İçimizdeki Orman

Sayı : 60 / Şubat 2017, Konu Başlığı : İrfan Mektebi

Haset nedir?

Hakk’ın taksîmâtından râzı olmamak. Zıddı rızâ hâlidir. Allâh’ın takdiri karşısında kalben hiçbir menfî his duymamak.

Lisan alimleri, kitaplarında, haset kelimesinin kalbe yapışmış kan emen keneden geldiğini kaydederler. Her huyu bir hayvana benzetirsek hased de keneye benziyor sanki.

Hazret-i Mevlânâ diyor ki:

“İnsanın iç dünyası bir ormana benzer. Orada en vahşî ve yırtıcısından, en mûnis ve sevimlisine kadar bütün hayvanlar sergilenmektedir.”

Kenenin bir türlü gitmemesi, sökülmesinin zorluğu malûm.

Kan emiciliği misaliyle, hasedin içten içe kurutuculuğu bir başka hakikat. Amelleri tüketmesi de öyle.

Bir de çoğu kene başka hastalıklar da taşır ve bulaştırır. Haset de önce sahibine içten içe zarar vererek başlar, sonra da eğer o kalbi ele geçirirse, haset edilen kişilere de zarar yöneltir. Hasetçi kişi; gıybet, iftira, cinayet ve benzeri birçok günaha düşebilir.

Hasedin zıddının rızâ olduğu, rızâ makamının da ancak kalpte itmi’nân seviyesinden sonra geldiği (Bkz. el-Fecr, 28) düşünülürse, haset kenesini sökmenin ne kadar zor olduğu anlaşılır. Fakat rızâ merhalesini, Allâh’ın rızâsına erişmek mertebesi takip eder ki, bu da hasetle mücadelenin bereketini ortaya koyar. Çünkü Allâh’ın rızâsı en büyük nimettir. (et-Tevbe, 72)

Sanki, Cenâb-ı Hak, en büyük nimetini, başkalarına verdiği nimetlere göz dikmeyenlere saklamış.

Haset kenesi hemen herkeste olur imiş. Fakat kimisi o duyguyu, söndürerek zararsız hâle getirir, kimisi ise, onun zehirli hastalıklarına dadanırmış.

Yani ahlâkî irade ve kalp temizliği ile içimizdeki duygularla mücadele etmemiz gerekiyor.

Çare, İyilik Yapmak

Kınalızade Ali Efendinin Ahlâk-ı Alâî adlı, “Yüksek Ahlak”ı elde etmenin yollarını gösteren eserinde, hasede çare olarak, haset hisseden kişinin, kıskandığı kişiye iyilikler yapması tavsiye edilmekte. Bilhassa gıyâbında. Ona duâ etmek, hayırlı ve hakkaniyetli bir şekilde övmek. Zaten, güzel bir şey gördüğümüzde söylediğimiz “mâ şâallah, lâ kuvvete illâ billâh!” gibi duâlar da, hasedi ve hasedin yol açabileceği kem nazarı uzaklaştırma tedbirleridir.

Burada haset bahsinde bir nokta daha var:

Hasedi tetikleyecek yapı insanda zaten mevcuttur. Bunu da nimet sahiplerinin göz önünde bulundurması gerekir. Bu hakikat, İslâm ahlâkında birçok tedbirli davranışı tesis etmiştir. Çünkü İslâm’da iyilik ve takvâda yardımlaşma vardır.

Önce başka bir sahadan misal verelim:

Tesettür, birçok hikmetiyle beraber, yabancı erkeklerin şehvetini tahrik etmemek maksadına hizmet eder. Çünkü şehvet yılanı, sadece mütecaviz hasta ruhlu kişilerde değil, herkeste vardır. Erkeğe iffet ayrıca emredilmiştir. Etrafında tesettüre riâyet edilse de edilmese de, o iffetli olmak mecburiyetindedir. Fakat hanımlar da tesettüre riâyet ederek, erkeklere yardımcı olmuş olurlar.

