İki Kat Sevapla Müjdelenen Marifetli Hanım Sahabeler

Sayı : 18 / Ağustos 2013, Konu Başlığı : Hanım Kahramanlar

Dünya tarihinde iz bırakmış kahraman toplumlara baktığımız zaman elbette öncelikle erkekleri görürüz. Savaş meydanlarında efsaneleşmiş cesur yiğitler, nesilleri irşad etmiş âlimler, mürşidler, müellifler ve basiretli idareciler… Bunlar tarih yazacak bir milletin olmazsa olmazlarıdır elbette.

Fakat tarihe biraz daha dikkatle bakılırsa onların arkasında duran, bu kahramanların kendi hayatlarını ilme ve cihada adamalarına destek olan yiğit hanımları fark ederiz. Onlar, kocalarının geçim yükünü hafifleten ve böylece gözü arkada kalmadan çalışmalarına destek veren görünmez kahramanlardır. Ecirleri Allah katında mahfuz olan bu hanım kahramanlardan nümune-i imtisal olacak birkaçının ismi, hadis kaynaklarına da girmiştir. Onlar kocalarının cihad için beslediği atının yemini bile temin etmeye yardım eden fedakar hanımlardır. Ailelerinin ihtiyaçlarını tedarik etmekte kocalarına destek olup onları “viran olası hanede evlad-u ıyal var” zilletinden kurtarmışlardır.

İslam tarihine baktığımızda bu hanımların da örneğinin de bu gibi sahabe hanımları olduğunu görüyoruz. Hepimize örnek olması için bunlardan birkaçının örnek hayatını anmak istiyoruz.

Esma bint-i Umeys r.a.

Esma bint-i Umeys radıyallahu anhâ, İslam’ın bidayetinde hidayete kavuşan hanımlardandır. O, ablası Ümmül Fadl ve kız kardeşi Hz. Meymune İslam’la şereflenmiş, Peygamberimizin “imanlı kız kardeşler” iltifatına mazhar olmuşlardı.

Hz. Meymune daha sonra Peygamberimizin hanımı olduğu için o aynı zamanda Nebi’nin baldızıdır. Ablası Ümmü’l Fadl da kocası Hz. Abbas’tan evvel hidayete ermiş, Hz. Hüseyin’e süt annelik yapmak nasip olmuş, gayretli bir hanımdır. Esma da ablası gibi Nebi’nin ailesine gelin gelmiş, onun amcaoğlu Cafer ile evlenmiştir. Bu sebepten bu imanlı kız kardeşlerin annesine “en hayırlı damatların sahibi” lakabı verilmiştir.

İslam’ın ilk çağlarında Müslümanlara eziyet edildiği için Peygamberimiz aleyhissalatu vesselam amcaoğlu Cafer-i Tayyarın liderliğindeki bir grup Müslüman’ın Habeşistan’a hicret ederek orada dinlerini muhafaza etmelerine izin vermişti. Onlar Arap yarımadasının karşı sahilinde olan Habeşistan’a gemiyle hicret ettikleri için Peygamberimiz aleyhissalatu vesselam onlara “gemi ehli” diye iltifat ederdi. Daha sonra Medine’ye hicret etmeleri sebebiyle de “iki hicret sahibi” unvanı vermişti.

Esma bint-i Umeys akıllı ve maharetli bir hanımdı. Habeşistan’da bulunduğu sırada bazı sanatlar öğrenmişti. Medine’ye hicret ettikten sonra bu sanatları işlemeye devam ederek ailesinin ve Müslümanların hayatına katkıda bulunuyordu. Kocası Hz. Cafer’in ne bağı bahçesi ne de ticaret meta-ı yoktu. Gelir getiren bir mülk sahibi değildi. Peygamberimizin emrinde, o nereye vazifelendirirse koşan bir mücahid idi. Bu sebeple gelirleri çok kısıtlıydı. Esma bint-i Umeys deri tabaklayarak ve bunun gibi el işleri yaparak elinden geldiği kadar aile geçimine yardım ederdi.

Peygamber sallallahu aleyhi vesellem onu Mute harbine gönderdiği ordunun başına evladlığı Zeyd’i kumandan yaparken;

“Zeyd şehîd olursa, kumandayı Câfer alsın! Câfer de şehîd düşerse, Abdullâh bin Revâha orduya kumandanlık etsin! O da şehîd olursa, artık müslümanlar aralarından birini kumandan olarak belirlesinler!” buyurmuştu. Bu haber, bu ismi sayılanların şehit olacağı şeklinde yorumlanmıştı. Çünkü Peygamberler boş konuşmazdı. (İbn-i Kesîr, el-Bidâye, IV, 238)

Nitekim öyle de oldu. Ordu döndüğü vakit Cafer’in de şehit olduğu haberi ile döndü. Esma bint-i Uumeys o günü şöyle anlatır:

"Cafer ve arkadaşları şehit oldukları zaman, Resûlullah Aleyhisselam yanıma geldi. O gün kırk deri dabaklamıştım. Ekmeklik hamurumu yoğurduktan sonra, çocuklarımın yüzlerini yıkamış, başlarını tarayıp yağlamıştım.

