Kahramanlığın Onda Dokuzu…

Sayı : 12 / Şubat 2013, Konu Başlığı : Kapak

Ne zaman hurma görsem aklıma, derneğimizde Arapça dersi veren Fatıma Hanım gelir. Kendisine ikram edildiğinde “Artık hurma görmeye dayanamıyorum” dediğini… Çünkü ona ambargo yıllarını hatırlatıyormuş…

Ülkemizde muhacir olarak bulunan Irak Türkmen’i Fatıma Hanım o yılları şöyle anlatmıştı:

“Ambargodan önce memleketimize her çeşit meyve, sebze, hububat gelirdi. Ama ambargodan sonra bu mahsullerde çok pahalılık oldu. Bizim gibi düşük geliri olanlar sadece köyünde yetişen mahsulleri satın almaya güç yetirebiliyordu. Bizim köyün mahsulü de hurma olduğu için, devamlı onu katık ediyorduk. Sabah kahvaltısında hurma pekmezi, öğle yemeğinde ekmek arası hurma ezmesi, akşam yemeğinde hurma, tereyağı ve yumurtadan yapılan yemek. Kısacası hurma görmekten artık bıkmıştık. Şimdi hurma görünce gözümün önünde o günlerim canlanıyor.”

Bazen çocuklarıma Fatıma Hanım’ın yaşadıklarını anlatıyorum. Özellikle de yemek seçtikleri, en ufak bir sıkıntıdan şikayet ettikleri ve bir mahrumiyete dayanamadıkları zaman…

Ben küçükken hatırlıyorum; böyle durumlarda anne babam hemen bize “Sen askerde ne yapacaksın?” veya “Yarın el kapısında ne yapacaksın?” der ve sabretmeyi öğrenmemizi isterlerdi. Hatta kızları daha da sabırlı yetiştirirlerdi; “El kapısı, bitmeyen askerliktir” derlerdi.

Doğrusu onların verdiği terbiyeden hiç zarar görmedik; aksine hayatta başarı diye bir şey varsa onun da biricik sırrı, zorluklara ve hoşa gitmeyen hallere sabretmekten başka bir şey değildi. Sabır her zaman gerekli; iyi günde de kötü günde de… Hele hele toplum olarak büyük bir imtihandan geçildiği günlerde…

Oğluma bazen dedelerimizin kurtuluş savaşında neler çektiğini anlatıyorum. İstiklal savaşı gazisi dedem, cephede, siperlerde, dağlarda, mağaralarda günlerce aç kaldıklarını anlatırdı:

“Bazı arkadaşlar yabani otlardan veya ağaç dallarının kabuklarını soyarak içlerinden yerlerdi. Bazen de zehirlenirler, mideleri bozulur istifra ederlerdi. Ben oruç tuttuğumu farz ederdim, bilmediğim bir şeyi yemezdim. Aç kalacağım, açlıktan öleceğim, diye vehim yapmazdım. Böyle olunca günlerce aç kalsam bile bir şey olmuyordu.”

O yıllarda memleketimiz ne kadar yoksul imiş... Öyle ki, makarna diye bir şeyi ilk kez, öldürdükleri düşman askerlerinin sırt çantalarında görmüşler. Hatta pişirileceğini de bilmedikleri için kıtır kıtır yemişler.

Bosna kuşatması esnasında da Müslüman Boşnak kardeşlerimiz, yardım olarak gönderilen yiyecek maddelerini ve makarnaları yağsız, salçasız, sade suyla haşlayarak hatta bazen yakıt bulamazlarsa pişiremeyip sadece ıslatarak yemişler.

Afganistan mücahitleri ise onu da bulamamışlar. Hiç unutmam hocamız anlatmıştı; bir delikanlı “Afganistan’a cihad etmeye gideceğim” diye niyetlenmiş; Afganlı bir mücahid de demiş ki, “Ama çorba isterim diye tutturmak yok.”

Meğerse daha evvel cihada giden bazı gençler “Her gün kuru ekmek yemeğe dayanamayacağız; bari bir çorba pişirin” diye isyan etmişler.

Savaş böyle bir şey…

Namus İçin Ölenler!

Yedi düveli memleketimizden sürüp atmak kolay olmamıştı elbette. Bir çiçekle bahar olmaz. Sabrı kuşanmış, fedakar ve kahraman bir halka sırtını dayamadan hangi kurtarıcı (!) dünyaya meydan okuyabilir?

