Kalıptan Kalbe…

Sayı : 27 / Mayıs 2014, Konu Başlığı : İrfan Mektebi

Zenginlik, soyluluk, makam mevki sahibi olmak...

Bunlar aslen kötü değildir.

Kötü olan bunları bir kibir, gurur sebebi yapmak...

Son dönemlerde tahsil de bunlara katıldı.

Tahsil, eğitim, ilim... sıcak şeyler... Hemen tahsil yapmanın kıymetine dair bir konferans, yahut faziletine dair bir vaaz verebilirsiniz.

“Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?!”

Olmaz tabii... Fakat her şeyin içini boşaltan ve başka şeylerle dolduran “son dönem”de, “âhirzaman”da yaşıyoruz.

Bugün tahsil, toplum piramidinde yukarılara tırmanma aracıdır.

Bir anne çocuğuna öğüt veriyor:

“Eğer okulda başarılı olamazsan çöpçü olursun. Ona göre!”

Bu çocuğun ömrü boyunca hizmete ve hizmetlilere ne gözle bakacağını tahmin edebiliriz:

“Evrimini tamamlayamamış insanlar!”

Evet, belgesel ve çizgi-filmlerde bolca karşılaştığımız bir kavram:

Besin Zinciri...

Evrimci anlayış, sözde evrimin mantığını rızık hiyerarşisinde yükselmek olarak koyar. Bu ahmakça mantığa göre aslanlara, ceylân yeme hakkını veren, avcılık tahsilleridir. Onlar rızka vesile olmak ve rızıklanmak için “öyle” yaratılmış değillerdir, acımasız tabiat şartlarında ayakta kalabilmek için “böyle” savunma ve saldırı yöntemleri geliştirmişlerdir!

Rızkı, merhameti, hayvanların yaratılış hikmetini, kader sırrını anlamamış behimî / hayvanî bakış açısı bunu görmüştür sadece...

Anlı şanlı kolejlerde, namlı üniversitelerde okuyup bir beyaz yakalı olmak da -evrimci hayvanî bakış açısından- böyle bir şeydir.

Eğer manevî bir terbiye almamışsa;

“Size cennetlikleri bildireyim mi? Onlar hem zayıf oldukları hem de halk tarafından zayıf görüldükleri için kimsenin önemsemediği ve fakat “Şöyle olacak.” diye yemin etseler, isteklerini Allâh’ın gerçekleştireceği kimselerdir.

Size cehennemliklerin kimler olduğunu söyleyeyim mi? Katı kalbli, kaba, cimri ve kurularak yürüyen kibirli kimselerdir.” (Buhârî, Eymân 9) hadîsinden ve onu ifade eden kâmil ve mükemmel insanın muazzam mücadelesinden, tamamladığı ahlâktan habersiz ise "yükseldiği" noktalardan aşağıya hep tepeden bakacaktır.

Halka dair düşünceleri, yorumları daima tepeden inme olacaktır. “Cahiller...” diyecektir, “Göbeğini kaşıyanlar...” diyecektir.

Dün;“Kara Fatmalar, örümcek beyinliler” diyenler de onlardı.

Bir büyük Allah dostu;

“Tahsil cehli alır, eşeklik bâkî kalır.” demiş.

Tahsil, irfânı artırmazsa, zühdü, tevâzuu artırmazsa, tesiri ters yönde olur. Nazmettiğimiz bir hadîs-i şerif de bunu şöyle ifade eder:

«Bir kulun zühdünü artırmayan ilmin sonucu...
Olur -Allah korusun- Hak’tan uzaklaştırıcı...»


Faydasız bilgiden Allâh’a sığın; gerçek ilim;

Dâimâ olmalı Mevlâmız’a yaklaştırıcı...

Zengin olmak, asil bir ailenin evlâdı olmak, bir makam-mevkie gelmek yahut da okumuş, bilgi ve kültür sahibi olmuş, aydın bir insan hâline gelmek bu imkânlardan mahrum kişilere bakış açısından birer imtihandır.

