Kalbimizde Allah-u Zülcelâl’in Sevgisi En Büyük Olsun

Sayı : 54 / Ağustos 2016, Konu Başlığı : Gönül Sohbeti

Allah-u Zülcelâl, hemen hemen her yüz senede yeryüzüne gelen insanlar yok ediyor, yerine yeni nesiller getiriyor. Nasıl ki ziraatçılar ekinlerin bir kısmını biçer, bir kısmını biçmek üzeredir. En sonunda da temmuz ayında hepsini biçiyor. Biz de aynen böyleyiz. Her yüz senede bir önceki nesilden kimse kalmıyor.

Böyle olduğu için Allah'ın bize verdiği bu zamanın kıymetini bilelim; kendimizi perişan etmeyelim, Allah-u Zülcelâl’in rızasını kazanmaya gayret edelim.

Önümüzde çok dehşetli olaylar var. Allah-u Zülcelâl hepsini Kuran-ı Kerim’de bildiriyor. Allah-u Zülcelâl ayet-i kerimede şöyle buyuruyor:

“O kıyamet günü herkes; mahşer yerine, biri saik, (alıp gideceği yere götüren), biri de şahit olan iki melek ile beraber gelir.” (Kaf; 21)

Yani her bir insanın yanında iki melek olacak, birinin adı saik birinin adı şehittir. Onlardan biri saiktir, yani o kişiyi mahşer meydanına sevk ediyor, götürüyor. Şehit olan melaike de on beş yaşından ölünceye kadar olan ameliniz üzerinde şahitlik veriyorlar. Biz gaflete dalıyoruz, biz uyuyoruz, biz her tarafa gittiğimiz zaman gafletle davranabiliyoruz ama onlar hep bizimle ve bir milim bile kaçırmadan hepsini kaydediyorlar.

Kıyamet günü hakkında ne diyor bize:

“Andolsun ki sen bundan (sorguya çekilmekten) gaflet içindeydin. İşte senden perdeni kaldırdık. Artık bugün senin görüşün keskindir.” (Kaf, 22)

İşte o gün böyle, “Sen bu günün başına geleceğinden gafildin, unutuyordun ama bugün senin perdeni kaldıracağız ve sen bütün o geçmiş amelini göreceksin.” Diyor Allah azze ve celle. “Bugün gözün keskindir,” yani dünyada görmediğin şeyleri bugün göreceksin.

Allah-u Zülcelâl buyuruyor ki:

“O gün cehenneme: "Doldun mu?" deriz. O da: "Daha fazlası var mı?" der.” (Kaf, 30)

O gün kafirler, fasıklar, günahkarlar cehenneme atılacak ve Allah-u Zülcelal diyecek ki, “doldun mu?” o da diyor ki “Daha var mı?” İşte o günü düşünmek, hatırlamak lazımdır.

O gün mahşer yerinde müminler, kâfirler, fasıklar, günah işleyenler sevab işleyenler karışık haşredilirler. Sonra Allah-u Zülcelâl emrediyor ki:

“(Allah söyle buyurur,) “Ey mücrimler! Bugün müminlerden ayrılın!” (Yasin, 59)

Müminler cennete giderken suçlular yakalanır, onlardan ayrılırlar. İşte o kişilerden olmamamız için dünyada gayret göstermemiz lazımdır.

Cennet Müminlere Yaklaştırılacak

Allah-u Zülcelâl said olan cennetliklerin, iyilik yapanların hakkında da şöyle buyuyor:

“Cennet muttakilere, (Allah'a karşı gelmekten sakınanlara) uzak olmayacak, yaklaştırılacak.” (Kaf, 31)

Cennet muttakilere yakın oluyor, onlardan uzak değil. Onlara cenneti ikram ediyor Allah-u Zülcelâl. Nasıl bir insan bir insana bir şey ikram ettiği zaman yaklaşıyor, ona hürmet ediyor, onun gibi cennet de o gün kendi nimetleriyle mümine yakın olacak.