Allah Resulü çocuklarımın başını okşamaya başlayınca “Ya Rasulallah! Neden çocuklarımı yetimlerin başını okşadığın gibi okşuyorsun? Yoksa Cafer’e bir hal mi oldu?” diye sordum.” (İbn Sa´d, Tabakâtü´l-kübrâ, c. 8, s. 282)

Peygamberimiz aleyhissalatu vesselam gözlerinden süzülen yaşlar çocukların başına damlarken Esma’ya taziye diledi ve sabırlı olması, isyan sözleri söylememesi ve ağlarken göğsüne vurmamasını tembih etti. Sonra ailesinegelip, taziye evine yemek gönderilmesini buyurdu. Yetimlere hep yaptığı gibi Hz. Cafer’in çocuklarını da himayesine aldı, geçimlerine ve terbiyelerine yardım etti.

Esma bint-i Umeys’in elinden birçok iş gelirdi. Onun Habeşistan öğrenip getirdiği bir sanat da, tabut yapma sanatıydı.

İslam’dan evvel Arap yarımadasında tabut yapma âdeti yoktu. Kadın veya erkek cenazeler kefenleriyle defin yerine götürülüyordu. Bu husus hayâ duyguları sebebiyle Müslüman hanımları rahatsız ediyordu. Esma bint-i Umeys Habeşistan’dayken öğrendiği yöntemi uygulayarak hanımların cenazelerinin açıktan götürülmemesi için çare bulmuştu. Hanım cenazeleri artık bir çeşit tabutla götürülecekti.

Bu usul ilk olarak Peygamberimizin kızı Hz. Zeynep radıyallahu anha için uygulandı. Hicret esnasında saldırıya uğrayan Hz. Zeynep bir müddet sonra vefat etmişti. Esma bin-i Umeys ilk kez onun cenazesi için tabut hazırladı. Hz. Fatıma annemiz de kendi cenazesinin de geceleyin ve tabutla götürülmesini vasiyet etmişti.

Zeyneb es-Sakafî (r.anhâ)

El sanatlarında maharetli hanım sahabelerden biri de Zeyneb bint-i Ebî Muaviye’dir. O Kur’an ve fıkıh ilimlerinin muallimlerinden Abdullah İbn-i Mes’ud’un zevcesiydi.

Abdullah ibn-i Mes’ud ilk Müslüman olan delikanlılardandır. Peygamberimiz aleyhissalatu vesselam Hz. Ebu Bekir ile birlikte ibadet ve sohbet etmek için Mekke’nin civarındaki tenha yerlere çekildiği devirde bir mucizeye şahit olarak Müslüman olmuştu. O günden itibaren peygamberimizin ehl-i beytinden biri gibi evine girip çıkmış, vahiy kâtipliği yapmış ve Kur’an muallimlerinin başı olmuştu. Erken yaşta öğrendiği Kur’an ve sünnet adeta onun içine işlemiş, aklı ve kalbi ilimle yoğrulmuştu.

Kendisi Ebu Cehil’in “çobancık” diye küçümsediği, fakir bir ailenin oğluydu. Fiziki bakımdan da ufak tefek, zayıf bir şahıstı. Hatta bir gün ağaca tırmanması gerekmişti de bileklerinin inceliği sebebiyle bazıları gülüşmüştü. Ama Peygamberimiz aleyhissalatu vesselam o bilekler hakkında “Kıyamet gününde mizanda Uhud dağından daha ağır gelecek olan bir ayağa mı gülüyorsunuz?” buyurmuştu. (Ahmed 1/114, Mucemu’l-Kebir 9/970)

İşte böyle, dünyevî yönü ile cazip olmayan ama manevî değerine paha biçilemez bir şahsiyetti, Abdullah ibn-i Mesud. İlmi, takvası ve açık sözlülüğüyle kadir kıymet bilenlerin gözünde büyük bir değerdi. Ama ailesini bolluk içinde yaşatabileceği imkânlardan mahrum idi. Ama Allah-u Zülcelâl ona dünya metaının en hayırlısını nasip etmişti: saliha bir hanım.

İbn-i Mes’ud’un hanımı Zeynep, "Dünya bir meta'dır. Dünya metaının en hayırlısı saliha kadındır." (Müslim, Rada 64) buyuran Peygamberimiz aleyhissalatu vesselamı haklı çıkarmakta yarış eden sahabe hanımlarından biriydi. Eli çok maharetli olan Zeynep bint-i Muaviye, evindeki tezgâhında çok güzel ev eşyaları yapar, satar ve iyi gelir elde ederdi. Bir yandan çalışıp evini geçindiren, çocuklarını kimseye muhtaç etmeyen Zeyneb radıyallahu anhâ, bir yandan da Peygamberimiz aleyhissalatu vesselamın sohbetlerine koşar, ilim öğrenip, uygulamaya gayret ederdi.

