Kalbi Allah'a Bağlamak İçin

Sayı : 60 / Şubat 2017, Konu Başlığı : Hasbihal

İnsanın tek çaresi, kendisini Allah-u Zülcelal’e karşı sadık ve doğru yapmaktır. İnsan, kalbinden dünyanın muhabbetini söküp attığı zaman, gece gündüz dünya ile meşgul olsa da o dünya ona zarar vermez.

Kalp Allah-u Zülcelâl’e bağlıdır. Ama kalp dünyaya bağlı olduğu zaman, dünya ile bir saniye dahi meşgul olsa zarar görür. Kalp, Allah’ın nazargâhıdır. Onu Allah-u Zülcelal’e bağlamak lazımdır.

Allah-u Zülcelâl’in dostları manevi doktordurlar. Onlar kalbi, nasıl dünyadan çözüp Allah-u Zülcelal’e bağlayacaklarını çok iyi biliyorlar. Allah yüz bin defa onlardan razı olsun.

Kalbi Allah-u Zülcelâl’e bağlamanın da bir takım alametleri vardır. Kalp, Allah’a bağlandığı zaman, daima O’nun yolundan, aşk ve muhabbetinden bahseder.

Bir adam bir Evliyanın yanına gelerek:

- Allah’ın rızasına nasıl kavuşulur? diye sormuş. Evliya ona:

- Sana müjdeler olsun! demiş. Adam:

- Niye? diye sorunca Evliya şöyle cevap vermiştir:

- O yolu soran kimse, o yola meraklı demektir. Allah ona nasip edecektir inşallah!

Demek ki Allah’ın yolunu merak etmek, daima onunla meşgul olmak, Allah-u Zülcelal’in yanıda çok makbuldür.

Sehl bin Abdullah şöyle demiştir:

“Kim kalbini Allah-u Zülcelal’e teslim ederse, Allah-u Zülcelâl onun âzâlarına sahip çıkar.”

İnsan kalbini Allah’a teslim ederse, O da o kimsenin gözlerine, ellerine, ayaklarına, diline yani bütün âzâlarına sahip çıkar. Gözünün harama bakmasını engeller, dilinin haram konuşmasına engel olur. Ayaklarının günah yerlerine gitmesine engel olur.

Kalp, bir şey değildir ki! Allah-u Zülcelal’in yaratmış olduğu bir et parçasıdır. Peki, neden onu Allah’a teslim etmiyoruz? Onu Allah-u Zülcelal’e teslim edip:

“Ya Rabbi! Bu kalbi sen yaratmışsın. Onu sana teslim ediyorum” diyerek, O’nun önüne koyalım. O zaman Allah-u Zülcelal’in rahmeti kalbimize girer ve bütün âzâlarımız da Allah-u Zülcelal’e teslim olur ve Allah-u Zülcelal’in katındaki ecir ve sevaplara doğru gider.

Esasen bizi mahveden şeytan ve nefistir. Onun için Bayezid-i Bestami şöyle demiştir: “Ben nefsimi çağırıp; ‘Gel, Rabbime gidelim’ dedim. Ama gelmedi. ‘Madem ki gelmiyorsun, sen kal ben gidiyorum’ dedim.”

Tabi nefse sadece ‘sen kal’ diye söylemek kolaydır. Asıl önemli olan onu terk edebilmek, onun heva ve heveslerini bırakabilmektir. Demek ki, onu terk etmek Bayezid-i Bestami’ye göre kolaydı. Onun için şöyle demiştir:

“Ben bir gün rüyamda, Allah-u Zülcelal’e dedim ki:

- Ya Rabbi! Ben sana nasıl gelebilirim? Allah-u Zülcelâl buyurdu ki:

- Ya Bayezid! Nefsini bırak öyle gel!

Bu zamanda nefsimizi yediriyoruz, içiriyoruz, rahat ettiriyoruz. Hiç olmazsa biraz Allah-u Zülcelal’in ibadetini de yapalım. Devamlı olarak nefsi doyurmak, ibadetin önünde büyük bir engeldir. Çünkü denilmiştir ki:

“Dünyada daima tok olan kimse, kıyamet gününde aç olur. Dünyada aç olan kimse, kıyamet gününde tok olur.”

Yemek şehvetinin zararlarından bazıları şunlardır:

a) Allah korkusu kalpten gider.

b) Mahlûkata karşı merhamet duygusu kalbinden çıkar.

c) Fazla yemek insana ağırlık vererek, taat ve ibadetine mani olur.

d) Hikmetli sözleri duysa da kalbi yumuşamaz.

e)Kendisi hikmetli sözleri konuşsa da başkalarına tesir etmez.

Öyle ise hiç olmazsa günde bir iki saat nefsimizi aç bırakalım. En azından aç olduğumuzu hissedelim. İnsan günde üç sefer yemek yerse aç kalmaz. Ama bir sabah, bir de akşam yediği zaman, sabah yediği yemekten sonra, ancak akşama doğru aç olduğunu hisseder.

Hülasa; insan, Allah-u Zülcelâl’e karşı sadık olup ve daima O’nun yanındaki ecir ve sevaplara karşı meyilli olursa, Allah-u Zülcelâl ihlâsı da sadakati de doğruluğu da ona nasip edecektir.

Fatıma-i Nişaburi şöyle demiştir:

“Sadıklar ve takva sahipleri, bu zamanda bir derya içindedirler. O deryanın dalgaları onlara çarpmaktadır. O derya içinde boğulmuşçasına Allah-u Zülcelal’e dua ve feryad ederler.”

Böyle olduğu zaman, Allah-u Zülcelâl o kimseyi günahlardan da muhafaza eder, ibadet yapmayı da nasip eder, zikir yapmayı da nasip eder. Ama biz Allah-u Zülcelâl’e yalvarmıyoruz ve istemiyoruz. İstediğimiz zaman da zayıf bir taleple istiyoruz. Oysa samimi bir şekilde, mahzun ve çok kıymetli bir şeyimiz kaybolmuş da onu arıyormuş gibi istersek, Allah-u Zülcelâl bize istediğimizi nasip edecektir, inşaallah.

Bütün bu bilgiler, bizim manevi olan hastalıklarımıza ilaçtır. Bu ilaçları bilip yapmamak, aynen bir kimsenin hastalığında ilaç alıp bir poşetin içine koyup hiç kullanmaması gibidir.

İlaçları kullanmayan hasta iyileşebilir mi? Onun için bu bildiğimiz ilaçları kalbimize, ruhumuza ve sırrımıza tatbik etmemiz lazımdır.

Allah-u Zülcelâl kendi fazlı ve keremi ile bizlere muamele etsin ve hepimize razı olacağı şekilde salih amel nasip etsin... (Amin)


Sayı : 60
Büyük Kapak