Kapak: “Emrolunduğun Gibi Dosdoğru Ol.”

Sayı : 50 / Nisan 2016, Konu Başlığı : Kapak

Hz. Ebubekir radıyallahu anh, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellemin sadık dostuydu. Efendimiz aleyhisselatu vesselamı bütün varlığıyla desteklediği gibi her türlü derdiyle de yakından ilgilenirdi.

Bir gün Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellemin halinde bir hüzün ve saçındaki beyazlıklarda artış olduğunu fark etti. Sordu:

- Yâ Rasûlallah! Saçınızda aklar görüyorum. Sanki son zamanlarda aniden ihtiyarladınız. Yoksa bir derdiniz mi var?

Allah Resulü aleyhisselatu vesselam cevap verdi:

“Beni Hûd, suresi ve benzerleri (Vâkıa, Mürselât Sûreleri) ihtiyarlattı.” (Tirmizî, Tefsir 57)

Her Kutlu Doğum Haftasında Peygamber efendimiz sallallahu aleyhi ve sellemin örnek ahlakından bahsederiz. Onun ümmetine olan sevgisini, Allah yolundaki fedakarlıklarını anlatırız. Ama ne kadar anlatsak da Allah'ın Habibinin gönül dünyasını, hüzünlerini, endişelerini ve acılarını tam olarak anlamaktan ve ifade etmekten aciziz.

Evet, Peygamberimiz ümmeti için çok büyük bir endişe taşıyordu. Çünkü Hûd Suresinde O’na: “Emrolunduğun gibi dosdoğru ol. Seninle beraber tövbe edenler de dosdoğru olsunlar. Hak ve adalet ölçülerini aşmayın. Şüphesiz O, yaptıklarınızı hakkıyla görür. ” (Hûd, 112) denilmişti.

Peygamber efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem zaten dosdoğru idi, kendisine risalet verilmeden önce dahi unvanı el- Emin idi. O, hayatının her safhasında istikamet üzereydi. Nitekim Allah-u Zülcelâl O’na: “…Sen sırât-ı müstakim üzeresin.” (Zuhruf, 43) buyurmuştu.

Ancak Efendimiz aleyhissalatu vesselam ümmeti için endişe ediyordu. Çünkü hitap sadece O’nun şahsına değil, O’nun tebliğ ettiği Hak yola girmek için batıl yollardan dönüp tevbe eden herkese yapılıyordu.

Hûd suresi ve bahsi geçen diğer sureler, geçmiş milletlerin helak edilişlerinden bahsediyordu. Onların Peygamberlerine karşı edepsiz davranışlarını, nasihatlere sırt çevirişlerini ve Allah'ın gazabını kendi üzerlerine adeta davet edişlerini gözler önüne serdikten sonra “Siz öyle olmayın, istikamet üzere kalın,” diye uyarı yapılıyordu.

İşte Peygamber efendimiz sallallahu aleyhi ve sellemi korkutan da buydu. Ya kendi ümmeti de geçmiş ümmetler gibi nankörlük ederse? Hak yolu bırakıp şeytanın süslü gösterdiği batıl inançlara ve günahlara meylederse? Onlar da Allah'ın azabına çarptırılır mıydı?

Peygamber efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem, bu endişesi sebebiyle ümmetine Allah'ın dinini dosdoğru tebliğ, talim ve tatbik etmeye büyük özen gösteriyordu. Kendisine iman eden her kim olursa olsun ona Allah'ın dinini en güzel şekilde öğretiyor ve kendisinden sonra tutunulacak sapasağlam bir kulp bırakmaya çalışıyordu.

Tebliğ Kolay Bir İş Değildi

İşi hiç de kolay değildi. Gönderildiği coğrafya her bakımdan son derece sıkıntılıydı. Başlarında doğru düzgün devlet nizamı bile olmayan, cahiliyye örf ve adetlerine göre yaşayan bir halk yığınından ibaretti. Bedevilerin çoğu kanun düzenine uymaya alışkın değildi. Zengin tüccarlar ise kibirli ve başına buyruk idiler. Geçim kaynakları çok kısıtlıydı ve halkın çoğu bu tüccarlar sınıfına borçluydu. Bu sebeple onların izni olmadan hak dine uymaları da çok zordu.

Halkın büyük bir kesimi atalarının yoluna taassupla bağlıydı. Öyle ki, Peygamber efendimizin kendilerine okuduğu ayetin belagati karşısında sarsılıyor, “Bu sözlerden sonra artık bu şiirler burada duramaz” diyerek, Kâbe’nin duvarındaki seçkin şiirleri bir bir indiriyorlardı ama yine iman etmemekte direniyorlardı.

