Kadının Çalışması, Köleleşmesi ya da Erkekleşmesi

Sayı : 44 / Ekim 2015, Konu Başlığı : Tefekkür

Allah-u Zülcelâl kadını kendisine özgü bir fıtrat yaratmıştır. Kadının mutluluğu ancak Yaratıcısının onun için tayin ettiği fıtrata uygun yaşamasıyla mümkündür.

Kadını en iyi bilen Rabbidir. Ona yaşam reçetesini veren Rabbidir. Kadın o reçeteye uygun davrandığında huzuru bulur, ondan uzaklaştıkça huzursuzluğa sürüklenir.

Kadınlar, insanın yeryüzündeki tarihinin bilinmeyen bir döneminden bu yana yaşamın değişik alanlarında kocalarıyla birlikte çalışırlardı. Bağda bahçede yan yana bulunur, geçim sorunlarını çözerlerdi.

Kadına henüz kaldıramayacağı bir yükün yüklenmediği o günün dünyasında,

1. Kadın çalışırken başkasıyla değil, ailesi veya bizzat kocasıyla beraberdi; bir kadın ailesinden ve kocasından uzaklaşarak başka bir ortamda başkalarıyla birlikte çalışmazdı.

2. Kadın, yaradılışındaki güce uygun işleri yapardı; ağır yük taşıma gibi işleri yapmazdı.

3. Kadın, ailesi ve kocasıyla aynı ortamda bulunduğundan kendinden kopmazdı; o ortamda çocuğuna bakar, zamanı geldiğinde işe ara verir, ailesi için yemek hazırlar ve onların diğer gereksinimlerini karşılardı.

Bu çalışma sistemi Anadolu da dahil özellikle tarım toplumlarında yaygındı. Kadının asıl bürosu olan evinden ayrılıp tarlaya gitmesi istenmese de, yaşamın zorluklarına karşı birlikte durma gerekliliğinden dolayı kınanmazdı.

Batı’da da sanayi çağı öncesinde varlıklı kent kadınları, ev dışında hiçbir işte kesinlikle çalışmaz iken kırsal kesimde kadınlar yukarıda ifade edilen biçimde tarla işlerinde bulunurdu.

Sanayi devrimi bu düzeni bozdu. Teknik araçların üretilmesiyle tarım için daha az işçi gerekli oldu. Sayısı günden güne artan sanayi tesisleri için iş gücü gereksinimi doğdu. Tarım alanlarındaki işsizlik insanları kırsal alanlardan itti, sanayi kentlerindeki iş gücü gereksinimi onları şehirlere çekti. Milyonlarca insan, bağını, bahçesini, evini barkını terk ederek sanayi şehirlerine yığıldı.

Sanayileşme ile Gelen Değişim

Sanayi tesisleri sahipleri daha çok üretim yaparak, daha çok para kazanmak istiyordu. Bunun için işçileri düşük ücretle ve çok çalıştırıyorlardı.

İslam ahlakından uzak, insanî vicdandan kopmuş Batı’da ne mesai saatlerinin üst sınırı ne de ücretin alt sınırı vardı. Bir işveren, işçilerini istediği kadar çok çalıştırabilir ve ona istediği düşük ücreti verebilirdi.

Toplum için hiçbir sosyal güvence yoktu. Kırsal kesimde küçük bir tarla ile geçinebilenler şehirde dul kaldıklarında açlıkla yüz yüze kalıyordu.

Batı, mağdur insana yardım edeceğine onun mağduriyetini fırsat biliyordu. Önce kocasının ölümü veya geçirdiği bir iş kazasından dolayı çocukları açlıkla yüz yüze kalan kadınlar oldukça düşük ücretlerle çalışmaya başladılar. Ardından onlara kocaları işte iken evde tek başına kalarak sıkılan çocuksuz veya çocuklarını büyütmüş kadınlar ve genç kızlar katıldılar.

Para kazanmaktan başka hiçbir kaygısı olmayan sanayici, onlarla kadının muhtaçlığını, boyun eğme eğilimini, düşük ücret almasına rağmen özverili çalışmasını keşfetti. Kadınları daha çok iş ortamına çekecek yolları aramaya başladı. Artık erkekler işlerinden kovuluyor, onların yerine düşük ücrete ve çok işe talip kadınlar alınıyordu.

