‘Keşke’ Demekle Cennet Kazanılmaz!

Sayı : 14 / Nisan 2013, Konu Başlığı : Gönül Sohbeti

Allah-u Zül celal de kelamını Peygamberlerle beraber yeryüzüne nazil etmiş ki, insanlar onunla manevi hastalıklarından tedavi olsun, şifa bulsun. Nasıl insan zahiri olarak hastalandığı zaman, eczaneye gidiyor, ilaç kullanıp şifa buluyorsa, manevî olarak da tedavi olmaya ihtiyacımız var. Tedavi olmasak ne kadar istersek, isteyelim yapamayız.

Zahiri olarak nasıl ki çok ağır hastalanıyor, yoğun bakıma giriyor, elini kaldıramayacak hale geliyorsa insan, manevi olarak da bazen o hale geliyor. İmanı var, namaz kılmak, oruç tutmak istiyor, hayırlar yapmak istiyor ama kuvveti yok yapacak durumda değildir. Manevi olarak hastadır tedaviye ihtiyacı vardır. Onun için manevi olarak tedavi olmamız lazımdır.

Allah-u Zülcelâl bir ayet-i kerimede buyuruyor:

“Ey imân edenler I Eğer Allah'a karşı takva sahibi olup, (kötülüklerden sakınırsanız) O size bir Furkan (iyiyi kötüden, hayrı şerden, hakkı bâtıldan ayıran bir ilim ve marifet) verir. Suç ve günahlarınızı örter ve sizi bağışlar. Allah büyük lütuf sahibidir.” (Enfal, 29)

Yani eğer siz Allah’ın takvasında bulunursanız, Allah da size bir hidayet nasip edecek, hak ve batılı birbirinden ayırır duruma geleceksiniz. Allah azze ve celle günahlarınızı affedecek, size mağfiret edecek. Allah azim ve kerem sahibidir.

Demek ki biz Allah’tan korkarsak, Allah azze ve celle bizim kalbimize baktığında, bizim ondan korktuğumuzu görüyorsa ve biz Allah’ın yanında ki ecir ve sevaplara müşteriysek; Allah bize iyi şeyler nasip edecek kötü şeylerden de muhafaza edecek.

Allah-u Zülcelal “vallahu zül fadlil azim” buyuruyor, yani “Allah çok büyük ihsan ve ikram sahibidir,” o şekilde vasıflandırıyor. Fadl demek, yani bir şeyin karşılığı değil, sırf ihsanından dolayı veriyor.

Her şey Allah’ın fazlındandır. Ne kadar ibadet yaparsan yap onun fadlı, rahmeti, ihsanı olmasa insan kendi ameliyle kendini kurtaramaz.

Hiç kimse ameline güvenmesin, yalnız elimizden geldiği kadar yapmalıyız ki, Allah bizi görsün. Biz ona kulluk vazifemizi elimizden geldiğince yerine getirmeye çalışıyoruz, çünkü onun yanındaki fadl, kerem ve ihsanına müşteriyiz, o da bize verecektir inşallah. Yoksa onun rahmetine tevekkül edip bir şey yapmazsak o da yanlıştır.

Bâki Olana Rağbet Et!

Akıllı kimse daima Allah’ın yanında olan hal ve sevaba, yani Allah’ın rızasına müşteri olmaya rağbet eder.

Bir evliyanın bir bineği kaybolmuş. Onu aramak için evinden çıktığı zaman yolda bir Yahudi’ye rastlamış. Ona “Kimsin, nereye gidiyorsun?” diye sorunca adam “Ben Yahudi’yim,” demiş.

Allah dostu, kaybettiği bineğini aramayı bırakmış, evine gitmiş, ibadetine devam etmiş. Hanımı sormuş: “Kaybettiğin şeyi buldun mu? Bulmadığın halde neden geldin?” O Allah dostu da diyor ki, “Yolda birine rastladım, adam dinini kaybetmiş, aramıyor. Düşündüm, ben bineğimi neden arayayım?” demiş.

İşte onlar için din öyle kıymetliydi. İnsan Allah’ın rızasına işte böyle âşık olmalı.

