Kadere İman Eden Kederden Emin Olur

Sayı : 58 / Aralık 2016, Konu Başlığı : Kapak

Hz. Âişe radıyallahu anh annemiz anlatıyor:

Bir gün Rasulullah sallallahu aleyhi ve selleme:

- Ey Allah'ın Rasûlü, dedim, arkadaşlarımdan her birisinin bir künyesi var. (benim yok)

Künye, bir erkek veya kadının ilk çocuğunun ismiyle birlikte filancanın annesi veya babası diye anılmasıdır. Mesela Ebu Zer, Ümmü Derda gibi.

Hz. Âişe annemizin çocuğu olmamıştı, bu sebeple künyesi de yoktu. Hz. Âişe annemiz “Allah-u Zülcelal neden bana çocuk nasip etmedi?” diye sormuyordu. “Ya Rasulallah senin duaların makbuldür, neden bana dua etmiyorsun ki, Allah bana da evlat nasip eylesin,” de demiyordu. Gayet nazik bir şekilde, “Herkesin künyesi var, (benim yok)” diyerek derdini anlatıyordu.

Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem de ona şöyle buyurdu:

- Sen yeğenin Abdullah bin Zübeyr'i kendine evlat edinirsin ve onun ismine izafeten de künye alırsın.

Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem, Hz. Âişe annemizi çok severdi. Ancak ona evlat versin diye Allah'a dua etmeyi değil, Allah'ın takdirine rıza göstermeyi öğretiyordu.

Peygamber efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem bir hadis-i şerifte şöyle buyuruyor: “Kadere iman, kaygı ve üzüntüyü giderir.” (Münavî, Feyzu’l-Kadîr, 3/187)

Bu hadisi şerif, halk arasında “Men âmene bil kaderi, emine min el kederi” yani, “Kadere iman eden kederden emin olur,” şeklinde meşhur olmuştur.

Allah-u Zülcelâl bir ayet-i kerimede şöyle buyuruyor:

“Yeryüzünde vuku bulan ve sizin başınıza gelen herhangi bir musibet yoktur ki, onu daha yaratmadan önce, bir kitapta yazmış olmasın. Şüphesiz ki bu Allah’a çok kolaydır. Elinizden çıkana üzülmeyesiniz ve Allah’ın size verdiği nimetlerle şımarmayasınız diye (böyle yaptık.) Çünkü Allah, kendini beğenip övünen hiçbir kimseyi sevmez.” (Hadid, 22-23)

Kadere İman Şarttır

Gerçekten de Allah-u Zülcelâl her birimiz için bir kader belirlemiş. Bizler belli bir anne babadan, belli bir tarihte, kız veya erkek olarak, çeşitli özelliklere ve yeteneklere sahip olarak dünyaya geliyoruz. Bunları biz seçmedik, herhangi bir şekilde hak etmedik, bu konularda elimizden hiçbir şey de gelmez. Sadece Allah-u Zülcelâl’in bizler için takdir ettiği hayat hikâyesinin içine doğuyor ve onun verdiği hislerle, düşüncelerle hareket ediyor ve bazı tercihler yapıyoruz.

Tercihlerimizi dahi ancak Allah'ın takdir ettiği birkaç seçenek arasından yapıyoruz ve çoğu zaman bu tercihlerimizde, içinde bulunduğumuz şartlar ile Allah'ın bize verdiği kişilik özelliği ve akli-ruhi yetenekler belirleyici oluyor. Bizi etkileyen şartların çoğunu Allah-u Zülcelal bizim için seçmiş, tayin ve takdir etmiş. Yaşayarak hissettiğimiz bu hakikate kadere iman diyoruz.

Kadere iman, sahih bir itikadın temel şartlarından biridir. Ehli sünnet alimlerine göre Allah-u Zülcelâl, küçük büyük her şeyi ezeli ilmiyle bilir, iyi kötü her şeyi kendi irade ve takdiriyle yaratır. Allah-u Zülcelal ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur:

“Gaybın anahtarları Allah’ın katındadır. Onları ancak Allah bilir. Onun ilmi dışında bir yaprak dahi düşmez. Yerin karanlıkları içindeki bir tane, yaş ve kuru her şey levh-i mahfuzdadır.” (Enam, 59)

İnsan bu dünyada bir imtihan için bulunmaktadır. Ya kendisini yaratan Rabbine iman edip güvenecek, O’ndan gelene razı olacak ve bütün çabasını O’nun emirlerine uygun yaşayarak rızasını kazanmaya sarfedecek veya arzu istekleri için çabalayacak ve faydasız yere çaba sarf edecek sonunda yine ezeli takdire yenik düşecek.