“Orada kendileri için diledikleri her şey vardır. Katımızda daha fazlası da vardır.” (Kaf, 35)

Allah-u Zülcelâl diyor ki, orada insanın canı ne isterse bütün nimetler vardır, bundan başka bir de katımızda bir şey daha vardır o da, Allah-u Zülcelâl’in cemalidir.

Bu nimetlerin bize nasip olması için o cehennemliklerden olmamamız için Allah-u Zülcelâl’i sevmek, bütün bunların sahibini sevmek lazımdır. Cennetin sahibi de Allah azze ve celledir, cehennemin sahibi de Allah azze ve celledir. Onu sevelim, O’na dost olalım, her ne istersek, istediğimizi bize verecektir. Hatta istediğimizden de fazlasını verecektir.

Biz desek, “Bunu ver, bunu ver Ya Rabbi” diye aklımıza gelmeyecek şeyleri, kalbimize bir hatara olarak gelmeyen şeyleri verecek, Allah azze ve celle. Onun için bu kısa ömrümüzü fedakârlık yapalım. Allah-u Zülcelâl de kıyamet gününde karşılığını verecektir, fazlasını da verecektir.

Allah-u Zülcelâl buyuruyor ki:

“…Mü’minlerin Allah’a olan sevgisi her şeyden daha güçlü bir sevgidir. Zulmedenler azaba uğrayacakları zaman bütün kuvvetin Allah’ın olduğunu ve Allah’ın azabının pek şiddetli olduğunu bir bilselerdi!” (Bakara, 165)

Allah-u Zülcelâl müminleri böyle methetmiş. O zaman bir düşünelim, bazen nefsimizin arzularına uyuyoruz, o zaman Allah'ı her şeyden çok sevmiş olmuyorum. Biz diyoruz ki “Allah'ı çok seviyorum” ama iddia etmekle olmuyor. Allah'ın emirlerini yerine getirmeyip de nefsimizin isteklerini tercih ettiğimiz zaman Allah'ı her şeyden çok sevmiş olmuyoruz.

Allah-u Zülcelâl buyuruyor ki:

“Ey iman edenler! Sizden kim dininden dönerse, (bilin ki) Allah onların yerine öyle bir topluluk getirir ki, Allah onları sever, onlar da Allah’ı severler...” (Maide, 54)

Bak, Allah onları sever onlar da Allah'ı sever buyuruyor. Ne mutlu onlara. Onlar Allah'ı seviyor, Allah da onları seviyor, çünkü dostun kalbi dostuna karşı aynıdır. Biz Allah'ı seversek Allah da bizi sevecektir inşaallah.

Peki, nasıl bileceğiz, acaba “Allah bunu seviyor mu, sevmiyor mu?”

Eğer bir kişiye baktığın zaman o Allah'ın dediğini yapıyorsa o zaman Allah'ı seviyor demektir. Bir kişi dese ki, “Ben namaz kılmıyorum ama Allah'ı seviyorum,” o yalandır. Eğer Allah'ın sevmediği bir hata yaptıysa o zaman Allah'a karşı özür dileyecek, “Tevbe Ya Rabbi, ben hata yaptım,” diyecek.

Sizin böyle sohbetlere gelmeniz Allah-u Zülcelâl’in sizi sevmesinin alametidir inşallah. Çünkü dedik ya, Allah-u Zülcelâl bir kişiye sevdiği şeyleri nasip ederse, sevmediği şeylerden de muhafaza ederse o kişiyi sevmesinin alametidir. Onun için elimizden geldiği kadar böyle manzaraları çoğaltalım.

Ömrümüz Çok Azdır

Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hadis-i şerifinde şöyle buyuruyor:

“Ümmetimin ömrü altmış, yetmiş yıl arasındadır.” (Tirmîzî, Deavât 101)

Çoğu insanlar altmış ile yetmiş arasında gidiyorlar. Onun için ömrümüz çok azdır. Nuh aleyhisselamın ümmeti bin sene dünyada kalıyorlardı, bizim o kadar ömrümüz yok. Görüyoruz ki birimiz ölüyor, götürüp toprağa gömüyorlar. Bu kadar gözümüzün önünde oluyor ama Allah bizi böyle yaratmış, gafil davranıyoruz.

