Çizme Modeli

Sayı : 30 / Ağustos 2014, Konu Başlığı : Goncagül

Bundan birkaç ay önceydi, vitrinlerden birinde bir yazı gördüm. “Fatmagül çizmeleri geldi” yazıyordu. “Nasıl bir çizmeymiş bu? Kimmiş bu Fatmagül?” derken mesele anlaşıldı. Meğerse dizi oyuncularının giysi ve aksesuarları genç kızlar arasında moda oluyormuş.

Esnafımız da, aynı modelde üretim yaparak satışlarını artırmaya çalışıyor. Hatta vitrininin camına yazarak hiç aklında olmayanlara da reklam yapıyor, hatırlatıyor. Kendince ufak bir menfaat sağlamaya çalışıyor.

Üzüldüm çünkü biliyorum ki sadece çizmeleri örnek alınmıyor. Hatta çizme de sadece ayağa giyilen bir giysiden ibaret değil. O oyuncunun, o modeldeki çizmeyle hoş ve cazip göründüğü düşünülüyor. Genç kızlarımız o çizmenin aynısından giyerek aynı şekilde cazip olmaya çalışıyor. Yani örnek alınan sadece bir çizme değil bir davranış modeli.

Peki gençlerimizin bu durumu karşısında biz ne yapıyoruz? Toplum bu durumu kabullenmiş, gayet normalmiş gibi, hiç tepki göstermiyor. Sadece sonuçlar ortaya çıkınca “Ne oluyor bu gençlere? Neden sorumluluklarını bilmiyorlar, sadece giyimle kuşamlarıyla uğraşıyorlar?” diyor.

Elbette kızları suçlamak kolaya kaçmak olur. Erkek çocuklarımız da giyim kuşamlarıyla, saç modelleriyle meşgul oldukları kadar akıllarını, gönüllerini geliştirmeye çalışıyor değiller. Çünkü çağımız görselliğin çok fazla baskın olduğu bir çağ. İnsanların nasıl düşündüğünden çok nasıl göründüğü üzerinde duruluyor.

Osmanlı toplumuna fotoğraf makinesi ilk geldiği zaman âlimlerden çoğu, caiz olup olmadığında tereddüde düşmüşler, hatta zaruret icabı çektirdiği vesikalık fotoğraflarında bile objektife bakmamışlar. Böyle bir ecdadı olan bir toplumun bugün selfie çılgınlığında en önde gitmesi gerçekten ibret alınacak bir vaziyet.

Neden Osmanlı ulemasının fotoğraf makinesine kuşkuyla yaklaştıklarını bugün çok daha iyi anlayabiliyoruz, aslında. Kameralar, insanı görsel bir nesne haline getirdiğinden beri, insanların gözünde en değerli olanlar, dış görünüş bakımından en cazip olanlar haline geldi. Elbette göze hoş görünen bir sima her çağda kişinin cazibesini artıran bir unsurdu. Ama o kişinin hayatında bugünkü kadar belirleyici değildi. Belki olsa olsa iyi bir kısmet bulmasını sağlardı, o kadar…

Bugün ise sinema, basın yayın ve televizyon dünyası, kameralara iyi görüntü veren kadın ve erkeklere şöhretin, servetin kapısını açıyor. Bir kişinin ünlü olup, sıradan insanlar arasından sıyrılması, hayran kitlesine sahip olması, sanki onu başka bir katmana taşıyor. Adeta insanüstü bir varlıkmış gibi konuma getiriyor. Bu da gençlerin onlara duyduğu hayranlığı bir kat daha artırıyor. Sonuç, gençlerimiz, onları kendileri için örnek insan kabul ediyorlar.

Bu konuda en bilinçli bir gence bile sorsanız, birkaç dizide oynayarak tanınır hale gelmiş bir oyuncuyu mesela kendi annesinden daha üstün biri zanneder. Hâlbuki annesi onun için birçok fedakârlıklar yapan kişidir. Mesela hastalanacak olsa o hayran olduğu oyuncunun haberi olur mu? Oysa annesi sabaha kadar başında bekler. İyi gününde de kötü gününde de yanında olur. Hele bir de Allah'ın emirlerine uyan bir mümine ise, asıl hayran olmaya, örnek almaya layık olan kişi odur. Ama ne yazık ki annemizin en ufak bir kusurunu gözümüzde büyütürüz, tanımadığımız kişileri ise gözümüzde efsaneleştiririz.

Hâlbuki o kişileri hiç tanımıyoruz. Belki de özel hayatında çekilmez biridir. Bilhassa şöhret ve servetle şımarmış ise, büyük ihtimalle kendisinden başka kimseye değer vermiyordur. O dizide çok duygusal, çok fedakâr bir kişiyi canlandırıyor olabilir ama biliyoruz o sadece bir senaryo…

Aslında biraz sorgulayacak olsak, bu ünlülerin, ajanslar tarafından piyasa sürülen birer “ürün” olduğunu görürüz. Evet, nasıl ki insanın midesi için ürünler sunuluyor, tıpkı bunu gibi… Sevmek, beğenmek de insanın bir ihtiyacı olduğuna göre, bunu karşılayacak ürünler tasarlanıp medyaya arz ediliyor.

Dikkat edelim, onların tanınırlıklarını artıran nedir? Magazin medyasının sürekli kazançlarını, hayat standartlarını ve ilişkilerini gündeme sunması, öyle değil mi? Aslında bizim bu sahte kahramanlarımız, kamera arkasındaki bir takım imaj danışmanları tarafından biçimlendirilen objelerdir.

Nasıl ki filmlerde söyledikleri replikler kendilerine ait değilse, senaristler tarafından yazılıyor, yönetmen tarafından dikte ediliyorsa, aynı şekilde nerelerde boy göstereceği, hangi fotoğraflarının hangi basın organlarında medyaya sürüleceği hep planlanıyor. Maksat bir “star” üretmek. Sonra onu dizilerde kullanarak seyredilirliği artırmak. Nihai maksat da reklam pastasından pay kapmak…

Kısacası biz bir insana hayran olduğumuzu sanırken aslında “hayran olmamız için üretilmiş” bir “şey”e hayran olmuş oluyoruz. Biz hayran olmazsak, taklit etmezsek bu piyasa çöker… Yani aslında bizim onlara hiç ihtiyacımız yokken, onların bizim beğenimize ihtiyacı var.

Öte yandan bizim beğenimiz onları mahvediyor. Düşünelim bir kere, neden onlara bu kadar zaman ayırıyoruz? O dizilerin bize ne faydası var? Gayet iyi biliyoruz ki hiç faydası yok aksine zararı var. Bizi eğlendirip oyalayarak ömrümüzün hızla erimesine katkıda bulunuyorlar. Üstelik günahları tasvir ederek gönül dünyamızı kirletiyorlar. Biz de onları popüler yaparak ödüllendiriyor ve bu yolda devam etmelerini sağlıyoruz.

Hani bazen şirk koşarcasına “Bizi siz var ettiniz!” Diyorlar ya… Aslında doğrusu şu olmalı, “Siz lüzumsuz bir hayranlık göstererek bizi şımarttınız. Yanlış yollara sapıp, günaha batmamıza sebep oldunuz.”

Malum, ahiret âlemi “kişinin sevdiğiyle beraber olacağı” bir âlem. Ama korkarım bu tarz bir sevgiyle sevilenler, ahiret gününde birbirlerinin yakasına yapışmış bir şekilde beraber olacaklar…


Sayı : 30
Büyük Kapak