Ondan sonra kadın ailesi ve kocasıyla yan yana değildi, kocasından farklı fabrikalarda, şehrin farklı yerlerinde hatta kimi zaman farklı şehirlerde çalışıyordu. Aile parçalanmış, huzur bozulmuştu.

Batı’da yüzyıllar boyunca hiç eksik olmayan, I. ve II. Dünya Savaşları ile ise katliama dönüşen savaşlar yüzünden erkek nüfusundaki azalma, kadınların iş ortamına daha da yönelmelerine yol açtı. Sanayicinin artık, kadına düşük ücret verme gibi bir lüksü de yoktu; iş gücüne gereksinimi vardı ve iş gücünü ancak kadınları çalıştırarak karşılayabilirdi.

Ne var ki kadınların önemli bir bölümü, iş ortamında düzelen koşullara rağmen hâlâ direniyordu. Huzuru evinde buluyor, fabrika ve büroların fıtratıyla çelişen iş ortamlarında bulunmak istemiyordu. Kadının iknası; inançtan kopuş, değerlerden uzaklaşma, zihinsel değişim gerektiriyordu.

Bu noktada “kadın hakları” furyası başlatıldı. İlahî yasalardan uzak, sanayicilerin çıkarına göre kadın hakları iddiasında bulunanlar, fıtratına uymayan işlerde çalışmayı, eziyet çekmeyi kadının zihnine “hak” diye yerleştiriyorlardı, köleleşmeyi özgürlük diye sunuyorlardı.

Dün iş ortamına zorunlu olarak giren bugün iş ortamındaki zorlukları zulüm olarak gören kadın artık, çalışmayı, eziyet görmeyi, çocuklarından uzaklaştırılıp horlanmayı “hak” diye görüyordu. Çocuğundan bir saat bile uzaklaşamayan bir anne, bir zorunluluk yok iken evinden beş yüz metre uzaklaşmayı kınayan kadın artık bir “hak” olarak çocuğundan ve evinden uzaklaşıyor; çocuğunu evinde yalnız bırakmayı, evinin hizmetlerini aksatmayı özgürleşmek olarak görüyordu.

Kadın Toplumun Annesidir

Kadın, çalışma yaşamına mı atılmıştı yoksa köleleşmiş miydi? Kadın, fert olarak ne durumda olursa olsun, topluluk olarak bunu düşünmüyordu; peş peşe açılan kadın kuruluşları ve onların yayınlarından başlayan zihinsel hücum karşısında kadının bunu düşünecek hâli de kalmamıştı.

Zihinler bozulunca hak ile batıl yer değiştirmiş; kadının zihninde doğru ile yanlış ters yüz olmuştu. Kadın, toplumun annesidir. Anne, bozulunca toplum ayakta durmaz.

Batı’daki bu durum, sosyal felakete yol açtı:

-Boşanmalar hızla arttı.

-Binlerce çocuk, sadece anne veya sadece babasıyla kaldı ya da yurtlara atıldı.

-Boşananlar arasında nikâhsız yaşama alışkanlığı görüldü.

-Evlenerek bir ailenin sorumluluğunu yüklenmek isteyenlerin sayısı azaldı.

-İş yaşamındaki zorluklar yüzünden hamile kalma isteksizliği başladı. Buna boşanma ihtimali de eklenince kadınların çocuk doğurma isteği azaldı, nüfus hızla düştü. Önemli bir bölümü aile ortamı dışında doğan çocuklarda, düzgün bir anne baba ilgisi görmemeleri yüzünden cinsiyetini benimseme problemi görüldü, toplumda farklı sapkınlıklar ortaya çıktı.

İngiltere üzerinde yapılan bir araştırmada, boşanmada mutsuzluğun sadece bir netice olduğunu, boşanma oranıyla kadınların çalışma hayatına katılma oranının doğrudan ilgili olduğunu göstermektedir. 1960-1970’li yıllarda kadınların çalışma hayatına katılmasının oranı artmış, aynı dönemde boşanma hastalığı da başlamış ve bir daha önüne geçilememiştir. Aynı ülkede 2000’li yıllara gelindiğinde yeni bir problem baş göstermiştir. Çocuk sahibi olduktan sonra boşanan anneler, geçimlerini tamamen üstlenince çocuklarının babaları tarafından görülmesini istememektedir. Adeta erkekleşerek baba rolünü de üstlenen anne, babayla görüşmenin çocuğuna bir şey katmayacağını iddia etmekte, kendisiyle yaşamayan babanın çocuğu görmesini anlamsız görmekte ve engellemektedir. Bundan dolayı binlerce çocuk, “baba” otoritesi ile tanışmadan büyümekte, bu da toplumun geleceğini tehdit etmektedir.