Müslüman hanımın peçesine el uzatılmasına tahammül edemeyen, şerefiyle yaşayan ve gerekirse namusu için ölen nesillerin kahramanlığı sayesinde bu memleket dünyaya kafa tuttu. Hem de bütün imkansızlıklara rağmen…

Yıllardan beri kötü yönetilen, maceracı idareciler tarafından gereksiz savaşlarda yorulan, yıpranan bir halkın evlatları, iç ve dış düşmanlarla iyice kuşatıldıkları bir devirde, sadece ve sadece kahramanlığını azık ederek çıkmıştı sefere…

Şerefli bir barışı elde edene kadar, savaşın getirdiği her çeşit mahrumiyete katlanmak gerekiyor… Sıcak bir evden, sevdiklerinle beraber neşeyle geçen saatlerden mahrumiyet…

Uykudan, huzurdan, emniyetten mahrumiyet…

Hatta sevdiklerinden bir haber almaktan, onların iyi olduğunu bilmekten mahrumiyet…

Sadece mahrumiyetlere katlanmakla da bitmiyor.

Çocuklarıma bunları anlattıktan sonra diyorum ki:

“Şehadet ezgileri dinleyip coşmakla, hayali kahramanlıklarla iş bitmiyor. Savaş dediğiniz, öyle bilgisayar oyunları gibi önüne geleni devirip puan almakla kazanılmıyor. Savaş sabırla kazanılır. Kahramanlığın onda dokuzu acılara tahammüldür.”

Öyle değil midir?

Korku ve umutsuzluğa karşı direnç, en kötü şartta bile manevi gücünü yitirmemek, yılgınlığa düşmemek… Kararlılığını, birlik ve beraberliğini muhafaza etmek, emre itaat edip kardeşinle yardımlaşmak…

Belki en zoru; gelecek için hayal kurmayı bırakıp, kendi istikbalini feda edip, adil ve şerefli bir barışa veya zafere kadar, bu uğurda ölüm de dahil her ihtimali baştan göze almak…

Kahraman olmak kolay değil...

Kahramanlık Bitti mi?

Çağımızda ise kahramanlığa “eski zamanlarda kalmış, artık sadece adı bilinen, ama hiç kimsenin kendisine yakıştırmadığı bir sıfat” gözüyle bakılıyor.

Sanki nostaljik bir ezgi… Arkaik bir dile ait, manası pek hatırlanmayan bir kelime…

Kaçımız çocuklarımızı “Yarın bir savaş çıksa, memleketimize ambargo uygulanırsa,” diye düşünerek yetiştiriyoruz? Hatta “deprem gerçeğiyle birlikte yaşamak” diye bir klişe ortalıkta dolaşıyor da kaçımız bunun üstünde düşünüyoruz?

Büyük bir felaket yaşasak, buna ne kadar hazırız?

Hanımlar bir araya gelince, yalnız çocuklarının değil, babalarının da yemek seçmesinden şikayet ediyor. Yatılı okul ve yurtlarda kalamayan, askere gitmemek için her bedeli ödemeye hazır olan gençlerimiz var. Karavana yemeği çöpe döküp kantin önünde kuyruk olan…

Ders çalışmaktan başka hiçbir şey beklenmediği halde bunu da yapmayan ve sınava gireceğim diye psikolojisi bozulan…

Hayat tarzımız yavaş yavaş duygularımızı, ahlakımızı ve kişilik yapımızı etkiliyor. Bunun sonucunda da şuurumuz ve hatta imanımızı değiştiriyor.

Askerde intihar eden gençlerin sayısı çatışmalarda şehit olanların sayısını geçiyormuş. Amerikan ordusuna mı döndük?

Bir zamanlar bir yerlerde okumuştum, Amerikalı bilim adamları bir iddia ortaya atmışlar, “New York’ta bir saat elektrik kesintisi olsa şu kadar kişi intihar edermiş”

O zamanlar memleketimizde -tasarruf maksadıyla- hemen her akşam elektrik kesintisi olurdu. Ondan mı bilmem, bu iddia abartılı gelmişti.

Ama şimdi bakıyorum da bizim gençlerimiz de televizyondan, internetten mahrum kalmaya karşı sabırsız. Bir saatlik otobüs yolculuğunda kulaklarında, ellerinde veya dizlerinin üstünde bir cihaz, gözleri kimseyi görmüyor. Bir yaşlıya, hamile hanıma yer vermiyorlar.

Galiba kendilerini “eğlenmek için yaratılmış bir canlı türü” sanıyorlar. Başka hiçbir iyiliğe, fedakarlığa vazifeli addetmiyorlar kendilerini…

Sanki eğlenmeden geçen bir saate tahammülleri yok. Hatta onu bırakın, indirmek istedikleri film veya açmak istedikleri video biraz gecikince bile sabredemiyorlarmış. Araştırmalara göre on saniye içinde açılmayan müzik videosunu bırakıp hemen başka birini tıklıyorlarmış…

Böyle bir nesille nasıl kahraman bir ülke olacağız!

Kuru Lafla Olmuyor!