Tesettür misalini bilhassa verdim. Çünkü Kur’ân, bu hususta; “kalbinde hastalık bulunanların tamah etmemesi” diye bir illet belirtiyor. Kimin kalbinde hastalık var, bilemediğimize göre, bize düşen, kimsenin hastalığını artırmamak.

Batı dünyasında da kadınlar taciz edici bakış ve ötesi saldırgan davranışlardan korunmak istenir. Fakat bu hususta kadına da tam tersi telkinde bulunulur: “Sen bu hususta kimseye yardımcı olma. Sen istediğin gibi giyinmekte, arzu ettiğin gibi hareket etmekte serbestsin. Hattâ ne kadar açılırsan o kadar medenîsin!” denilir. Zinâ-nikâh gibi müşahhas bir ayrım gözetilmeyip, kişilerin gönül rızâsı gibi tespit edilemez veya sonradan ifadesi değiştirilebilir bir nokta merkez alındığı için, batıda veya Batılılaşmış mecralarda, cinsî suçlarda tahrik unsurunun devreye katılıp katılmaması büyük bir problem olarak durur.

Her fert, iç dünyasında şehvet yılanına karşı mücadele edecek. Fakat diğer insanlar, çevre şartları kolaylaştırarak ona yardımcı olacak.

Haset kenesi mevzuundaki tahrik de böyledir.

Meselâ ahlâkımızda; övünmek, böbürlenmek mezmumdur, hoş görülmez. Bu tedbir, sadece kibirden, kendini beğenmişlikten korunmak, sadece tevâzuu muhafaza etmek maksatları için değildir. Aynı zamanda, etrafındakilerin hasedini tahrik etmemek gayesine de hizmet eder.

Başkasının hasedini kasten tahrik etmeye, nisbet yapmak denir. Medeniyetimizde bu da ayıplanan, çirkin görülen davranışlardandır.

Hazret-i Yûsuf’a kardeşlerinin haset etmesinin sebebi, babası Hazret-i Yakub’un ona ayrı bir sevgi ve alâka göstermesiydi. Bunu Hazret-i Yakub’un zellesi olarak görenler var. Hem kalpte mâsivâya aşırı sevgi bakımından hem de evlâtlar arası dengeyi oynatarak tahrik etme bakımından bu muhabbet bir zelle olarak görülmüş olabilir.

Tabiî ki nisbet yapmamak duygusu, güzelin güzel olmasını, iyinin iyi olmasını, haklının haklı olmasını suç hâline getirmez. Hazret-i Yûsuf, babasının izinde hayırlı bir evlât oldu diye, kuyuya atılmayı ve ağyâre satılmayı elbette hak etmiyordu. Fakat burada kader penceresinden bakarsak, dünyada verilen ekstra nimetlerin bir nevi külfetiyle karşılaşırız:

Meyveli ağaçlar taşlanacaktır. Tatlı suların başı kalabalık olacaktır. Zenginlerin malı; züğürtlerin çenesini yorduğu gibi, bakışlarını da alevlendirecektir.

Buna karşılık;

Meyveli ağaçlar taşlayanlarına taş ile değil meyveyle mukabelede bulunacaktır. Pınarlar, etrafını çevirenlere yine tatlı su ikram edecektir. Zengin de sırf kendisine yönelen nazardan anlayacaktır ki, kendisi bir emanetçidir. Bölüşerek paylaşarak ikram ederek çeneleri ve gözleri hayırlı söz ve bakışlara yöneltmeye çalışacaktır.

Hasedi Tahrik Etmemeli

Ecdadımıza bakıldığı zaman görülür ki, en zenginler bile kapısında bekçilerin durduğu, kimseyi yaklaştırmayan site veya mâlikânelerde yaşamamışlar. Halkla iç içe olmuşlar. Zenginle fakirin arasındaki fark; uçurum olmamış, ufak tefek zor seçilir kalite ayarlarında olmuş. Hakikaten tarihte, müslüman mahallesi, Rum mahallesi gibi ayrımlar varmış. Zengin mahallesi, fakir mahallesi değil. Cami etrafında toplanan müslüman mahallesinde, âlim ile cahil, zengin, orta halli ve fakir, işçi ile iş sahibi aynı safa durmuşlar. Locasız, sınıfsız saflarda takvâ hizasıyla dizilmişler.