Allah'ın ayetleri onların atalarını ahmaklık ettiğini, taptıkları putların işe yaramaz taş parçaları olduğunu yüzlerine vuruyordu. Buna tahammül edemeyerek, “Atalarımıza şöyle şöyle diyen sen misin?” diye Peygamberimizi tartaklamaktaydılar. Peygamber Efendimizin ise onların gönlünü alacak bir söz söyleme ve nazil olan ayetlerden tepki çekecek kısımları gizleme hakkı yoktu.

Ayetler, Peygamber efendimizi sıradan bir insan için tahammül edilemez bir çileyi emretmekteydi: “Ey Peygamber! Rabbinden sana indirileni tebliğ et, eğer bunu yapmazsan O'nun elçiliğini yapmamış olursun. Allah seni insanlardan korur. Doğrusu Allah kafirlere yol göstermez.” (Maide, 67)

Peygamber efendimize iman edenlerin çoğu, cemiyetin en zavallı kesimiydi; köle ve cariyeler, göçmenler, garipler, yoksul çobanlar, ziraatla uğraşan taşralılar, kimsenin önem vermediği yaşlı kadınlar…

Üstelik Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellemin, kibirli asilzadelerin, “Biz bunların arasına karışıp seni dinleyemeyiz, bunları yanından uzaklaştır veya bize bir gün ayır,” tekliflerini bile kabul etme hakkı yoktu. O yoksullarla beraber bulunmaya “sabretmesi” emredilmiştir:

“Sabah akşam Rablerinin rızasını dileyerek O'na yalvaranlarla beraber sen de sabret. Dünya hayatının güzelliklerini isteyerek gözlerini o kimselerden ayırma. Bizi anmasını kendisine unutturduğumuz ve işinde aşırı giderek hevesine uyan kimseye uyma.” (Kehf 28)

Ayetteki “Sabret,” emri, bu talim ve terbiye işindeki sabır gerektiren zorluklara işaret etmeye kafidir. Fakat o bu zorlukların üstesinden gelmiş, Abdullah ibn-i Mesud radıyallahu anh, Mekkelilerin sürülerini güden bir çoban delikanlıyken, onun talim ve terbiyesi altında Kufe mektebinin ve İmam-ı Azam gibi mezhep imamlarının muallimi haline gelmişti.

İnsanlığın Muallimi

Peygamberimiz, okuma yazma bilen sayısının çok az olduğu bir toplumda eğitimin teknik alt yapısını da kendi gayretleriyle inşa etmişti. İman edenler arasında okuma yazma seferberliği başlatarak, vahiy kâtiplerini de kendisi yetiştirmiş ve bunlarla ilk “İslami neşriyat” faaliyetlerine başlamıştı. Burada yazdırdığı ayet metinlerini, Erkam’ın evine, yani mektebe gelemeyenler için bir tebliğ ve talim vasıtası olarak diğer yerlere gönderiyordu. Mesela, Habbab radıyallahu anhı, Hz. Ömer radıyallahu anh’ın kız kardeşi ve eniştesine göndermesi gibi. Bu hadisenin detaylarından anlaşılan o ki, Peygamberimizin Mekke devrindeki talim ve terbiye faaliyetleri, evlerde tertiplenen sohbet, Kuran tilaveti ve ibadetlerle sürdürülmekteydi.

Bu faaliyetin muallimleri ekseriyetle Peygamber sallallahu aleyhi ve sellemin mektebinde yetişen delikanlılardı. Nitekim Medine muallimi Musab bin Umeyr radıyallahu anh de onlardandı. Talim ve terbiye faaliyetleri Medine devrinde, mescidde ve suffada daha da neşvünema buldu. Sadece suffada kalıp ilimle meşgul olan delikanlılar değil, hurma bahçelerinde çalışan, sadece namaz için mescide gelen ashabı bile vakit namazlarında okunan sureleri ezberlemekteydiler.

Müminlerin anneleri olan Efendimizin zevceleri de kadınlara eğitim verirlerdi. Peygamberimiz suffada, uzak diyarlara muallim, kadı, komutan ve hatta vali olarak göndereceği delikanlıları yetiştirdiği gibi, hanımları vasıtasıyla da gelecek nesilleri dünyaya getirip yetiştirecek anneleri eğitmekteydi. Peygamberimiz bazen bir kadına Kuran öğretilmesini, onun mehri olarak tespit ediyordu. (Ebû Davud, Nikâh, 30) Böylece kadınların dinini öğrenmesinin önemine dikkat çekiyordu.

Peygamberimiz Cuma ve bayram hutbeleri gibi geniş bir cemaate hitap ettiği zamanlarda da özlü, edebi, kolay akılda tutulan nasihatlerle talim ve terbiye verirdi. Hülasa, Efendimiz aleyhisselatu vesselam, daha önce mektep nedir görmemiş, ilim tahsilinin faydalarına dair hiçbir bilgisi olmayan, eğitim hayatının gerektirdiği disiplinden habersiz, ümmi bir kavmi, insanlığın muallimleri haline getirmişti. Peygamberimizin varisleri olan alimlerin de bu asra kadar en zor şartlar altında dahi dini ilimleri yaşatıp getirmeleri de yine bu mükemmel örneğe bakıp aynısını tatbik ederek olmuştur.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem bütün bu tedbirlerle kendisinden sonra uyacağımız dosdoğru bir yol bıraktı. Şimdi bize düşen, Onun gösterdiği yola uymaktır.

