ayları? Bu ay oruç tutup teravihe koşan, bayramdan sonra da eski hayatına dönenler sanki daha mı iyi?!.”

Gerçeklerle yanlışların harman olduğu itirazlar. Aslında tahlil etmek lâzım:

1. Edep ve Hürmet Göstermek, Riyâ Değildir.

Mukaddes şeylere saygı göstermek isteyen bir yanımız varsa, nefsimizin fren olmasına asla müsaade etmeyelim ve saygı gösterelim. Onlarca misali var... Bişr-i Hafî meselâ... Sarhoş gezen bir harâbât ehli iken, bir kelime-i tevhid yazısına hürmeti, ona hidâyetin kapılarını açtı.

Edep ve hürmetin; nefsimizin burnunun sürtülmesinden başka bir zararı yoktur! Bugünün ferdiyetçiliğinin kolay anlayacağı bir söz değildir, fakat bizim kültürümüzde şöyle söylenmiştir:

“El öpmekle dudak aşınmaz!”

Mâneviyata şöyle zâhirî de olsa saygı göstermeye nefsimizi râzı etmek, zamanla mâneviyat atmosferine tamamen girmeye onu hazırlar. Orada kendimize; riyâkâr olmaktan mı, yoksa çevremize bir mukaddese hürmet ediyor vaziyette görünmekten mi çekindiğimizi dürüstçe itiraf edelim. Biz hürmeti ihmal etsek de mukaddesler yine mukaddes. Saygısızlıkla kaybeden biz oluruz.

2. Hidâyet Kısmeti Ayağına Gelmişken Tepme

Hidâyet sihirli bir değnek, kafamıza düşecek bir saksı veya takvimde bizim için sırasını bekleyen uğurlu bir gün değildir. Veya öyle bile olsa, hidâyet hümâsı âvâre âvâre dolaşanların değil, onu arayanların başına konmuştur. Cüneyd-i Bağdâdî Hazretleri der ki:

“Aramakla bulunmaz, fakat bulanlar arayanlardır.”

İhya için fırsat sunan mevsimler, hidâyet için kampanya zamanlarıdır. Çünkü nefsimizin sultasını çiğneyip, şeytanımızın bacağını kırıp, gönül imarına yönelmemize imkân verecek bir atmosfer meydana getirirler. İşte bu fırsatı da; “Tutarlı olmalıyım, ben riyâkâr değilim, her zamanki hâlimle devam edeceğim!” diye reddedersek, başımıza konmak için inişe geçen hidâyet kuşuna sapanla taş atmış oluruz.

Hidâyet, Hak’tan bir lütuftur. Fakat Allah -celle celâlühu-;

“Bize itaat uğrunda mücahede edenlere, (iç ve dış düşmanlarla savaşanlara) gelince, elbette biz onlara (bize götürecek) yollarımızı gösteririz. Muhakkak ki Allah iyilik yapanlarla beraberdir (daima onlara yardımcıdır).” (el-Ankebût, 69) buyurarak, bu hediyenin, biraz gayret gerektirdiğini hatırlatıyor.

“Hû!” deyip ölmek dilersen her nefes temrin gerek;

Bir ticârettir hayât; ukbâ için ömrün gerek...

İlk adım kuldan gelir, Hak’tan lütuftur mağfiret;

Sen muvaffak kıl ilâhî, biz kuluz, emrin gerek!

İlk adım kuldan gelir, Hak’tan lütuftur mağfiret;

Kalbe ihlâs, ömre takvâ, nefse hiçlik-mahfiyet...

Gönlün, ağzın, ille âzân, eylesin dâim duâ;

Gönle gayret lutfeden, hâlis muhabbet, mârifet...

Gönlün, ağzın, ille âzân, eylesin dâim duâ;

Bitmeyen ihsân için, hiç durmadan gayret sezâ...

Meskenetten kurtulup gel, gayretin ardınca koş!

Geldi Tâlî, Hakk’a dâvet; koşmamak olmaz revâ!.. (Tâlî)

3. Din, Aşk ve Heyecan ile Yaşanır.

Eğer mukaddes bir mevsim, sizi heyecanlandırıyorsa, bu zaman aralığına saygısızlık sizi ürpertiyorsa, bu duyguyu kaçırmayın. Nefsin, “Ama ben bayramdan sonra yokum, ona göre!” şeklindeki telkinleri, yıldırma ve ümitsizliğe sevk etme çalışmalarıdır.

Her teşebbüste risk vardır. Ya boşanırsam diye evlenmemek, ya batarsam diye ticaret yapmamak ne kadar saçmaysa, ilâhî bir davete karşı, “Ya yine sözümü bozarsam, ya yine tevbemi çiğnersem” diye kulak tıkamak da aynı derecede abestir.

Elbette, duygularımızı rafine etmeli, tevbelerimizi nasuh yani, pazarlıksız, samimî, kesin bir pişmanlık içinde yapmalıyız. Fakat vehim ile hareket olmaz.

Nefsânî duygulara kapılarak bugüne kadar ne günahlar işledik. Bırakalım da kendimizi de bir kere de mânevî bir hisleniş ile caminin yolunu tutalım.

4. Kalbini Yarıp Baktın mı?

Ramazanlar, cumalar, kandiller... Bunları ihya eden herkesi yapmacık bulmak, ibâdetten ve rakibi olan gönlün imarından hoşlanmayan nefsin, sû-i zan ve iftiralarıdır. Hani her zaman söylediğimiz o söz:

“Allah ile kulun arasına kimse girmemeli!”

Biz niye kötü yorum ve düşüncelerimizle, birtakım dindarların niyetlerini sorgulayalım?!. Biz kendimize bakalım. Kendi geleceğimize, kendi âhiretimize...

Şu âyet tam da bu psikolojimize hitap etmiyor mu:

“Ey îman edenler! Siz kendinizi düzeltmeye bakın! Siz doğru yolda olduktan sonra sapanlar size zarar veremez. Hepiniz dönüp dolaşıp Allah’ın huzurunda toplanacaksınız. O da yaptıklarınızı size bir bir bildirecek, karşılığını verecektir.” (el-Mâide, 105)

5. Günahı, Fasıklık ve İnkâr Hâline Getirme!

Mü’min olup da kulluk etmemek büyük bir çelişki, insanı parçalayacak derecede bir tutarsızlık. Bununla “hatasız kul olmaz.” gerçeğindeki hatayı, sürçmeleri değil, alenî ve devamlı bir şekilde inanç değerlerine aykırı yaşamayı kastediyorum. İnsanın hem müslümanım deyip, hem namaz kılmaması, Ramazan orucunu tutmaması, faiz alması ve benzeri hâller, bu derecede yaygın olarak ancak son asırlarda tesadüf edilen bir olgudur. Dinde tam olarak bunun adını koymak bile güç bulunmuştur.

Bu tavrı bir de mukaddes zamanlarda fütursuz bir saygısızlığa dökmek, pamuk ipliğiyle bağlı olduğumuz dînî kimliğimize korkunç bir darbe indirilebilir.

Aslında restorasyon ve rehabilitasyon için asıl fırsat da budur:

Şimdi ne kadar harabe görünürse görünsün, kalbimiz bir mü’min kalbi... Bizler mü’min, dindar, takvâlı nesillerin evlâtlarıyız. Yıkık dökük olsak da mihrabımız yerinde... Haydi gönül mimarlarına, işin ustalarına varalım, tam da fırsat zamanı... Şu gönlümüzü ihyâ edelim.

Fırsat bu fırsat...


Sayı : 17
Büyük Kapak