İnsanın kalbi birdir, Allah azze ve celle hiç kimsenin içinde iki kalp yaratmamıştır. Allah-u Zülcelâl buyuruyor ki:

“Allah, hiçbir adamın içine iki kalp koymamıştır.” (Ahzab, 4)

Öyleyse Allah-u Zülcelâl kalbimize baktığı zaman kendi sevgisinden başka sevgi görmesin. Eğer kalbine şeytanın vesvesesi, nefsin hileleri gelirse hemen Allah'a yönelelim: “Ya Rabbi ben bunları istemiyorum, Seni istiyorum ya Rabbi, Seni istiyorum,” diyelim.

Hikâyeye göre Allah'ın veli kullarından biri ıssız bir yerde bir kuyudan abdest almak istemiş. Kuyuya kovayı salmış, çektiği zaman su yerine kova dolusu altın çıkarmış.

O kovayı kuyuya geri salmış,

“Ya Rabbi, ey dostum ben bunu istemem ben Seni istiyorum,” demiş. Yani Allah-u Zülcelâl onu o altınla imtihan etti, o ise “Seni istiyorum” dedi. Ben bunlara hayran kalıyorum, hikâye olsa dahi hayran oluyorum.

Bir hikâye de şöyle. Bir kurban bayramında bir evliya diyor ki, “Ya Rabbi benim kalbime senin için kurban kesmek yetmiyor, eğer izin verseydin kendimi Sana kurban ederdim.”

İşte onlar Allah'ın büyüklüğünü tanıdıkları için böyle diyorlardı. Allah layıktır bu fedakârlıklara. Allah-u Zülcelâl her şeyi sahibi, cennetin cehennemin, dünyanın, benim, kalbimin, her şeyin sahibi. Ben ise acizim, faniyim, fakirim.

Hiç düşünmüyoruz. Düşünsek, bak hasta oluyorum, kim bana şifa verecek? Sekerata girdim, öleceğim; hiç elimden gelen bir şey var mı ki, “Ben ölmeyeceğim,” diyebileyim? Her ne dersen, sen zayıfsın. Peygamberler de dahi, melekler de dahi, Allah-u Zülcelâl’den başka hiç kimse kalmayacak, her şey fani, her şey zayıftır Allah-u Zülcelal’e karşı. Allah'ı böyle bilelim, böyle bildiğimiz zaman çok seveceğiz onu. Tam bilmiyoruz, idrak etmiyoruz, gaflette kalmamız hep Allah-u Zülcelâl’i bilmediğimiz içindir.

İnsan ne kadar Allah'ı tanırsa o kadar Allah'ı sevecektir, ne kadar dünyayı tanırsa o kadar dünyadan uzaklaşacaktır. Çünkü Allah'ı tanırsa görecek ki, dünya da O’nun elinde, ahiret de O’nun elinde, ben de O’nun elindeyim, o zaman nasıl sevmeyeceksin ki? Dünyayı da düşündüğün zaman, bütün dünya senin olsa, bütün halkı senin kölen olsa, yine de bir gün öleceksin, seni kefene saracaklar, götürüp toprağın altına koyacaklar. O zaman dünyayı nasıl seveceksin? Dünyayı tanırsan sevmezsin onu.

Eğer insan kendine acımazsa, Allah'a karşı taksiratı için mahzun olmazsa o mutlaka pişman olacaktır, hasret ve keder çekecektir, kıyamet gününde. Şu an acımamız lazım, mahzun olmamız lazım. Şayet gevşeklik yaparsak Allah'a tevbe edelim, yalvaralım kendimizi düzeltmek için gayret gösterelim. Şimdi yapmazsak yarın ahiret gününde acımanın, mahzun olmanın, pişman olmanın hiç menfaati yoktur.