Özümüz İle Sözümüz Bir Olmalı

Peygamber efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem, kendisine başvurup, kısa ve özlü bir nasihat isteyen kişiye: “Allah’a inandım, de, sonra da dosdoğru ol!” (Müslim, İman, 62; Tirmizî, Zühd, 61; İbn Mâce, Fiten, 12) buyurmuştur.

Bizler Peygamber efendimiz sallallahu aleyhi ve sellemi seviyoruz, Kutlu doğumlarda onun sevgisini anlatan şiirler okuyoruz. Bunlar güzel şeyler ama gerçekten O’nu seviyorsak O’nun gösterdiği yolda, hiç sağa sola sapmadan, tereddüte düşmeden dosdoğru yürümemiz gerekiyor.

Hz. Enes radıyallâhu anh anlatıyor: “Rasûlullah sallâllâhu aleyhi ve sellem;

‘Şüphesiz; ‘Rabbimiz Allah’tır!’ deyip sonra istikamet üzere bulunanların üzerine melekler iner ve onlara; ‘Korkmayın, üzülmeyin, size va’dolunan cennetle sevinin!’ derler.”(Fussilet, 30) âyetini okudu ve şöyle buyurdu:

“İnsanlar, bunu hep söylediler; ancak, sonradan ekserîsi küfre düştü. Kim bu söz üzere ölürse, o kimse istikamet üzere olanlardandır.” (Tirmizî, Tefsir, 41/3250)

“Rabbimiz Allah’tır!” deyip, sonra bu söze uygun bir hal sergilemek, dosdoğru olmak ne demektir, bir düşünelim? Rabb, sahibimiz ve terbiyecimiz demektir. Bizim sahibimiz bize ne emrederse, bizi hangi emir ve yasaklarla terbiye etmek isterse ona itaat etmek. İşte Peygamber efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem bu söze sadık kalanlara müjde vermektedir.

Peygamber efendimizin akrabası olan Kureyşliler, Kabe’ye hizmet eden bir kabile oldukları için kendilerini üstün görüyor, yaptıklarıyla övünüyorlardı. Üstün ve seçkin oldukları için ne yaparlarsa yapsınlar Allah onları bağışlayacak sanıyorlardı. Ancak Allah-u Zülcelal indirdiği ayetlerle, itikatlarını düzeltip Allah'ın emir ve yasaklarına boyun eğmedikten sonra hiçbir faziletin onlara imtiyaz sağlamadığını bildiriyordu.

Öyleyse biz de düşünelim, anne babamızın Müslümanlığı bizi kurtarır mı? Ecdadımızın İslam’a hizmetleri sayesinde cennete girebilir miyiz? Bazı dedelerimizin, Hacı, Hoca veya takva ehli Müslüman olması bize bir fayda sağlar mı?

Hazret-i Peygamber sallâllâhu aleyhi ve sellem şöyle buyuruyor: “Ey Allah'ın Resulü Muhammed’in kızı Fâtıma! Ey (halam) Safiyye! Allah katında makbul ameller işleyiniz! (Sâlih amelleriniz yoksa, bana güvenmeyiniz.) Çünkü ben (kulluk yapmadığınız takdirde) sizi Allâh’ın azabından kurtaramam!” (İbn-i Sa‘d, II, 256; Buhârî, Menâkıb, 13-14; Müslim, Îman, 348-353)

Demek ki Peygamberimizin rehberliğine uyarak istikamet üzere yaşamadıktan sonra hiçbir şeyin faydası olmuyor. Öyleyse biz de her Fâtiha’da, Allah'a bize nasip etmesi için dua ettiğimiz, “Sırât-ı Müstakîm” üzere olmaya gayret etmeliyiz. Bizi Rabbimizin rahmet ve mağfiretine, cennet ve cemâline ulaştıran dosdoğru yola, yani Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in yaşadığı ve yaşattığı, öğrettiği ve anlattığı Sünnet-i Seniyye’ye uymalıyız.

Kesinlikle Müslümanlığı atalarımızdan kalan bir miras zannetmemeliyiz. Kendimizi Allah'a beğendirecek dosdoğru bir kulluk yapmak için biraz fedakârlığı göze almalıyız. İşte ancak o zaman, meleklerin, ‘Korkmayın, üzülmeyin, size va’dolunan cennetle sevinin!’ dediği hakiki kullardan olabiliriz.

Allah-u Zülcelâl hepimizi istikamet üzere olan kulların eylesin. Âmin.


Sayı : 50
Büyük Kapak