Allah’ın bize verdiği akılla oturup bir düşünürsek, kesin olarak bileceğiz ki, bütün dünya ve dünyada olan her şeyden, -Hz. Süleyman aleyhisselamın dediği gibi- bir “elhamdulillah” demek daha hayırlıdır; -sübhanallahu vallahu ekber!-

Çünkü bunlar, yani elhamdülillah demen, şükretmen, Allah’ın yanında bakidir, hiç yok olmaz. Sen o bâki âlemde, o sevapla maişet göreceksin. Ama malı mülkü bırakıp gideceksin, sanki hiçbir zaman senin olmamış gibi...

Geçici olan şey hiçbir şeye yaramaz. Düşünürsek anlarız ki, hakikaten bu ibadetlerin mükâfatı ebedi olduğuna göre, ebedi hayatta bununla yaşayacağıma göre, bu daha kıymetlidir.

Ama insanda nefs var. Bir şeker bir çocuğa nasıl tatlıysa, bütün dünyayı versen o şekeriyle değişmez çünkü şeker tatlıdır. Birkaç dakikada bitecek, elinde bir şey kalmayacak ama vermez. Nefs için de dünya lezzetleri o şeker gibidir.

İnsan, akılsız nefsi sebebiyle dünyadaki çok kıymetsiz bir şeyi Allah’ın rızasına değişebiliyor. Allah bizi affetsin. Eğer derin olarak düşünebilirsek kendi noksanlığımızı görebiliriz.

Hidayete vesile olalım

Cennet amelle kazanılır. “Ne mutlu” demekle, “keşke” demekle kazanılmaz. Sevap amelle, çalışmayla hâsıl oluyor, tembellikle sevap hâsıl olmaz.

Dünya insanı aldatıyor. İnsanı aldattığını bilelim, daima birbirimize yardımcı olup birbirimizi gaflet uykusundan uyandıralım. Gaflete dalıyoruz, Allah’ın yanındaki ecir ve sevaplara muhtaç olduğumuzu unutuyoruz ondan gafil kalıyoruz. Elimizden geldiğince birbirimize hatırlatalım.

Hz. İmam Ali diyor ki, “Kim arkadaşına emri bil maruf nehyi anil münker yaparsa – yani iyilik yapmayı emir ve tavsiye eder, kötülük yapmaktan sakındırırsa- onlar müminlerin sırtını takviye ediyorlar, -yani şeytana, nefse, dünyaya karşı güç kazanmalarına yardımcı oluyor, destek oluyor.”

Söylemediğimiz zaman gaflete dalıyoruz, şeytan ve nefs yenebiliyor…

Hareketli olun ne kadar hareket edersek o kadar menfaat göreceğiz. Arapların bir sözü vardır bereket; hareket ve cehddedir. Ne kadar cehd yaparsan, ne kadar hareketli olursan o kadar bereket görürsün. Hareket doğurur, durmak kısırdır. Onun için elimizden geldiği kadar hareketli olalım.

Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem buyuruyor ki “Allâh’a yemin ederim ki, Cenâb-ı Hakk’ın senin vâsıtanla bir tek kişiyi hidâyete kavuşturması, (en kıymetli dünyâ nîmeti sayılan) kızıl develere sâhip olmandan daha hayırlıdır.” (Buhârî, Ashâbu’n Nebî, 9)

Dünyadaki bütün nimetler senin olsa, tüm insanlar sana köle olsa, köşkler, para pul, altın bunların hepsinden daha hayırlı olan, bir kişinin hidayetine vesile olmaktır.

Nefis Ne Kötü Bir Ortaktır!

Biz ne kadar nefsimizle hesap görürsek, ne kadar Allah rızası için ona itabda bulunur, yani onu azarlarsak, Allah bize o kadar rahmet eder.

Senin bir ortağın olsa, seni zarara soktuğu zaman, ona kızmaz mısın, onunla hesaplaşmaz mısın? İşte nefsin de böyle bir kötü ortaktır. Ortağına nasıl ki kızıyorsan, “Bizi zarara soktun” diye yüzüne vuruyorsan, Allah rızası için nefsine de böyle itabda bulunup azarlayacaksın.

