Keşke Duysanız Beni…

Sayı : 28 / Haziran 2014, Konu Başlığı : Goncagül

Başım dönüyor, kıpırdayamıyorum….

Belli belirsiz bir ışık var galiba, ya da yok. Emin değilim algılayamıyorum. Sanırım baygınlık geçirdim. Kendime yavaş yavaş geliyorum. Şu elimi ayağımın altından bir çıkarabilsem ama kıpırdayamıyorum bile. Allah’ım ne oluyor böyle, neredeyim ben? Gece ve düştüm bir kenarda galiba. Eve gidiyordum sanırım. Ama sokak lambalarına ne oldu. Peki, bu sesler ne, uğultu içimi nasıl da ürpertiyor.

Ah bir kalkabilsem ama gözümü bile açamıyorum. Sanırım birileri beni gasp edip yaraladı. Evde çocuklar da merak eder. Hanımla biraz tartışmıştık ona kızdığımı düşünecek şimdi.

Gözümün nuru karım benim. Hiç sevdiğimi belli edemedim ki şu kızcağıza… Anasının evinden çıkıp geldiğinde daha 19’undaydı. Ne kadar da güzeldi. Hala güzel ama diyemiyorum işte böyle şeyler. Oysa İmam Efendi anlatıyor; Efendimiz eşleriyle, çocuklarıyla, torunlarıyla ne kadar da güzel ilgilenirlermiş. Biz öyle görmeyince yapmıyoruz işte. Bizim hanım pekiyidir; neşesi, enerjisi kolay kolay bitmez. Ama bitti mi de benim felaketim olur. Hep çalışıyorum, yorgunum diye ihmal ettim aslında. Ben çalışırken o da matematik dâhisi olup evi geçindirmeye çalışıyor işte.

Benden ne farkı var ki? İkimizde yoruluyoruz ama sağlığımız huzurumuz yerinde elhamdülillah. Galiba ben de biraz anlayışsızlık ediyorum. Eve gidince ilk işim onu ne kadar sevdiğimi, takdir ettiğimi söylemek olsun.

Allah’ım bu ne şiddeti bir ses!

Bedenimde kan ıslaklığı yok ama rengim bi değişik… Gölge mi vuruyor yoksa siyah mı? Tabi ya ben iş yerindeyim…

Şimdi hatırlıyorum biraz… Akşam vardiyası için evden çıkmıştım. Evet evet Mustafa abiyle kapıda lafladık. Torunu olacakmış, çok sevinçliydi. Ben, “Görür müyüm o günleri?” deyince “ Vakit hızlı akıyor sizinkiler de göz açıp kapayıncaya kadar büyürler, merak etme” demişti hatta…

Benim ufak kız üç yaşında, büyük oğlan ikinci sınıfa gidiyor. Pek akıllılar maşallah. Her şey onlar için, bunca zahmet, bunca emek…

Sahiden vakit hızlı mı akıyor? Paşa oğlum nasıl büyüdü bu kadar, ne zaman büyüdü anlamadık. Geçen zaman hızlı geçiyor da gelecek yıllar, yüzyıllar alacakmış gibi geliyor insana… Hiç yaşlanmayacakmışız gibi, her yıl bir yaş daha atmamışız gibi, hiç ölmeyecekmişiz gibi…

Biz yaşarken yaşamayı mı unutuyoruz acaba? Bizim oğlan mühendis olacakmış. Nereden duyduysa mühendisliği... Şimdiki çocuklar hakikaten gözü açık doğuyor.

Afacan kızımı bir tanısanız, tam bir afet… Bir babacım diyor; bütün günün yorgunluğu bitiveriyor o an… Allah acılarını göstermesin.

Şu yan tarafta biri mi var? Biraz oynatabilsem kendimi… Mustafa abi!

-Mustafa Abiiiiii, heyyyy….

Duymuyor beni, bayıldı galiba… Biz konuştuktan sonra beraber aşağı indik sanırım. Sonra ne oldu hatırlayamıyorum. Biz Mustafa Abiyle aynı köylüyüz. Baba dostudur. Madene işçi alımını duyunca hemen beni söylemiş sağ olsun.