Biraz düşünürsek başımıza gelen her şeyin, mükemmel derecede hikmetli bir bütünün, küçük bir parçası olduğunu anlayabiliriz. Bizim payımıza düşen bu parçanın nefsimize hoş veya nahoş gelmesi son derece önemsiz bir teferruattır. Allah-u Zülcelâl’in bir kuluna dünyada nimet vermesi ondan razı olduğunu göstermediği gibi, musibet ve mahrumiyetler de sevmediğini göstermez. Bunlar ezeli takdir iledir.

Mümin bir kul, Allah'ın kendisi için takdir ettiği şeylerden hoşuna giden nasiplere güzelce şükretmeli, nefsine hoş gelmeyen takdirine “Mutlaka bunda da bizim bilmediğimiz bir hayır vardır,” diye sabretmelidir. Bu şekilde düşünmek insanın kalbine huzur verir.

Gayretimiz de Kaderdendir

Geçmişte ve zamanımızda bazı kişiler, kadere iman etmenin, insanın yaptıklarından sorumlu olmasıyla ters düşen bir şey olduğunu ileri sürebilmektedir. Halbuki bu bizim zayıf akıllarımız için, Allah'ın yüksek sıfatlarını hakkıyla ihata edememekten kaynaklanan bir düşünce hatasıdır.

Biz müminler, Allah'ın takdiri gereği bize emanet edilmiş olan akıl ve kabiliyetlerimizle, Allah'ın nasip ettiği irade gücümüzün yettiği oranda, Allah'ın emrettiği ve rıza gösterdiği iyi ve faydalı seçimleri yapmaya gayret gösteririz. Bize düşen, Allah'ın verdiği her imkanı, Onun rızası doğrultusunda kullanmak için bir niyet ve gayret sahibi olmaktır.

Bunu yaptığımız zaman Allah-u Zülcelâl dilerse bize salih işleri müyesser kılar, nasip eder. O zaman ihlâsımız ölçüsünde bizden kabul eder ve her bir salih amelimize on katından yedi yüz katına kadar sevaplar verir. Yahut nasip etmediyse, yine de niyetimize sevap verir.

Buna mukabil günahı işlemeyi arzu eder ve yaparsak bir günah yazar ve tevbe edersek onu da siler. Bizler, Allah'ın bunca nimetine karşı hata işlediğimiz zaman bunu nefsimizin kusuru bilir ve af dileriz. Bir daha günah işlememek için Rabbimizin muhafazasına sığınırız.

Nefsimiz günahı istediği halde, Rabbimiz bizi muhafaza ederse kötü isteğimizden dolayı günah yazmaz, bağışlar. Bunlar üzerinde düşündüğümüz zaman Rabbimizin merhamet ve keremini görebiliyoruz. İşte kul olarak bizim vazifemiz bu hususlarda üzerimize düşeni yapmaktır, kader üzerine tartışmak değildir.

Peygamber efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem ashabına:

“Kader hakkında fazla konuşmayın, çünkü sizden evvelkilerin çoğu ondan kaybetmiştir.” (Tirmizî, Kader, 1) buyurmuştur.

Ashab-ı kiram hazretleri Peygamberimize indirilen her şeye tereddütsüz iman ettiler ve vaad edilen mükâfatlara erişmek için çok gayret gösterdiler. Bize düşen de onlar gibi olmaktır.

Kadere Rıza Kulluk Edebindendir

Allah'a hamdolsun ki, Allah-u Zülcelâl bizleri Müslüman bir anne babanın çocuğu olarak yaratmayı takdir etmiş. “Allah'ın indirdiği doğru din hangisi?” diye arayıp bulmamız gerekmeden hidayet nimetinin içine doğmuşuz.

Üstelik bizim karşımıza Allah dostu mürşid-i kâmiller ve Allah yolunda kardeş olacağımız dostlar ve salih amel vesileleri çıkarmış. Bütün bunlar Allah-u Zülcelâl’in bize karşı çok büyük nimetleridir.