“Nisbet yapmama” fazileti, zenginlerin kendilerini mümkün mertebe orta halli yaşamaya sevk etmelerine, böylece israftan, lüksten ve sefahatten korumalarına vesile olmuş. Üstelik hem varlıklı olup, hem halk ile olmak sık sık onların dertleriyle dertlenmeye, meselelerini halledivermelerine sebep teşkil etmiş. Üstelik rencide de etmeden.

Hadis-i şeriflerde ifade edilen, fakir çağırılmayan düğünlerin rahmetten uzak olması gibi hakikatler de, kaynaşmayı teşvik hâlinde.

Günümüzde nisbet mevzuu dikkate alınmıyor. Alabildiğine “serbestiyet ve şeffaflık” moda!.. Tabiî insanın içindeki haset kenesi, şehvet yılanı ve kin akrebi ihmal ediliyor.

Sosyal paylaşım sitelerinde, alabildiğine şaşaalı nişan-düğün resimleri paylaşan kişi, buna bakan herkesin mutluluk gözyaşları içinde alkışlayacağını, duâlar edeceğini, yanlış duygu ve noktalara teksif olmayacağını mı sanıyor? Yoksa umurunda değil mi?

Pastanede yediği tatlıyı, gittiği tatil yerinin konum bilgisini paylaşan kişi de öyle!.. Gerçekten sâfiyâne duygularla, paylaşım mı yapıyor, yoksa nisbet mi?

En basit çocuksu bir davranışla; “Baaak gördün mü!” mü diyor? Eğer bu duygular, içerisinde dolaşıyorsa, onda da bir kibir tarantulası var demektir ve bu da hiç masum değildir. Haset kenesi kadar zararlıdır.

Şımarık zamanlarımızda hiçbir şeyi takmayız. “Bir şey olmaz!” diye düşünürüz. Bir gevşeklik hâli basar.

Hâlbuki insanın iç dünyasındaki hayvanları tahrik etmemek lâzımdır. Bunun maddî ve mânevî neticeleri vardır.

Meselâ nazar...

Nazar sadece bizim psikolojimizi bozan, hasta eden geçici bir ruh hâli değildir.

Büyükler, vitrinde tutulmuş ve mahrumların nazarı değmiş gıdayı yemekten bile sakındırıyorlar.

Biz en mahrem mutluluklarımızı bile sosyal medyadan vitrine edersek, başımıza gelebilecek maddî-mânevî arızalarda, nefsimizden başkasını suçlamayalım.

Mütevâzı olalım, sade olalım, insanlardan bir insan olmayı, kullardan bir kul olmayı gönlümüze sindirelim. Birbirimizden farkımız olmasın mı? Olsun. O farkı, uhrevîleştirelim. Çünkü cennet mutluluklarına nazar değmeyecek, zira oraya giren bahtiyarların kalpleri temizlenecek. Onların kalbinde kene, akrep, yılan kalmayacak.

Nefs, nefîs ve enfes şeyleri ister. Bu uğurda yarışır. Bu yarışmaya da tenâfüs denir. Kur’ân; yarışı uhrevîleştirin, yani “Ahiret nimetleri için yarışın,” diyor. Mutaffifîn sûresinde cennet nimetlerini saydıktan sonra şöyle buyuruyor:

“İşte bunlara imrensin artık imrenenler!”
İşte bunlar için yarışsın yarışanlar!..


Hazret-i Mevlânâ’dan mevzumuzla alâkalı bir tavsiye ile bitirelim:

Mevlana kuddise sirruh buyurur:

“Dane gibi olursan, seni kuşlar toplar. Gonca gibi olursan, seni çocuklar yolar.”
“Daneni sakla, (mütevâzı ve sade ol) Goncanı sakla da duvar dibinde bitmiş otlar gibi (sıradan insanlar gibi) görün!”


Sayı : 60
Büyük Kapak