İçimizden Bir Evlad-ı Fatihan

Sayı : 31 / Eylül 2014, Konu Başlığı : Hizmet Kervanı

“Biz Yaşadık, Biliriz, Mülteci Olmak Çok Zor…”

Bazı insanlar vardır, onların duruşunda bir başkalık sezersiniz ama nedenini bilmezsiniz. Bir fırsat bulup konuşunca görürsünüz ki adeta canlı bir tarih. Gerçekten de aramızda yaşayan öyle kişiler var ki, şahit oldukları olayların çoğu doğru düzgün bilinmiyor.

Zaman zaman söyleriz, biz Osmanlının torunları olarak her zaman mazlumlara kucak açtık, diye. Gerçekten de Balkanlardan Kafkaslara, Doğu Türkistan’dan Kuzey Afrika’ya kadar geniş bir coğrafyadan mülteciler sığındı bu topraklara. Bu diyarı baba ocağı olarak, bu toprağın insanını Müslümanların dostu ve hamisi olarak gören herkes burada yaralarını sarma ve kendine yeni bir hayat kurma imkânı buldu.

İşte bugün size içimizden bir simayı tanıtmak, Bulgaristan’daki asimilasyon ve mezalimden kaçarak dinini yaşamak üzere ata yurduna hicret eden bir kardeşimizle olan sohbetimizden bahsetmek istiyorum.

Nefise Hanım, Özkkevser vakfımızın hanımlar kolunda fedakârca hizmet eden ablalarımızdan biri. Kermes çalışmaları için evini açan, emeğini katan, her türlü hizmete koşan bir ablamız… Yıllarca konfeksiyonda çalıştığı için tecrübeli, becerikli ve çalışkan bir hanım.

En önemlisi ise bizim pek farkında olmadığımız bir nimetin o çok iyi farkında olduğu için kıymetini biliyor ve bu nimet elimizden gitmesin diye her fedakârlığı seve seve yapıyor. O nimet, Müslümanların çoğunlukta olduğu bir ülkede, İslamı öğrenebildiğin, Allah dostlarının etrafında cemaatleşip dinini uygulayabildiğin bir yerde yaşama nimeti… O Bulgaristan’da gördüğü mezalimden dolayı bunun ne büyük bir nimet olduğunu çok iyi biliyor.

90’lı yıllardaki Bulgaristan’dan mülteci akınını hatırlayanlar bilir, Bulgarlar, Müslümanların adını zorla değiştiriyor, bunu kabul etmeyenlere Belene kampı gibi toplama kamplarında her türlü eza cefayı yapıyordu. Nefise abla da o yıllarda hicret edenlerden.

Önce hatırlayalım, Osmanlı Devleti'nin Balkanlar'daki 500 yıllık hâkimiyeti esnasında Balkan kavimleriyle oraya göçen Türkler, güzel komşuluk ilişkileri kurarak bir arada yaşıyorlardı. Hep denilir ki, Fransız ihtilâli sonrası yayılan kavmiyetçilik fikri Osmanlı Devleti'nin tebasını da etkilemiştir. Ancak bu kendi kendine, doğal bir şekilde meydana gelen bir süreç değil, dış güçlerin kışkırtıp silahlandırdığı çetelerin çıkardığı isyanlar ve sergilediği korkunç katliamlarla gerçekleştirilen bir operasyondur.

İşte Bulgaristan da böyle, Rusların himayesi altında, güya, bağımsızlığına kavuşmuştur. Aslında Balkanlar tarih boyunca etnik, dinî ve mezhebî çeşitliliğe sahip bir bölge olmuştur. Bulgarlar Bizans’a karşı da bağımsızlıklarını elde etmek için daima mücadele etmek zorunda kalmış, Bizans’ın zayıfladığı dönemlerde kurulan Bulgar Prenslikleri pek uzun ömürlü olmamıştır. Osmanlı idaresi Bulgar Ortodoks kilisesinin dinî özgürlüğünü tanımış, bölgedeki bütün halklar yüzyıllarca bir arada inançlarını yaşamışlardır.

Osmanlı fethettiği hiçbir yerde halkın dinine karışmamış ancak İslam’ı tanımaları için Anadolu’dan Balkanlar’a Türk boylarının gelip yerleşmesini sağlamıştır. Böylece, çoğunlukla dağlık-ormanlık bölgelerde Türk köyleri kurulmuştur.

İşte bu Türkler, gönüllü olarak İslam’ı kabul edip aralarına karışan Arnavutlar, Pomaklar ve kişisel olarak iman eden Bulgarlarla karışarak geniş bir Müslüman cemaat oluşturmuştur. Öyle ki Osmanlı Rus savaşı öncesinde Tuna vilayetinin doğu kısımları olan Rusçuk, Varna ve Tulça sancaklarında Müslüman nüfusu ezici çoğunlukta bulunmaktadır.