Bir gün Peygamberimiz aleyhissalatu vesselam mescidin bitişiğindeki suffanın hanımlar tarafına geçti ve nasihat etti: “Ey Kadınlar Topluluğu! Bana cehennem gösterildi ve ben cehennem halkının çoğunun kadınlar olduğunu gördüm. İmkânlarınız ölçüsünde ziynetlerinizden de olsa sadaka veriniz.”

Hz. Zeyneb eve döndüğünde düşüncelere daldı. O kazancıyla ev halkına bakıyor bu sebepten başka bir fakire vermeye fırsat bulamıyordu. Acaba nafakayı temin etmek kadının üzerine vazife olmadığı halde kocasına bu şekilde yardım etmesinden ötürü sevap kazanıyor muydu? Yoksa muhakkak başka bir fakire mi vermesi gerekiyordu?

Kocası Abdullah İbni Mes’ûd’un yanına vardı: “Rasûlullah biz kadınlara sadaka vermemizi emretti.” Diyerek olup biteni anlattı ve “Rasulullah’a git de bir soruver, bu harcamalarımla sadaka vermiş oluyor muyum?” diye rica etti. Abdullah ibn-i Mesud ise Rasulullah efendimize bu soruyu bizzat kendisinin sormasının daha iyi olacağını söyledi.

Bunun üzerine Rasûlullah’ın kapısına varan Hz. Zeyneb baktı ki, ensardan bir kadın da aynı şekilde sormak üzere bekliyor. Her ikisi de Peygamberimizin huzuruna girmeye çekinerek orada dikilmeye başladılar. O sırada içeriden Bilâl radıyallahu anhu çıktı. Onlar da dertlerini Bilal’e anlatıp Rasulullah’a gönderdiler. “Ama bizim kim olduğumuzu söyleme!” diye de eklediler.

Ancak Allah'ın Resulü meseleyi öğrenince“Kim onlar?” diye sordu. Bilal de: “Ensardan bir kadınla Zeyneb” cevabını verdi. Efendimiz tekrar: “Hangi Zeyneb imiş o?” diye sordu.

Abdullah ibn-i Mesudun hanımı olduğunu duyan Allah'ın Resulü, bu hanımların, ilim ve cihad yolunda oldukları için darlık çeken ashabına yardımcı olan hanımlar olduğunu anlayınca şöyle buyurdu:

“Onlar böyle yapmakla iki sevap birden kazanırlar. Biri yakınlarını himâye sevabı, diğeri de sadaka sevabı.” (Buhari, Zekât 48)

Bu hadis-i şeriflerden de anlıyoruz ki, İslam dini, kadını tüketici bir role düşürmemiş, aksine üreten ve ürettikleriyle hayır yapan kadınları övüp müjdelemiştir. Esasen hanımlarımızın üretken olması için batılılaşması ve manevi değerlerinden taviz vermesi gerekmez.

Aksine bizim kendi medeniyetimizde kadın üretkenliği için mahremiyete uygun zeminler üretilmiştir.

Mesela Anadolu’nun İslamlaşması sırasında emek veren Bacıyan-ı Rumi yani (Anadolulu kız kardeşler) teşkilatı da benzer bir temele sahipti. Onlar âhîlerin kadın kolları gibi çalışırdı. Eşleri savaşta şehid düşmüş dul hanımların namuslarıyla çalışabileceği vasatlar temin ederlerdi. Böylece erkeklerin “Ben şehit düşersem karımın, kızımın hali nice olur?” endişesi çekmeden savaşması mümkün olurdu.

Napolyon’a ait olduğu söylenen bir söz vardır: “İnsanları yücelten iki büyük meziyet vardır: Erkeğin cesur, kadının namuslu olması. Bu iki meziyetin yanında hem erkeği, hem kadını şereflendiren bir meziyet vardır. İcabında tereddütsüz canını feda edebilecek kadar vatanına bağlı olmak. İşte Türkler bu meziyetlere ve fazilete sahip kahramanlardır. Bundan dolayıdır ki Türkler öldürülebilir, lakin mağlup edilemezler.”

Bu sözün kelimelerini değiştirmeden alıntıladık ama o tarihlerde Avrupa’da “Türk” kelimesinin Osmanlının bütün Müslüman tebası için kullanıldığını unutmamak gerekir. Halen de Balkanlardan Kafkasya’ya Ortadoğu’dan Afrika’ya bütün İslam coğrafyasında aynı değerler hâkimdir.

Günümüzdeki vakıfların hanım kolları da hemen hemen aynı anlayışa sahip olmakla birlikte geliştirilmeye muhtaçtır. Hal-i hazırda hanımların iğneyle kuyu kazarak dev makine parklarıyla rekabet etmesi pek mümkün olmadığından biraz daha hanım kollarına teknik destek verilmelidir. Mesela vakıflar, evinde üretmek isteyen hanımlara triko makineleri ve benzeri araçlar temin edebilir ve uygun zeminler oluşturarak, hanımlarımızın aslî özelliklerine uygun bir nitelikte üretken olmasını sağlayabilir. Eğer bu yapılabilirse asıl değeri tüketimde değil yararlı olmakta arayan hanımlarla gerçek bir İslam toplumu inşa etmek mümkün olabilecektir.


Sayı : 18
Büyük Kapak