Kadere Rıza Göstermek Kurtuluştur

Sayı : 58 / Aralık 2016, Konu Başlığı : Sünnetin Gölgesinde

Hazreti Ali radıyallahu anh buyurmuştur ki:

“Rıza yaygısına oturan kimseye, Allah'tan hoşuna gitmeyen hiç bir şey gelmez, istek ve sual yaygısına oturan ise, hiç bir şekilde Allah'tan razı olmaz.”

Kader sözlükte "ölçü, miktar, bir şeyi belirli ölçüye göre yapmak ve belirlemek" anlamlarına gelir. İslami bir terim olarak “yüce Allah'ın, ezelden ebede kadar olacak bütün şeylerin zaman ve yerini, özellik ve niteliklerini, ezelî ilmiyle bilip sınırlaması ve takdir etmesi” demektir.

Kader, Allah'ın ilim ve irade sıfatlarıyla ilgili bir kavramdır. Kainattaki bütün varlıkları ve hadiseleri belli bir nizam ve ölçüye göre düzenleyen ilâhî kanunu ifade eder.

Kaza kelimesi sözlükte "emir, hüküm, bitirme ve yaratma" anlamlarına gelir. İslami terim olarak “Cenâb-ı Hakk'ın ezelde irade ettiği ve takdir buyurduğu şeylerin zamanı gelince, her birisini ezelî ilim, irade ve takdirine uygun biçimde meydana getirmesi ve yaratmasıdır.” Kazâ Allah'ın tekvîn yani yaratma sıfatı ile ilgili bir kavramdır.

Kader ve kazâya iman eden bir kul, alemde her şeyin Allah'ın ilim, irade, kudret ve tekvîn sıfatlarıyla belirlediği bir kanuna göre meydana geldiğine inanmış demektir. İnsanın aklına ve nefsine, hayır ve şer, iyi ve kötü, acı ve tatlı, faydalı ve faydasız gibi görünen her ne varsa, onların hepsinin Allah'ın ezeli ilmi ve hikmetiyle takdir edilip yaratılmaktadır. Buna iman eden bir insan, hoşuna giden veya gitmeyen her şeyin Allah'ın bilmesi, dilemesi, kudreti, takdiri ve yaratması ile meydana geldiğine inanır.

Allah'ın ilminin ve hikmetinin sonsuz bir nur olduğuna inanan insan, kendi mahdut aklının ve bencil nefsinin hoşlanmadığı şeylere isyan ve itiraz etmez. Çünkü insan aklı ancak belli bir zaman ve mekândaki belli bir manzarayı görmekte ve bunu hayır veya şer gibi değerlendirmektedir. Halbuki Allah'ın sonsuz ilmi bütün zaman ve mekanları kuşatmaktadır. Sınırlı olan bir varlığın bilgisi elbette sonsuz olan bir ilmi tam idrak edemez ve her şeyin hikmetini kavrayamaz. Ancak kendi eksikliğini kabul edip, Allah'ın takdirinin mutlaka hikmetli olduğuna iman etmekle huzura kavuşabilir.

Allah dostları, Allah-u Zülcelâl’in sonsuz ve kemal derecesindeki sıfatlarına iman etmiş her arif kulun, Allah'ın takdirine razı olacağını söylemişlerdir.

Seriyy es-Sakati kuddise sirruh buyurmuştur ki:

“Şu beş şey mukarreblerin (Allah'a yakın olanların) ahlâkındandır. Nefsin sevdiği veya sevmediği mevzularda (konularda) Allah'tan râzı olmak. Allah'ı samimiyetle sevmek. O'ndan haya etmek, Allah'a ünsiyet etmek ve O'nun dışındaki şeylerden uzak durmak.”

Cüneyd Bağdad-î kuddise sirruh Allah'ın takdirine rıza göstermenin, kulda ilim sıfatının kemale ermesinden kaynaklandığını bildirir: “Rızâ, kalblere vasıl olan ilmin, sağlam ve sahih olmasıdır. Kalb, ilmin hakikati ile yüz yüze gelince, ilim onu rızaya yönlendirir.”