Rus araştırmacıları, yaptıkları nüfus istatistiklerine bakarak, bölgede Slav ırkına dayalı bir ülke kurmak için Rumeli Türklerini bu topraklardan söküp atmadan çoğunluğu elde edemeyeceklerini öngörmüşlerdir. Bunun için de Türklerin ya o topraklardan zorla göç ettirilmesi için her türlü dehşet politikasını uygulamaya koymuşlardır.

Böylece 93 Harbi'nde Osmanlı topraklarını işgal eden Rus orduları, Bulgarlarla işbirliği halinde 600 binden fazla Türk’ü göçe zorlamak için 350 bin Türk’ü öldürmekten çekinmediler. O zamandan bu yana, zulümler durmadı. Nüfusun çoğunluğu Bulgar haline gelinceye kadar Türk’ler ya öldürüldü veya göç etmeye mecbur kaldı. En son kalan Müslümanlara da ismini ve dinini değiştirerek Bulgarlaşma yönünde baskılar başladı.

Balkanlardan Anadolu’ya dalga dalga göçler yaşandı. İşte Nefise hanımın ailesiyle beraber Türkiye’ye sığınması da, Özallı yıllarda yaşanan son zulüm ve tehcir dalgasının sonucu…

Nefise ablaya soruyorum:

- Siz o sırada nerede yaşıyordunuz? Bu zulümleri siz de gördünüz mü?

- Tabi. Bizim yaşadığımız köy Edirne’ye çok yakın, Türklerin çoğunlukta olduğu bir köydü. Zaten komünist idaresi her zaman baskı uyguluyordu. Mesela çocuklarımızı sünnet ettiriyor muyuz? Diye araştırıyorlardı. Kurban bayramında evlerimize kadar girip dolaplarımıza bakıyorlardı, kurban kesiyor muyuz diye… Okullarda devamlı Osmanlıyı, İslam’ı kötülüyorlardı. Osmanlının kazandığı savaşları anlatırken, işte onların ordusu yukarda olduğu için savaşı kazanmış… Öyle anlatıyorlardı. Tabi biz inanmıyorduk.

Benim babamın en büyük hayali bir kere Türkiye’ye gitsem, bir camide namaz kılsam ondan sonra canımı versem, bu idi… Bize küçük yaştan itibaren Peygamber kıssalarını anlatıyordu.

- Sizin aileniz, Osmanlı zamanında mı gitmiş?

- Tabi, o zamanlar daha Osmanlının bir vilayeti olduğu için, mesela, nasıl ki Kırklareli, Edirne gibi orası da bizim bir şehrimiz imiş… Babamın babası, köyün hocasıymış, alim bir kişiymiş. Ama komünist idare gelince din öğrenmek yasaklandı. Gene de babam dinini öğrenebildiği kadar bize öğretmişti.

- Komünist idare sizin topraklarınızı da elinizden almıştı değil mi? Her şey devletin idi. Siz de devletin emrinde mi çalışıyordunuz?

- Evet, mesela ben bakkal işletiyordum. İşte bu zulüm başlayınca bana da dediler, “İsmini değiştireceksin, dinini değiştireceksin, başını açacaksın,” Ben de anahtarı verdim; “İstemiyorum işinizi, ben ismimi de değiştirmem, dinimi de değiştirmem.” Dedim.

- Kabul etmeyenlere ne yapıyorlardı?

- Her türlü zulmü yapıyorlardı. Tankların altında eziyorlardı, toplayıp götürüyorlardı, dövüyorlardı, işkence yapıyorlardı. İşte o zaman Başbakan Özal görüşmüş, bunları Birleşmiş Milletlere şikayet etmişti. Özal kapıları açınca üç yüz bin kişi Türkiye’ye sığındı.

Şimdi Suriye’den göçenleri görünce ben onların halini çok iyi anlıyorum, çünkü biz de yaşadık, mülteci olmak çok zor bir şey…

- Evet onları en iyi siz anlarsınız değil mi? Nasıl bir şey, evini, yurdunu bir anda bırakıp yollara düşmek, yeni bir hayat kurmak…

- Şöyle anlatayım, orada bize Bulgarlar “Türksünüz” diye eziyet ediyordu. Buraya geldik, burada da insanlar “Bulgar göçmeni” diyorlardı. İki arada kalıyorsunuz, çok zor yani… Yine Allah razı olsun ama hiç kolay değil. Bizim insanımız çalışkan olduğu için kolay zor demedi, çalıştı, yeni bir hayat kurdu. Ama mesela ben kaç sene çalıştım, emekliliğim yok. Çünkü sigortasız çalışmak zorunda kaldım.

- Sizin Bulgaristan’da kalan akrabanız var mı? Gidiyor musunuz?