Böyle yapınca Allah azze ve celle onun üzerine bir muhafız verecek, şerlerden muhafaza edecek ve onu hayırlara götürecek inşallah.

O zaman burada söz verelim bundan sonra daima nefsimize Allah rızası için itabta bulunacağız. “Sen hayır yapmıyorsun, namazını kılmıyorsun, virdini çekmiyorsun, dergâhlara gitmiyorsun arkadaşlarına bildiklerini anlatmıyorsun.” Nefsimize daima böyle itabda bulunacağız ki, Allah azze ve celle meleklerini görevlendirecek, sanki bir iple bağlanmışız gibi bizi kötülüklerden alıkoyup iyiliklere götürecek.

“Bizim işimiz ters gidiyor, muradımıza göre olmuyor…” O zaman bilelim, Allah’ın bizi çağırdığı yerlere gitmediğimiz için böyle oluyor. “Ben Allah’a karşı düzgün olmadığım için böyle oluyor,” diye düşünüp kendimizi düzeltelim.

Bazı evliyalar diyor, “Benim merkebim uysal olmadığında anlıyorum ki, benim Allah’a karşı bir hatam var.”

Çocuğunda bir yanlış görürsen de ki, “Benim hatamdan dolayı böyle olmuştur.” İnsan her zaman kendi nefsinde kusur bulursa Allah da ona iyilikler ihsan eder.

Biz Başıboş Değiliz!

Şimdi başımız boş diye kendimizi hür sanıyoruz. Sorgu cevap yok diye rahat davranıyoruz. Hâlbuki biz hür değiliz köleyiz, yani Allah'ın kuluyuz.

Bişr-i Hafi padişahtı. Bir köşkü vardı, içinde haramlar işleniyor, içkiler içiliyordu. Allah’ın bir dostu kapının önünden geçerken bir cariyeye soruyor: “Buranın sahibi hür müdür, köle midir?”

Cariye: “Sen Bişr’i bilmez misin?” diyor. Derviş, “Sen ona bir sor, O köle mi, hür mü?”

Cariye gidip Bişr-i Hafi’ye anlatıyor. Hemen Bişr-i Hafi soruyor “Bunu soran nereye gitti” diye ve ayakkabılarını giymeden yalın ayak onun peşine düşüyor. Gidip yetişiyor, “Ona sen ne dedin?” diye soruyor. “Bu köşkün sahibi köle midir, hür müdür?” diye sordum. Bişr diyor ki;

“Ben hür değilim, bundan sonra ben abd oldum, yani Allah’a kul oldum. Ben demek ki kendimi hür görüyorum ki, ne istersem onu yaparım, diyorum. Eğer kul olsaydım, yalnız Allah’ın dediğini yapardım.”

O günden sonra Bişr-i Hafi padişahlığı bıraktı, günahlarını terk edip derviş oldu. Şimdi kitaplarda onun kerametlerini, büyüklüğünü herkes görüyor.

Allah’ın kölesinin, Allah’ın dediğini yapması gerekir. Biz de kendimizi Allah’a köle bilelim.

Köle nasıl efendisinin emrinden çıkmıyorsa, çıktığı zaman efendisi ona kızıyorsa, eğer hata yapmışsa ya gidip özür dileyecek ya da her gün aynı hatayı yapa yapa efendisini gazaplandıracak. Onun için biz de eğer istemeyerek bir hata yapıyorsak hemen tevbe edelim ve kendimizi hür görmeyelim.

Allah Sabredenlerle Beraberdir

İbadete karşı, günah işlemeye karşı sabırlı olmalıyız. Ayet-i kerimede “Ey iman edenler! Sabır ve namaz ile Allah'tan yardım isteyin. Çünkü Allah muhakkak sabredenlerle beraberdir.” (Bakara 153) buyuruyor. Yani Allah sabırlı olan kişilerle beraberdir diyor.

Nebi İsa aleyhisselam zamanında bir hükümdar insanları dinlerinden çevirmek için putlara secde ettirmek için bir baskın yaptı. Bir ateş yaktırıp ve bir de put getirtti. Kim puta secde ederse serbest bıraktı, secde etmeyenleri ateşe attırdı.