Nitekim İngiltere’de “tek anababalı haneler” diye bir kavram ortaya çıktı. Aile parçalanmış. Bir evde ya anne var ya da baba... Ve bunların büyük çoğunluğu sadece annenin bulunduğu hanelerdir. O ülkede kadın istihdam oranının artmaya başladığı 1971’de bu tür hanelerin sayısı resmi rakamlara yansıdığı kadarıyla yüzde üç iken, 2003’te yüzde on ikiye çıkmıştır. Ayrı yaşadıkları hâlde bunun kayda geçirmeyenlerin sayısı da buna dâhil değildir. Bugün bu oranın çok daha yüksek olduğu herkes tarafından kabul edilmektedir.

Kadın Fıtratına Savaş!

Bir zamanlar, savaşların yol açtığı “dul kadın evi” bugün, iş yaşamına katılma yüzünden artmaktadır. Kadının dul kalması, geçmişte bir savaş neticesi iken bugün iş yaşamına katılma ve bunun yol açtığı problemlerin neticesi olmaktadır. Çünkü geçmişte ülkelere karşı açılan savaş, bugün kadının fıtratına karşı açılmaktadır.

Geçmişte savaşlarla kadınlar kocasız kalırken bugün iş yaşamıyla kocasız kalmaktadır.

Geçmişte savaşlarla nüfus azalırken bugün iş yaşamıyla nüfus azalmaktadır.

Geçmişte çocuklar, savaşlarla babasız kalırken bugün iş yaşamıyla babasız, hatta annesiz ve babasız kalmaktadır.

Kadını fıtratından uzaklaştırarak sosyal yaşamın dengesi ile oynayanlar, toplumu batırdı. Bugün Batı, o bataklıktan kurtulmak için çırpınıyor.

Ev hanımlığı teşvik ediliyor, kadının evinde çocuklarına bakması için fonlar oluşturuluyor.

Ancak Batı, kendi para kazanma hırsı ile oluşturduğu bataklıktan kurtulmak için çırpınırken biz, onun bataklığına doğru koşuyoruz.

Bizde “kadın istihdamı”nın artırılması adı altında bütün alanlarda kadın çalışanların sayısının artırılması yönünde teşvikler yapılıyor. Bu konuda hem işveren isteklendiriliyor hem de aynen Batı’da olduğu gibi “kadın hakları” kullanılıyor.

Kadının evinden, çocuklarından kopup kocasından uzak bir ortamda başkaları ile çalışması bir hak olarak öne sürülüyor, kadına kabul ettiriliyor hatta kadının zihni değiştirilerek kadın adeta buna zorlanıyor.

Ve bununla aynı anda biz, boşanma oranlarının; yurtlara, çocuk bakım evlerine terk edilen çocukların sayısının artmasından; evlilik yaşının gittikçe yükselmesinden, evlenme isteksizliğinin oluşmasından şikâyet ediyoruz.

Bir de aile içi huzursuzluğun sadece işsizlikten ya da ekonomik sıkıntıdan kaynaklandığı yanılgısına itiliyoruz. Gerçekler karşısında resmen gözümüzü kapatıyoruz.

Önümüzde Batı’nın yaşamış olduğu bir tecrübe ve istatistikler var:

Erkeğin rolünü üstlenen, daha açık bir sözle adeta erkekleşen kadın,

-Aile hayatına sıcak bakmıyor, evlenme konusunda isteksiz davranıyor.

-Evlendiğinde çocuk doğurma konusunda tereddüt ediyor.

-Az çocukla tatmin oluyor, çocuk sayısını kısıtlıyor.

-Özellikle işyerlerinde idareci rolünü üstlenerek “erkekçe bir hâl” içinde bulunan kadınlar çocuk sahibi olduğunda babanın rolünü çalıyor, çocuklara yön verme konusunda babaya bir alan bırakmıyor hem baba mutsuzluğa, tatminsizliğe itiliyor hem de çocuk, baba otoritesinden yoksun büyümenin yol açtığı psikolojik hâllere doğru gidiyor. Nüfus azalıyor, sağlıksız bir nesil yetişiyor.


Sayı : 44
Büyük Kapak