Osmanlı’nın kötülendiği yılların acısını çıkarırcasına Osmanlı sevgisini ihya etmek istiyoruz. Bu çok güzel bir şey. Yeni nesillerin ecdadını tanıyıp, onların hatırasından kuvvet alması, kendine güveninin artması, batı karşısında eziklikten kurtulması ve kendine ait idealler, gayeler edinmesi…

Bunlar çok güzel ama bunlar kuru lafla olmuyor. Fatih İstanbul’ u fethetmek için yola çıkmadan evvel tebdili kıyafetle çarşı pazarı geziyor, halkın ahlaki durumunu teftiş ediyordu. Osmanlı askerleri bir bağdan geçse Padişah askerin üstünü arattırıyor, bir salkım üzüm bile bulamıyordu.

Şerefli bir millet olabilmek için ahlakı sapasağlam, metanetli ve fedakar kahramanlar yetiştirmemiz gerek. Öyle bir nesil yetiştirmeden dünyaya meydan okuyabilir miyiz?

Kendimizi çok emniyette mi zannediyoruz? Avrupa ülkelerinin aleyhimize her türlü adımı attığını görüyoruz. Düşmanımızla dost, dostumuzla düşman olmak için söz birliği içindeler.

Bir gün Güney Kıbrıs’ı AB’ye alıyorlar, bir gün masaya Ermeni kartını koyuyorlar. Komşularımızla aramızı açacak savunma sistemleri kurmaya zorluyorlar. Her sene bir komşumuza ambargo koyup, bir diğerinde savaş çıkarıyorlar. Onlara nasıl güvenebiliriz ki?

Bir gün sıranın bize gelmeyeceğini nereden biliyoruz? Bir gün önümüze yeni bir Sevr planı konmayacağını… Doğrusu: bilmiyoruz!

Irak halkı Saddam’ın iktidarı sırasında batıyla iyi ilişkiler içindeydi ve refaha alışkındı. Ama sonra ne oldu?

Kurt kuzuyu yemeyi aklına koyunca, derenin aşağısında olsa bile “Suyumu bulandırdın” dermiş. Bizim de önümüze kabul edemeyeceğimiz tekliflerle gelmeyeceklerinden emin miyiz? Bizi şimdilik iç savaşla uğraştırıyorlar ama bir gün başka tacizlerin gelmeyeceğini, biliyor muyuz?

Üstün Ahlak Zor Günde Belli Olur!

Evlat yetiştirirken bütün bunları da düşünüyor muyuz? Şerefli bir barış için her türlü şarta tahammül edecek bir nesil yetiştiriyor muyuz?

“Büyük günahlar” listesinde “savaştan kaçmak” diye bir madde gözüme ilişiyor ve ürperiyorum. Biz bugün savaştan kaçmamayı kahramanlık zannediyoruz; halbuki dinimiz onu Müslümanların boynuna namaz, oruç gibi bir görev olarak yüklüyor. Biz ise sigara izmariti toplamaktan ibaret bir askerliğe bile tahammül edemeyen bir nesil yetiştiriyoruz.

Allah-u Teâlâ bizi musibetlerle terbiye etmesin ama böyle bir nesille felakete uğradığımızı göz önüne alalım. Nasıl bir imtihan veririz?

Dünyanın en güçlü ülkesi Amerika bile, Kadir- i Mutlak olan Allah azze ve cellenin kahrı karşısında dizleri üstüne çöktü. Kasırga musibeti sebebiyle perişan oldular. Biz yarın deprem olsa yaşayacağımız durumlara sabredebilecek miyiz?

Geçtiğimiz yıl Van depreminde birkaç kişinin yaptığı hareket sebebiyle çıkan, “Depremzedeler yardım kamyonlarını yağmaladı” haberlerini dudak bükerek seyrettik… Hiç kendimizi onların yerine koyduk mu?

Biz böyle bir durumda olsak “Önce komşumuz doysun, ısınsın…” “Önce onun çocuğu enkazdan çıkarılsın, tedavi görsün.” Diyebilecek miyiz?

Onu bırakın, bugün tokken, “Çok şükür biz bugün doyduk, o da doysun” diye, aç olduğunu bildiğimiz Müslüman kardeşlerimizin yardımına koşuyor muyuz? Bugün rahat içindeyken ekmeğimizi paylaşamıyorsak, yarın açken, açıktayken nasıl fedakarlık yapacağız? İtiraf edelim o zaman hiç yapamayız…

Biz bu şekilde örnek olur ve batının bencil, bireyci, rekabetçi ahlak yapısıyla evlat yetiştirirsek yarın bir felaket esnasında evladımız, elimizdeki ekmeği kapıp bizi aç koyar. En yakınlarımızla birbirimizi boğazlarız. Allah korusun…

Unutmayalım ki felaketler, savaşlar, ambargolar sadece başkalarının başına gelmez. İnşallah böyle bir şey olmasın ama her şeye hazırlıklı olmakta fayda var. Bu sebeple sadece binalarımızı sağlamlaştırmakla yetinmemeliyiz, ahlaklarımızı ve karakterlerimizi de sağlamlaştırmalıyız.

Tabi ki yeniden şerefli bir ümmet olmak istiyorsak…


Sayı : 12
Büyük Kapak