Bir kadın getirdiler çocuğuyla beraber, zalim hükümdar kadına “Puta secde et” dedi. Kadın secde etmeyince onu korkutmak için çocuğunu alıp ateşe attı.

“Eğer secde etmezsen seni de çocuğunun yanına ateşe atacağız.” Dedi.

Ateşin içinde çocuğu “Sen de gel anne, burası çiçekler içinde bir bahçe” dedi.

Çocuğunun sesini duyan anne kendini ateşe attı. Diğer sesini duyanlar da ateşe atladılar.

Hükümdar ateşe kızdı, “Sana attıklarımızı neden yakmıyorsun?” dedi. Ateş dile geldi; “Ben memurum, benim amirim bana izin vermiyor, onları yakmam için.” Dedi.

O ateş müminleri yakmadı ama oradaki zalim hükümdarı ve askerlerini yaktı. Bunda bizim için ders vardır.

Deccal’in sofrası da öyledir. Onun cenneti cehennemdir, cehennemi de cennettir. Onun için sabır lazımdır.

Mükâfatı Bilseydik!

Sizler buraya sohbete geliyorsunuz, Allah razı olsun, mükâfatını versin inşallah. Yollarda yoruluyorsunuz, uykusuz kalıyorsunuz, masraflar yapıyorsunuz, şeytan ve nefs bir taraftan sıkıntı veriyor ama sabretmek lazım. Onun mükâfatı verilince “Keşke daha fazla yapsaydım,” deriz.

Bir kişi koyun sürüsü sahibiydi. Bir gün bir koyunu sadaka olarak verdi. Gece bu adam rüyasında birçok koyunun kendisine saldırdığını, ancak bir koyunun onu diğerlerinden korumaya çalıştığını görüyor. Sadaka verdiği koyunun onun etrafında dönüp onu savunmaya çalıştığını fark ediyor. Uyandığında sadakasını arttırmak için sürüden birçok koyun daha infak ediyor.

Bu adama rüyasında gösterilen, bize dünyadayken değil ancak öldüğümüzde gösterilecek. O zaman da iş işten geçmiş oluyor.

Biz bir verdiğimizde Allah onun yerine on koyuyor ama biz görmüyoruz. Sen dükkâncısın farz et. Allah sana müşteri vermezse sen kime ne satıp kazanacaksın?

Sen sadaka vermeden bir müşteri gelirken o sadakadan sonra on müşteri gelecek. Onun için daima Allah’ın istediğini elimizden geldiği kadar yapalım.

Allah kudret ve azamet sahibidir, her şeyi veriyor Allah kuluna. Dünyada da veriyor ahirette de… O dilerse basit bir sebeple muhafaza ediyor, dilerse basit bir sebeple bizi helak edebiliyor.

Şeyban-i Râî bir çobandı ama tasavvuf ehliydi. Cuma namazına giderken kendi koyunlarının etrafına bir daire çiziyordu. Ne kurtlar koyunlara musallat oluyordu ne koyunlar çizgiyi geçiyordu. Öyle koyunları Allah azze ve celle muhafaza ediyordu. Allah’ın feyzi rahmeti her şeyden daha geniştir, her şeye kadirdir Allah..

Hud aleyhisselam bir çizgiyle ona iman edenleri bir çizgiyle rüzgârdan korudu. Hud aleyhisselam da kendine iman edenlerin etrafına bir çizgi çizdi. Hepsi o dairenin içine girdiler onların hepsi selamete ulaştılar girmeyenlerin hepsi helak oldular.

Öyleyse biz elimizden geldiği kadar Allah’ın rızasına talip olalım, Allah da bizi ondan mahrum etmeyecek.

Bazıları “Ben ehil değilim, ben neyim ki istediğim olacak” diyor. Sen ihlâslı olarak Allah’tan istediğin zaman Allah feyzini her taraftan üzerine yağdıracaktır. Az bir şey olsa da Allah için olursa Allah’ın yanında makbuldür.

Allah hepimize onun razı olacağı amel-i Salih nasip etsin ve bizi kendi nefsimize teslim etmesin o nefsimizi hayırlarda kullansın inşallah.


Sayı : 14
Büyük Kapak