- Var, ağabeyim ve ailesi orada. Gidiyorum tabi. Ağabeyim hastalandığı zaman gidip ona baktım. Hanımı çalışıyor. Orada herkes çalışıyor. Mesela artık dinini öğrenmek yasak değil, camiler açıldı ama herkes işe gidiyor, çalışıyor, dinini öğrenmiyor. Çok üzülüyorum buna. O kadar şükrediyorum ki, Allah beni buraya göndermiş diye. Seydamız sayesinde dinimizi öğrendik, Allah razı olsun. Bu yollar olmasa biz de öyle olacaktık. Hamdolsun çocuklarım da namazlarını kılıyor. Benim oğlum da Bulgaristan’da ve Almanya’da çalışıyor. Hükümetimiz sayesinde Bulgaristan’da İmam Hatip açıldı, Kuran kursları açıldı. Artık isteyen gidebiliyor. Ama eskiden baskı altındayken dinine sahip çıktığı kadar şimdi serbestken kıymetini bilmiyorlar, ona çok üzülüyorum. Ben istiyorum ki hepimiz dinimizi öğrenelim, hizmet edelim… Aslında bizim insanımızın kalbi yumuşaktır. Mesela burada bakıyorum insanlar otobüste yaşlılara yer vermiyor, kimse kimseye selam vermiyor. Orada öyle değildir.

- Demek ki hala bozulmamışlar... Anadolu’da hala bozulmamış, değerlerini koruyan yerler olduğu gibi, orada da var demek ki…

- Çok ibretliktir, bir gün ben oradayken tesettürlü bir genç hanım gördüm. Türk zannettim. Meğerse Bulgarmış, Müslüman olmuş. Kocası da bir Arap müslümandı. Bir de genç hanım gördüm, Türkiye’den gitmiş, Bulgar piskoposunun oğluyla evlenmiş, Hıristiyan gibi yaşıyor. Bunu ben herkese söylüyorum, ibret alsınlar diye…

- İnsan nerede doğarsa doğsun Allah hidayet nasip edebiliyor değil mi? Veya hidayetine layık olmayınca onu alabiliyor. Yani annem babam Müslüman diye güvenemeyiz. Bulgaristan 2007’de Avrupa birliğine girdi, çok şey değişti mi?

- Biraz… Avrupa birliğinden yardım geliyor, tarlalar ekilsin, boş kalmasın diye… İnsanlar tarla kiralayarak o teşvikten faydalanmak için ekip biçiyorlar. Batı özentisi var, burada da olduğu gibi… Duydum ki bir tane genç gelin kuran kursuna gitmiş, örtünmüş.

Kayınvalidesi zorla açtırmış. Çok üzüldüm.

Nefise ablamız da her samimi mümin gibi insanların kurtuluşuna vesile olmak istiyor. Bulgaristan’da açılan Kuran kursunda bu amaçla çalışmış.

Artık Bulgaristan, Türkiye ile ilişkilerini düzeltmek için geçmişte yaptığı zulümleri kabullenerek özür diledi. Şu anda hem Türkiye hükümeti, Bulgar vakıflarının taşınmazlarını iade ediyor hem de Bulgaristan, Türklerin camilerini açmasına, kendi anadilinde eğitim yapmasına, kendi dinini öğrenmesine serbestiyet tanıyor.

Zaten Bulgaristan’da birçok şehir Osmanlı dönemindeki adıyla biliniyor, Kırcaali, Hasköy, Cebel ve bölgede birçok tarihi kalıntı var. Kız Ana tekke ve Türbesi, Hüseyin Baba Türbesi, Hüsam Baba Türbesi, Baba Kondu Türbesi, Bahadır Baba Türbesi, Saat camii.

Türk ismiyle anılan daha nice köprü, çeşme, han, hamam, kule ve kaleler…

Ancak bir yandan da Bulgarlar arasında ırkçı partiler taban kazanıyor. Bulgaristan uzun yıllar kötü yönetilmiş, yoksul bir ülke. İşsizlik oranı çok yüksek. Bu memnuniyetsizlikler sebebiyle marjinal düşünceler kolaylıkla taraftar bulabiliyor. Zaman zaman bu radikal grupların camilere saldırılar düzenlediği basına yansıyor.

Oysa Müslümanlar Bulgarlar için bir tehdit değil. Aksine ülkemizdeki Balkan göçmenleri geçtiğimiz aylarda Bulgaristan’ın Varna şehrinde meydana gelen sel felaketi sonrasında bölgeye yardım gönderdi. Bursa belediyesi ve Balkan göçmeni iş adamlarının öncülüğünde, içerisinde ev eşyaları, battaniye, giyecek, yiyecek ve temizlik malzemeleri bulunan iki tır yardım malzemesi yola çıkarıldı.

Bizler bu dünyaya imtihan için geldik ve sadece üzerimize düşeni yapmaktan sorumluyuz. Allah dilerse gönüller yeniden fethedilir. Sonuçta her birimiz yaptıklarımızın karşılığını muhakkak göreceğiz. Ne mutlu buna inanarak hayatını yüksek gayelere adayanlara…


Sayı : 31
Büyük Kapak