Yûnus Emre Hazretleri uyarıyor:

Cümle yaradılmışa bir göz ile bakmayan
Halka müderris ise hakikatte âsîdir (Yunus Emre)


İslâm’ın dünyayı belki en karanlık noktasından aydınlatmaya başladığı çağda, câhiliyye devrinde de toplumun içinde kendini üstte gören, halka tepeden bakan kimseler vardı. Medreseleri, okulları olmasa da belâgat ve fasâhatiyle meşhur olan Arap kavminde hatipler, şairler bugünün medya canbazları gibiydiler.

Kur’ân-ı Kerim’de Şuarâ yani şairler diye bir sûre olmasının sebebi budur. Kur’ân-ı Kerim devrin şairlerini, (boş ve yabancı) her vadide gezen, azgınları etkileyen, peşine takan, yalan söyleyen, hikmet satmaya kalksa da yapmadığı, yapamadığı şeyleri söyleyen bir fesat önderi olarak ortaya koyar.

Bu sıfatlardan kurtuluş için ise, îman, sâlih amel, yani tutarlı, düzgün bir müslüman hayatı ve ahlâkı şarttır.

Dayalı Kütükler Gibi…

Peygamberimiz Medine’ye geldiğinde, münafıkların bazı ileri gelenleri de hitabetleriyle halk üzerinde etkiliydiler. Cuma namazında ayağa kalkıp, aslında küstah bir bağışta bulunurcasına, “Ey Medineliler, bu Zâtı dinleyin!” diyen reisleri vardı.

Peygamber Efendimiz, yanına geldiğinde burnunu tutarak, hayvanın burayı kokuttu, diyecek derecede küstahlaşan, edepsizleşenleri de vardı.

Git gide çoğalan samimî müslümanlara açıktan karşı duramadıkları için, başka yansıtmalarla düşmanlıklarını, tefrikacılıklarını ortaya döküyorlardı.

Kâh Uhud, Hendek gibi mühim dönemeçlerde müslümanlar arasında gevşeklik meydana getirmek için, bol bol yıkıcı eleştiriler, muhalefetler üretiyorlar, kâh fakir bir müslümanın bir avuç hurma vererek katıldığı sadaka heyecanına kaş göz ediyor, kâh namus iftiralarına varan şenaatlere karışıyorlardı.

Prezantabl endamları, cafcaflı hitâbetleri vardı, toplumu yönlendirecek az-çok tahsilleri vardı. Cenâb-ı Hak tarif ediyor:

“Onları gördüğün zaman kalıpları hoşuna gider, konuşurlarsa sözlerini dinlersin. Onlar sanki duvara dayanmış kütükler gibidir. Her gürültüyü kendi aleyhlerine sanırlar. Düşman onlardır. Onlardan sakın. Allah onların canlarını alsın. Nasıl bu hâle geliyorlar?” (el-Münâfikûn, 4)

İslâm ise, kalıp değil kalp istiyordu.

Çelimsiz, ufak tefek bir deve çobanı olan Abdullah bin Mes’ûd, Bedir’de Ebûcehil’in kellesini alacak kudreti de, Kûfe’de cihanın en büyük hukuk mektebini kuracak ilmî liyakati de gösterdi.

Bilâl, Habeşli zenci bir köleydi.

Mekke’nin fethinde Kâbe’nin üzerine tırmanıp ezan okuduğunda Mekkeli müşrikler şoktan şoka girdiler.

İslâm, süslü laf değil, kalpten gelen söz istiyordu.

İslâm, kuru tahsil değil, gözyaşlarıyla ıslanmış bir irfan istedi.

Bugün de buna bakmalı...

Endâma değil encâma...

Kalıba değil kalbe...

Titre değil, titreyişe...

Unvana değil imana...

Reklamlara değil salih amellere...

Sosyal paylaşımlara değil, muamelâta...


Sayı : 27
Büyük Kapak