Üzüntü, Derdi Artırır

Ashab-ı kiramın alimlerinden Abdullah ibni Mes'ud radıyallahu anh buyurmuştur ki:

“Olan bir şeye ‘Keşke olmasaydı’ veya olmayan bir şeye ‘Keşke olsaydı’ demektense ateş yemeği tercih ederim.”

Hoşumuza gitmeyen bir hal sebebiyle “Keşke olmasaydı,” demek o durumu değiştirmez, onun verdiği üzüntüyü de gidermez. Aksine insanın üzüntüsünü daha da artırır. Öyleyse artık olan olduktan sonra hayıflanmanın manası yoktur.

Allah'ın Peygamberlerinden Dâvûd aleyhisselâm, komutan ve hükümdar idi. Ancak bazı hususlarda onun dahi arzu ettiği şey gerçekleşmiyordu. Allah-u Zülcelâl ona şöyle vahyetti:

“Ey Dâvûd sen istersin, ben de isterim. Ancak benim istediğim olur. Benim istediğimi kabul edersen, isteğinde sana yetişirim. Elbette benim istediğimden başkası olmaz.”

Allah-u Zülcelâl’in nasip etmediği bir şey asla meydana gelmez. Gerçi kul Allah'ın takdirini bilmediği için hayırlı işlere niyet ve teşebbüs etmekle vazifelidir.

İnsanın davranışlarında belli bir oranda seçim hakkına sahip olması da Allah'ın takdiriyledir. Ancak Allah'ın ilmi sonsuz olduğu için, insanların iradeleriyle neyi seçeceklerini de bilir. Çünkü onun ilmi ezelî yani zamanla sınırlı olmayan, mutlak bir ilimdir. Bizim bilgimiz gibi, zamana bağlı değildir.

Allah-u Zülcelâl kulunun seçimlerini bildiği için takdirini ona göre belirlemiş ve zamanı gelip kul seçimini yapınca da onun seçtiğini yaratmıştır. Ancak Allah'ın ezelî ilminin kulu yanlış yollara zorladığını söyleyemeyiz. Ancak Allah-u Zülcelâl kullarını iyiliği de kötülüğü de isteyip yapmaya teşebbüs edecek surette yaratmıştır.

Allah-u Zülcelal bir âyet-i kerimede şöyle buyurur:

“Nefse ve ona birtakım kabiliyetler verip de iyilik ve kötülüklerini ilham edene yemin olsun ki…” (Şems, 7-8)

Allah-u Zülcelal iyiliğin kötülüğün kaynağı olan bazı sebepleri yaratmış ve insanın nefsine iki yönden birine yönelmeyi tercih edecek nefsani ve ruhani kabiliyetler koymuştur. Ancak insanı kendi kendine doğruyu bulsun diye başıboş bırakmamış, Peygamberler ve kitaplar göndererek hidayete davet eylemiştir. Allah-u Zülcelal şöyle buyuruyor:

"Şüphesiz biz ona doğru yolu gösterdik. İster şükredici olsun, ister nankör" (İnsan; 3)

Eğer kul bu nimete şükreder, hidayete uyarsa Rabbi ona hidayetini nasip eyler, doğru hareketleri müyesser kılar. Hidayet nimetine nankörlük eden ise kendi sonunu hak etmiş olur. Allah-u Zülcelal şöyle buyuruyor:

"Kim iyi bir iş yaparsa lehine, kim de kötülük yaparsa aleyhinedir. Rabbin kullara asla zulmedici değildir." (Fussilet 41/46).

Demek ki, Allah'ın gönderdiği emir ve nehiylere uyup salih ameller yapan kişi, kendisine iyilik yapmış oluyor; Allah-u Zülcelâl de ona mükafat veriyor. Kötülük yapanın da kötülüğü kendisinedir, eğer tevbe etmezse Allah-u Zülcelâl’in cezasını kendi niyet ve ameliyle kesb etmiş oluyor.

Hatalarımızdan Ders Alalım

İnsan, bir yandan akıl sahibi olduğu gibi, bir yandan da çeşitli his ve arzuların tesiri altında olan bir varlıktır. Bu sebeple çoğu zaman doğruyu yanlışı bildiği halde nefsine tam hakim olamaz, yanlış veya eksikler yapar.