Allah-u Teâlâ Davud aleyhisselama vahyetti; “Ey Davud, nefsini bil, beni bilirsin.”

Davud aleyhisselam dedi ki: Ya Rabbi! Nefsimi nasıl bileyim? Seni nasıl bileyim?

Allah-u Teâlâ ona vahyetti: “Nefsini zafiyetle, acizlikle, fani olmakla bil. Beni de kuvvetle, kudretle ve beka ile bil. İşte o zaman Beni tanımış olursun. ”

Bunların çaresi, Allah-u Zülcelâl’i tanımak, sevmek için kalbimizi öyle Allah'a yakın etmeliyiz ve ruhumuzla da Allah-u Zülcelâl’e murakabeli olduğumuz zaman böyle devam edersek hem muhabbet yerine gelecektir hem de Allah-u Zülcelâl’i tanıyacağız inşaallah.

Kalbimizle Allah-u Zülcelâl’in arasında perde bırakmayalım, boşluk bırakmayalım. Allah-u Zülcelâl’in nurunun içine kalbimizi koyalım. Nasıl ki bir bebek kendi annesinin memesinden süt içerse, kalbimiz de Allah-u Zülcelâl’in nurunun içine girmekle O’ndan daima sevgi, lütuf, merhamet istemelidir. Kalbiyle böyle Allah-u Zülcelâl’den lütuf isteyecek ruhuyla da daima Allah'a murakabeli olacaktır. Böyle olduğu zaman yavaş yavaş Allah'ın muhabbetine kavuşacak, Allah-u Zülcelâl’in tanımasına kavuşacaktır inşaallah.

Allah-u Zülcelâl Peygamber sallallahu aleyhi ve selleme ve onunla beraber müminlere de buyuruyor ki:

“Ey peygamber! Allah sana yeter, sana uyan müminlere de yeter.” (Enfal, 64)

Başka bir ayet-i kerimede de buyuruyor ki:

“Eğer yüz çevirirlerse de ki: “Bana Allah yeter. O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur. Ben ancak O’na tevekkül ettim. O, yüce Arş’ın sahibidir.”

Bak bu ayetlerde hep Allah-u Zülcelâl bize yeter, bize kâfidir, Allah bize söylüyor bunları. Öyleyse Allah-u Zülcelâl’e samimi olarak bağlayalım kendimizi.

Emeğinizi Boşa Götürmeyin

Maalesef Allah-u Zülcelâl’in rızasına giderken de şeytan ve nefs boş durmuyor. Biz Allah'ın rızasına varmayalım diye onlar da bütün gücüyle gayret gösteriyorlar.

Tabi şeytan demiyor, “Benim gibi yap, cehenneme gir.” Nefsimizi eline alıyor ve dost görünüyor, diyor: “Sen rahatsızsın, namaz kılmasan da kaza yaparsın. Sabahleyin kalkmazsan da, cemaate gitmesen de olur,” diyor. Hep dost gibi görünüyor ama en büyük düşmandır.

Bahususus hizmet yaparken çok dikkatli olalım. Defalarca söylüyorum, emeğinizi boşa götürmeyin. Sanki dünyayı fethettin, böyle kibirlenmeyelim. Allah bunu bana nasip etti diyelim.

İslam dini, Peygamber aleyhisselatu vesselamın vasıtasıyla kurulmuştur. Ne kadar çok kişinin bu dine mütabaatı olursa o kadar menfaatimiz olacaktır. Ne kadar çok kişi, bizim hatalarımız yüzünden dinden uzaklaşırsa o kadar zararımız olacaktır.

