Âkıbet Muttakîlerindir

Sayı : 9 / Kasım 2012, Konu Başlığı : Şahsiyet Gelişimi

Zaman, korkunç daire; ilk ve son nokta nerde?
Bazı geriden gelen, yüz bin devir ilerde! (Necip Fazıl)


İlk ve sonlar büyük bir önem taşır... Bizim inancımıza göre sonların ilkle alakası vardır. Gözbebeğimiz, günebakanlar gibi dünyanın her yanından kendisine döndüğümüz Muazzam Kâbe, İlk ve Son Peygamber aleyhimes selamın hatırası ve emanetidir. Hem, Hz. Adem devrinde ibadet için ilk kurulan mâbeddir hem Peygamberlerin sonuncusunun neş’et mekânıdır.

Zâhir ve bâtını kucaklayan bütün İslâm âlimlerinin ittifak ettiği kabûle göre Cenâb-ı Hak her şeyden önce Hakîkat-i Muhammediye’yi yaratmıştır. Bu sebeple Peygamber efendimiz sallallahu aleyhi vesellem yaratılışta ilk, nübüvvette son olmanın azametli şerefini taşır.

Bu büyük şerefin sahibi Efendimiz’in doğar doğmaz ilk sözü “ümmetî, ümmetî”, vefât etmeden önce son sözü de “Refîk-i Âlâ’ya” olmuştu. Efendimiz ümmeti için, ümmetinin selâmeti için bir ömür yaşamış ve vazifesi bitince “Yüce Dostuna” dönmüştü. O’nun mübârek ömrünün bir özeti de Kur’ân’ın ilk emri “Oku!” son emri “Rabbini hamd ile tesbih et ve istiğfarda bulun!” olmuştur.

Günahsız olan ve ilâhî gufrânın temînatı altında olan Peygamberimizden istenen istiğfar, yine ümmeti için istiğfardır. Hazret-i Peygamber’in mahşer yerinde yapacağı son vazife, ümmetinin bağışlanması için secdeye kapanmak, şefâat-i uzmâ ile Âlemlerin Rabbi’nden ümmeti için ateşten âzâd ve cennetle âbâd lutfunu niyaz etmek olacaktır.

Allah Rasûlü’ne ilk îman edenler, onun sohbetiyle şerefyâb olan o ilk nesil, Ashâb-ı Kirâm, Enbiyâdan sonra insanlığın en faziletlileridir. Diğer yandan kıyamete yakın olan, son devirdeki âhirzaman ümmetinin “Peygamberin sünnetini elde tutmalarına” büyük mükâfat vaad edilmiştir.

Çünkü kıyamete doğru gidilen bu dönemde çeşitli fitneler yaşanacak, tıpkı ölüme yakın bir kişinin can çekişmesi ve o anda şeytanın en zorlu tasallutları gibi dünya gündemine de böyle buhranlar çökecektir. Mesela şu günlerde yaşadığımız “Peygamberimize hakaret filmi” Gibi...

Bu iftiralar ne ilktir ne de son!

Batı âleminden İslam’a ve Peygamberimiz aleyhissalatu vesselama gelen sataşmaların tarihi eskiye dayanır. Eskiden ilim kisvesi altında, oryantalistler vasıtasıyla hakaretler edilirdi. İlim ve akademi, kin ve hasetlerine maşa olurdu. Zaman zaman tarih âlet edilirdi. Papa XVI. Benediktus’un saçmaları gibi, gönüller fâtihi İslâm’ın kılıçla yayıldığı hakareti yayılmaya çalışıldı. Son yıllarda sanat âlet ediliyor. Karikatür, resim son olarak sinema... Tahriklerle aynı değneğin iki pis ucuna çekmeye çalışıyorlar Müslümanları...

Derinde; alışalım, onlar gibi, mukaddesatımızın ayaklar altına alınmasını kanıksayalım, soğukkanlılık, itidal diye diye “olur böyle şeyler...” noktasına gelelim istiyorlar. Bir taraftan da feveran ederken, yakalım, yıkalım, devirelim, onların iddialarına ispat olacak işler yapalım istiyorlar.

Bu mukaddesata hürmet nedir bilmeyen güruh, kendi peygamberlerine de iftira ederler. Muharref kaynaklarında gûya Hazret-i İsâ’nın çarmıha gerildiği demde son söz olarak “Tanrım, Tanrım! Niye beni terk ettin?!” dediğini söylerler.

İman tarihinde daha ağır işkencelere mâruz kalmış nice sağlam yürek; hattâ kendi ümmetinden Habîb-i Neccar, düğün evine girercesine ölüme yürümüşken bir büyük Rasul o metaneti göstermeyecek. Kendi devri civarında yaşamış olup her ikisi de hunharca şehîd edilmiş Zekeriyyâ ve Yahyâ Nebî’lerin gösterdiği sabrı gösteremeyecek, hattâ isyan sayılacak sözler sarf edecek? Olacak iş midir?!

Sırf bu sözün isnadı bile Hazret-i İsâ’nın çarmıha gerilmediği, onlara öyle gösterildiği yönündeki Kur’ânî tâlîmi bir kez daha haklı çıkarıyor. Kendisini ihbar eden hain Yahuda’nın onun yerine çarmıha gerildiğini tasdik ediyor.

Gelmesi dünyâya özel; ölmeden ayrılması sır;
Hikmet-i Mevlâ ne güzel, Hak yere hâin asılır!