Okuyamadık biz tabi. Aslında okumadık. Ramazan vardı aynı okuldan, yine bizim köylü. O pek güzel okudu. Ama hevesliydi, biz kaçtık işte…

Maaşı iyi deyince araya adam soktuk işe girelim diye, yerin 400 m altıymış düşünmedik bile…

O da ne? Işık mı var orada? Heyyyy ben buradayım! Duydu galiba…

Yerin altı kabre yakın derler. Ne kadar yakın olsa da insan her seferinde yine korkarak iner aşağı. Nefes alıyorsun ya istersen dünyanın çekirdeğinde ol, yine de çıkmak istersin. Çıkınca da yeniden doğmuş gibi…

Bu madendeki ilk günümü hatırladım şimdi. Nasıl da paniklemiştim. Kıyafetlerimizi değiştirmiştik önce, giydiğimiz çizmelerin önündeki metalliği algılayamamıştım. Metal dediğime bakmayın ucu çeliktir. Madende ayağa düşen herhangi bir şey olursa korumak içindir.

Sanayilerde uzun bacalar vardır, gördünüz mü hiç? İşte onlara benzeyen bir delikten, korumalı bir kafes içinde aşağı inmiştik.

3 dakikaymış, bence yarım saat sürmüştü. O kadar aşağı indik, en aşağı… Denizin bile 200-300 m altına. İlk cehennem aklıma gelmişti ve ürpermiştim. İşte şimdi dedim dünyanın altı üstü karıştı…

Çalışma galerine geçmek için bazen ayakta yürünemeyecek kadar dar bir alandan geçmek zorunda kalırsınız. O zaman aldığınız her nefes bir şükür sebebidir.Koridora çıkınca rahatlarsınız biraz.

Tavandan damlayan su sesini de deniz çatlaması sanan tek maden işçisi bendim sanırım. Tavanda asılı bu su torbaları yangın çıkarsa diye tedbir amaçlı asılırmış.

Yangın ??? Hangi şekilde ölmek daha feci bilemedim o an; boğulmak mı? Yanmak mı? Nefessiz kalmak mı? Sonra dedim ki kendime, “mümin dünyada gerçek bir Müslüman gibi yaşarsa belki de Rabbi ölümünü hissettirmez ona…”

Bu da benim duam oldu o günden beri, her çalışma günümde dilimde…

Kaç saat oldu acaba? Patlama mı oldu yoksa? Yangın desem, yanan bir yer yok. İşte şu ışık gittikçe yaklaşıyor. Galiba tavan çökmesin diye konulan kütükler çıkışı kapattı. Biz de havasızlıktan panikledik bayıldık.

Sonunda yaklaşan birinin elini gördüm. Gelen adamları görmemiştim daha önce bizim madenden mi acaba? Mustafa abi kendinde olsa tanırdı kesin.

-“Önce Mustafa abiyi alın lütfen” neyse ki duydular beni. “Beni demi alacaksınız? Koluma dikkat edin ama galiba kırıldı. Evet, tam orası”

Herkes sessiz. Kim bilir kaç saattir çalışıyorlar bana sorsan bir günü devirdik. Ama kesin bana o kadar uzun gelmiştir. Bu çıkışı hatırlayamadım, kafam hala yerinde değil. Dışarı çıkıyoruz sonunda.

Aman Allah’ım bu kalabalık ne? Bu ambulanslar? Tüm bu insanlar niye toplanmış burada? Ne olmuş acaba?

-Pardon! Herkes niye burada, ne oldu?

Gürültüden, telaştan duymuyorlar beni. Hatice! Sen niye geldin? Anne!? Ağlamayın, iyiyim ben…

-Anne… Hatice…

Siz de duymuyorsunuz beni değil mi?

Keşke duysanız beni… Size yemin ederim Allah ayetini üzerimizde tamamlıyor ve duaları kabul ediyor. Bu dua; ÖLÜMÜ HİSSETMEMEK bile olsa ediyor…


Sayı : 28
Büyük Kapak