Bunun yanı sıra belki içimizden birçok kişinin hayatında bazı imtihanlar da vardır. Belki bir hastalık, belki maddi sıkıntı, belki ailevi geçimsizlik veya çocuğumuzun olmaması gibi, istediklerimize kavuşamamamız gibi bazı hoşumuza gitmeyen durumlarla imtihan oluyoruz.

Böyle sıkıntılar yaşadığımız zaman, çözüm bulmak için elimizden gelen her şeyi yapmakta bir sakınca yoktur, yeter ki helal daire içinde hareket edelim. Ancak başımıza gelen hal, meşru yoldan çözümü olmayan bir husus ise o noktada takdire razı olmak, insanı lüzumsuz yere vesveselere düşmekten korur.

Allah'ın ezeli takdirinin mutlaka bir hikmet gereği olduğuna inanmak insana huzur verir. Aksine Allah'a karşı isyan veya suizanda bulunurcasına takdirini sorgulamak ise kulluk edebine uygun düşmemektedir.

Kul, sahibinin emri ve takdirine kayıtsız şartsız boyun eğer. Rabbimizin kullarını dilediği şekilde terbiye ve imtihan etmeye hakkı vardır. Dilediğini nimetle, dilediğini mahrumiyetle imtihan edebilir. Bunlardan hangisinin hayırlı olduğunu da bilmeyiz.

Hadiselerin sebep sonuç ilişkileriyle işleyip gitmesi bizi yanıltmamalıdır. Sebepler sadece birer bahanedir, asıl olan Allah-u Zülcelâl’in dilemesidir. Allah bir şeyin olmasını dileyince bir sebebi vesile kılar ve onu meydana getirir.

"Allah insanlara rahmetinden her neyi açarsa artık onu tutacak, kısacak kimse yoktur. Her neyi de tutar kısarsa onu da ondan sonra salacak yoktur. O, öyle güçlüdür, öyle hikmet sahibidir." (Fatır, 2)

Müminler için bu fani dünyanın nimetleri de mahrumiyet ve musibetleri de sadece geçici bir imtihandır. Bunlar Allah'a şükretmek veya Allah'tan gelene sabretmek ve Allah'a dua etmek için birer vesileden ibarettir.

Kadere Rıza Dua Etmeye Mani Değildir

Kadere iman etmek, Allah'a dua etmeye ve musibetten kurtulmak için vesilelere müracaat etmeye mani değildir. Esasen bizim dualarımız ve çabalarımız da Allah-u Zülcelâl’in takdiri, yardımı ve nasip etmesiyle gerçekleşmektedir.

Hz. Âişe annemiz, İslam için hicret ederek Mekke’deki akrabalarını ve alıştığı hayatını bırakıp Medine’ye geldiği zaman yoklukla ve çeşitli sıkıntılarla karşılaştı. Ashab-ı kiramın birçoğu gibi Hz. Âişe annemiz de Medine’de humma hastalığına yakalandı.

Bazen hastalığın tesiriyle ateşi çıkıyordu ve tir tir titriyordu. Peygamber efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem Hz. Âişe'ye,

- Sende gördüğüm bu hal nedir? diye sorunca, Hz. Âişe annemiz:

- Anam-babam sana feda olsun ya Resulallah, hummadır. Allah onu kahretsin, dedi.

Peygamber efendimiz buyurdu ki:

- Hayır, ona kötü söyleme! O, vazifelidir. İstersen sana bir duâ öğreteyim. Onu okuduğun zaman, Allah-u Zülcelâl onu senden giderir.

Hz. Âişe de,

- Öğret ya Resulallah, dedi.
Peygamber efendimiz duâyı öğretince, Hz. Âişe annemiz okudu ve humma geçti.

Ashab-ı kiram, Allah yolunda o kadar fedakarlık yaptığı ve toplum olarak işkencelerden geçtikleri halde, bunun yanı sıra fert olarak da çeşitli imtihanlardan geçiyorlardı. Ama onlar bu halleri Allah'a karşı muhtaçlıklarını bilip dua etmek ve ona sığınmak için vesile biliyorlardı.

Bizler ise onların yaptıkları büyük fedakârlıkları yapmıyoruz. En azından şu kısa ömrümüzde Allah'ın takdir ettiği her şeyde bir hikmet olduğuna iman edip, bazı hoşumuza gitmeyen şeylere sabrederek ecir ve mükafat kazanmaya çalışmalıyız.


Sayı : 58
Büyük Kapak