Keşke bu iftira Hıristiyanların Hz. İsa’ya isnad ettikleri yegane iftira olsaydı. Üstelik bu bedbahtlar bühtanın en büyüğünü yaparak, mucizevi bir şekilde beşikteyken konuştuğu zaman ağzından dökülen ilk sözü: “Şüphesiz ben Allâh’ın kuluyum! O bana kitap verdi ve beni bir peygamber kıldı…” (Meryem, 30) olan Peygamber’e; insanları şirke çağırmak gibi büyük bir çirkinliği yakıştırırlar.

Kur’ân-ı Kerim, mahşer yerinde kendisini ilâh edinen bozuk inanışlı Hıristiyanlarla yüzleştirilme sahnesinde söylediği son sözü bize naklediyor:

“Allah; ‘Ey Meryem oğlu İsa, insanlara; ‘Beni ve annemi Allâh’ın yanı sıra iki ilâh edinin’ diye sen mi söyledin?’ dediği zaman O der ki:

“Sen’i tenzih ederim, hakkım olmayan bir sözü söylemek bana yakışmaz. Ben onu söylemiş isem muhakkak Sen onu bilirsin. Sen nefsimde olanı bilirsin, ben Senin nefsinde olanı bilmem. Muhakkak ki gaybları en iyi bilen Sensin, yalnız Sen!

Ben onlara, bana emrettiğini;

“Benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah’a ibadet edelim.” diye söyledim. Aralarında bulunduğum sürece ben onlar üzerine şahit idim. Beni vefat ettirince onlar üzerinde gözetleyici Sen’din, Sen her şeye hakkıyla şahitsin.
Onlara azâb edersen muhakkak ki onlar senin kullarındır; onları bağışlarsan muhakkak ki Sen Azîz’sin, Hakîm’sin’ ” (Mâide 116-118)

Kendi Peygamberlerine böyle iftiranın en büyüğünü yapanlardan ne beklenir! Zaten Rabbimiz ehl-i kitaptan eziyet göreceğimizi Kur’ân-ı Kerim’inde bize haber vermiştir:

“Muhakkak siz, mallarınız ve canlarınız hususunda imtihan olunacaksınız. Sizden önce kendilerine kitap verilenlerden ve Allah'a ortak koşanlardan size eziyet verici birçok söz işiteceksiniz. Eğer sabreder ve Allah'dan gereği gibi korkarsanız, şüphesiz işte bu azmi gerektiren işlerdendir.” (Âlü İmran 186)

Önemli olan süreç değil, sonuçtur

Yukarıdaki âyet, bu imtihanlar ve eziyetler karşısında sabrı ve takvâyı tavsiye ediyor. Selâmet yurdunun davetçisi Hazret-i Peygamberimiz ise «sabır ilk sadmededir» buyurdular. Kişi mukavemetini, rızasını, teslîmiyetini… musîbetin ilk vurduğu anda göstermelidir.

Bizim tahriklere kapılıp vurup kırmamız, suçlu suçsuz ayırt etmeden öldürmemiz sadece onların ekmeğine yağ sürer. Zaten bunun için kışkırtmıyorlar mı? Bizi mahallenin delisi misali kızdırıp, sonra taşkınlıklarımızla alay etmek için…“Bakın size demedik mi?

Bunlar böyledir işte” demek ve İslam ülkeleri üzerinde tazyiki artırmak, silah ticaretini körüklemek için…

Biz sükûnetimiz ve vakarımızla bu hileyi boşa çıkaralım. Onlara lüzumlu cevabı, “Peygamberimiz aleyhissalatu vesselamı en güzel şekilde anlatan kitaplar, filmler hazırlayıp çeşitli dillerde yayınlayarak, dünyanın her köşesine ulaştırarak verelim. Ve ona layık, mükemmel şahsiyetler inşa edip, fazilete susamış dünya halklarını dinimize hayran bırakarak…

Musibetlerle kuşatıldığımız şu günlerde hakiki itidale muhtacız... Taşkınlıktan uzak gerçek tavıra...

Ne zaman batıya nasıl tavır koyalım diye düşünsek, boykot aklımıza geliyor. Birkaç firma amblemini sosyal medyada tel’in ediyoruz. Fakat dükkânımızda, okulumuzda, evimizde, zihnimizde, kalbimizde onların fikriyatı cirit atıyor.

Her şeyden önce kendi dünya görüşümüzü kendi inancımız üstüne sağlamca kuralım. Hayatımızın her sahasında Peygamber sallallahu aleyhi vesellemin düsturunu hakim kılalım. Avucumuzda kor taşımak gibi zor olsa da Peygamberimiz aleyhissalatu vesselamın mükemmel ahlakını yaşamaya gayret edelim. Ve şunu da unutmayalım:

Dalâlet ehlinin ve gazaba dûçâr olanların başlangıç ve bitiş düdükleri arasında neler yaptıkları hiç mühim değil! Puan cetveli son haftada gerçek ehemmiyetine kavuşur.

Günübirlik devranların kime ait olduğuna bakılmaz, mîzanda. Kur’ân «Âkıbet muttakîlerindir» (Hûd 49) diyor. Ukbâ, yani son muttakîlerindir.

İmtihan gereği zâhirî plânda İslâm başta ve sonda garip gelmiş garip gidecekse de, nihâî plânda son gülenler Müslümanlar olacaktır:

Kapı kapı bu yolun son kapısı ölümse;
Her kapıda ağlayıp o kapıda gülümse!
(Necip Fazıl)


Sayı : 9
Büyük Kapak