Bu durum, hem Allah-u Zülcelâl’in takdiri iledir, çünkü Allah-u Zülcelal insanı zayıf yarattığını bildirmiştir, hem de kulun yeterince azimli olmayışı ve Allah'tan yardım istemeyişindendir. Bu durumda kul kendi nefsinin hatasına üzülmeli, Allah'ın takdirine –haşa- suç bulmaya kalkışmamalıdır.

Ebû Saîd kuddise sirruh'a soruldu:

“Kulun aynı anda hem rızâ hem de hoşnutsuzluk göstermesi caiz olur mu?” O da buyurdu ki:

“Evet kul hem Rabbına rızâ, hem nefsine ve Allah'la ilişkisini kesen her şeye hoşnutsuzluk gösterebilir.”

İnsan, dünyevi veya uhrevi bir hatasından dolayı pişmanlık yaşadığında aşırı üzüntü ve ümitsizliğe kapılmamalıdır. Çünkü insan hatasından ders alıp kendini düzeltmeye çabalarsa her şey onun için hayırdır. Hatta bazı hataları olan bir insan olup alçakgönüllülükle özür dilemesi, kendini hatasız görmesinden daha iyidir. Bu sebeple son noktada kulun hatalı tercihler yapması da hikmetsiz değildir.

Kul bir takım hatalar işleyip de kendi acziyetini, cehaletini, irade zafiyetini gördüğü zaman nefsine itimat etmeyip Allah'ın yardımına ve hidayetine daha çok sığınır. Bu sebeple zaman zaman hatalar işlememiz de ilahi takdirin bir parçasıdır ve hikmetlidir.

Bununla beraber, kasten kötülük ve zulümler işleyip de bunları –haşa- ilahi takdirin gereği diye avunmaya kalkmak mümkün değildir. Çünkü kul ancak hayırlı ve meşru şeyleri Allah-u Zülcelâl’den isteme ve bunları meşru yollarda taleb etmek için teşebbüs etme hakkına sahiptir. Apaçık günah ve zulüm olan işlere bile bile girişen bir kişi, Allah'ın çizdiği hududu aşmış olur ve bununla cezaya müstehak olur.

Kadere rıza göstermek, insanı dünya ve ahiret için çalışmaktan alıkoymaz. Çünkü çalışmak da Allah'ın kaderindendir. Allah-u Zülcelal kullarına çalışmaları için akıl, güç kuvvet ve çeşitli imkanlar vermiştir. Helal ve iyi işlerde çalışmalarını da emretmiş, bu şekilde ihtiyaçlarını helalden temin etmelerinden razı olmuştur. Allah'ın “Çalışın, helalden isteyin” emrine uyan bir kul, Allah'ın ezelde takdir ettiği nimete kavuşur.

Bununla beraber kul ne kadar çalışıp çabalasa da “Kendim kazandım” dememeli, Allah-u Zülcelâl’in lütfundan nasip ettiğini bilmelidir. Çünkü çalışmak da, çalışacak bir imkan bulmak da, işlerin rast gitmesi ve hayırlı bir neticenin ortaya çıkması da hep Allah'ın lütfudur.

İşte bütün bunları bilen bir kul, dünyalık ve ahretlik bütün çalışmalarını Allah'ın lütfu bilir ve ona olan şükrünü artırmaya bakar. Bu açıdan ele alınınca kadere iman edenin ihlas ve samimiyetinin kuvvetleneceğini, Allah'a karşı edeb ve takvasının artacağını söyleyebiliriz.

Abdülkadir Geylânî kuddise sirruh buyurur:

“Kim ki kadere boyun eğerse, râzı olursa Allah-u Zülcelal hazretleri onu yükseltir, tevazu ve edebi sayesinde onu Kendi’sine yaklaştırır. Kibir ve edeb noksanlığı ise seni Allah'tan uzaklaştırır. Tâat ve ibâdet seni ıslâh eder ve Allah'a yaklaştırır. Mâsiyet, günah ise seni ifsâd eder, Allah'dan uzaklaştırır.”

Kul her iyiliği Allahtan bilip, kötülüklerden de nefsini sorumlu tutup devamlı Allah'a karşı edebli olursa Allah-u Zülcelal kulundan razı olur. Böylece kul ayet-i kerimedeki “Razıyeten merzıyye” yani razı olmuş ve razı olunmuş kullardan olur.


Sayı : 58
Büyük Kapak