Peygamber aleyhisselatu vesselam bize örnektir bize, biz de onun gibi yapacağız. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem ashabıyla bir yerde oturuyordu. Bir bedevi elinde kendi avladığı deb ile, deb etli bir hayvandır, onunla gelmişti. Kalabalığın arasından geçip Resulullah sallallahu aleyhi ve sellemin karşısına geçti ve şöyle dedi:

“Ya Muhammed, yemin olsun ki, senden daha çok kendisinden nefret ettiğim birisini anneler karınlarında taşımadı. Eğer kavmim beni aceleci olarak isimlendirecek olmasaydı, seni öldürür ve bununla insanları sevindirirdim.”

Bunun üzerine Hz. Ömer radıyallahu anh:

“Ya Resulallah bırak şunu öldüreyim!” dedi. Bak Resulullah aleyhisselatu vesselam ne buyurdu, bunu bize örnek olması için söylüyorum:

“Bilmez misin ya Ömer; halim (yumuşak huylu kişi), nerede ise peygamber olacaktı?” Yani yumuşak huylu olmanın Allah katındaki derecesi, peygamberlik makamına yakındır, buyurdu. Peygamberlerin derecesi ne kadar büyüktür, halim kişinin de derecesi de öyle yüksektir.

Sonra adama Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem:

“Ey Arabî! Neden böyle söylüyorsun?” buyurdu.

Bedevi elindeki debi önüne attı ve:

“Yemin olsun ki, şu elimdeki deb, sana iman etmedikçe ben de sana iman etmeyeceğim!” dedi. Peygamber aleyhisselatu vesselam:

“Ey deb! Sen kime ibadet ediyorsun?” diye sordu.

Keler, oradaki herkesin anlayacağı fasih bir Arapça ile,

“Buyur, emrine amadeyim, ey âlemlerin Rabbinin Resulü! Semada Arşı, yerde saltanatı, denizde yolu, cennette rahmeti, cehennemde azabı olana ibadet ediyorum.” cevabını verdi.

Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem:

“Ey keler, ben kimim?” diye sordu. Keler:

“Sen âlemlerin Rabbinin Resulü ve Peygamberlerin sonuncususun. Seni tasdik eden kurtuluşa erer, seni yalanlayan da hüsrana uğrar!” dedi.

Bunu işiten bedevi şunları söyledi:

“Ben şehadet ederim ki, Allah’tan başka ilah yoktur. Sen de Allah’ın Resulüsün. Allah’a yemin ederim ki; sana geldiğimde, yeryüzünde kendisine senden daha çok kızdığım bir kimse yoktu. Ve yine Allah’a yemin ederim ki, şu anda sen bana, canımdan ve babamdan daha sevimlisin. Ben sana cildimle, kılımla, içimle-dışımla, sırrımla-aleniyetimle velhasıl bütün benliğimle iman ettim.”

Sonra bu adam kabilesine gitti, bin kişiyle beraber geldi, hepsi iman ettiler. (Taberani, Mucemüs-Sağir, 2/653)

Şimdi düşünelim, eğer o adamı öldürmüş olsaydı ne olacaktı? Bir kişi cehenneme gitmiş olacaktı. Ama ne oldu, bin kişi ile beraber Müslüman oldular. Bak Peygamber aleyhisselatu vesselamı o hilmi onun gibi binlerce kişileri hidayete getirdi. İşte biz de böyle yaparsak biz de ona mutabaat yaptığımız için hizmetimiz bereketli olacak.

Her zaman diyorum, “Ben Allah'ın nazil ettiği dini insanlara ulaştırmak için elimden geleni yapıyorum ama tam yapamıyorum.” Benim vekilim olan kişi de böyle demelidir, yoksa o benim vekilim değildir.

Eğer bir kişi Allah-u Zülcelâl’i tanırsa bu bütün azalarında kendisini gösteriyor. Eğer biz de tam Allah'ı tanıyorsak Peygamber aleyhisselatu vesselamın mutabaatını yaparız ve bütün azalarımızda da yumuşak ahlak, güzel davranışlar meydana gelir.

Allah-u Zülcelâl hepimize; razı olacağı amel-i salih nasip etsin, nefsimize teslim etmesin ve fazlı keremiyle af ve mağfiret etsin.


Sayı : 54
Büyük Kapak