Kibir ve İnkâr Tuzağı!

Yazar : Emre Uyar
Sayı : 24 / Şubat 2014, Konu Başlığı : Delikanlıca

Mehmet, ev arkadaşının anahtarıyla kapıyı açıp girdiğini duyunca, oturduğu sandalyeden kalktı. Başını mutfak kapısından uzatıp baktı. Abdullah onu görünce selam verdi:

- Es selamu aleykum.

Mehmet elindeki çay fincanını gösterip:

- Ve aleykum selam. Hocam, çay içer misin? Yeni demledim. İçin ısınır, dedi.

Abdullah avuçlarını birbirine sürterken gülümsedi:

-İçmez miyim? Diye cevap verdi.

İki genç, üniversite için geldikleri bu şehirde tanışıp arkadaş olmuşlardı. Kafa dengi oldukları için de anlaşmaları pek zor olmamıştı.

Mehmet arkadaşının çayını doldururken:

- Hocam, sana bir şey sormak istiyorum, dedi. Bizim okulda ateist olduğunu söyleyen bir genç var. Onunla konuşmak, mantığına hitap edecek bir şeyler söylemek istiyorum ama sanki bir türlü ona ulaşamıyorum. Herkese tepeden bakıyor. Sanki inançsızlığıyla gurur duyuyor. Özellikle inanan insanları dinlemeye değmez gibi davranıyor. Nasıl davranmam lazım?

Abdullah üzüntülü bir şekilde başını salladı:

- Evet, bu durum çok yaygınlaşmaya başladı, maalesef. İnternet sitelerinde inkârcılığıyla övünenler türedi. Bunlar ateistliği bir çeşit moda gibi yaymaya çalışıyorlar. Bir üstünlükmüş gibi göstermeye çalışıyorlar. İnsanlık tarihinde şirk veya başka sapkınlıkların yayıldığı olmuştur ama yaratıcının tamamen inkâr edildiği bir dönem neredeyse hiç olmamıştır. Çünkü aklı olan insan bilir ki, Allah’a inanmamak, kâinata ve insana dair, kabul edilebilir bir açıklama sunmuyor. Eğer Allah yok diyorsan, maddeyi ilahlaştırmış oluyorsun. Sanki “madde kendi kendini yaratmaya, hareket ettirmeye ve canlılığı ortaya çıkarmaya kadirdir” demiş oluyorsun. Bu durumda insan kendini nasıl anlamlandırmış olur? Manasızca hareket eden maddenin, tesadüfen ortaya çıkardığı bir “şey” yani “hiçbir şey!”

Mehmet heyecanlanmıştı.

- Ben de bunu hiç anlamıyorum ya. Bir ateist neyle kibirlenebilir ki? Kendisini maymungiller türünden bir canlı saymış oluyor, bunun nesiyle övünebilir ki? Yerdeki solucanla aynı durumda olmak, ölünce toprağa karışıp gübre olacak bir “hücre yığını” olmak... Bununla mı övünüyor?

Abdullah arkadaşının zekice sözleri karşısında gülerek:

- Çok doğru söylüyorsun, dedi. Aslında Allah’ı inkâr eden bir insan, kendi insanlığını da inkâr etmiş oluyor. Bununla övünmesi büyük bir çelişki. İman eden insan, “Ben Allah'ın eseriyim. Eğer gereği gibi kulluğumu yapabilirsem Allah'ın dostu olabilirim. Onun emirlerine uymakla yeryüzünde Allah'ın halifesi olabilirim. Atamız Âdem aleyhisselam gibi meleklerin secde ettiği bir seviyeye sahip olabilirim” diye şeref duyabilir. Ama o da bununla kibirlenemez, dedi.

Mehmet:

-Elbette bir mümin kendisine verilen bu şerefe şükreder ancak. Kendi varlığının değerini fark edip buna layık olmaya gayret eder. Ne tuhaftır ki inkâr endeler bundan da mahrum olduklarını göremiyor, “Ben kimseye kulluk etmiyorum, ahiretten ve hesaptan korkmuyorum. Canımın istediği gibi yaşıyorum. Öyleyse ben üstünüm” zannediyor. Zaten şeytan insanoğlunu imandan uzak tutmak için her zaman bu yolu kullanmıştır. Dikkat edersen Nemrutların, Firavunların Peygamberlere iman etmeyişleri hep kibirlerindendir.

Abdullah biraz düşündükten sonra konuya farklı bir yorum getirdi:

- Peki, sence, günümüz Müslümanlarının dünya üzerindeki zayıf ve aciz durumları da, iman etmeyi hor gösteriyor olamaz mı?

Mehmet başını sallayarak arkadaşını tasdikledi:

- Evet bence de. Bakıyorum da, bilim ve teknoloji alanındaki ilerlemeyi, kibirlenmek için bir delil gibi görüyorlar. Çünkü kafalarının içinde bilim ile din birbirinin karşıtı. Buna geçmişte kilisenin bilim adamlarını aforoz etmesi sebep olmuş olabilir. Bazı bilim adamlarının da elde ettikleri bilgilerle gurura kapılıp dine ihtiyaç kalmamış gibi bir tutuma girmeleri de etkilidir, sanırım.

- Aslında bu da haklı bir gerekçe değil, çünkü bilime ve teknolojiye emeği geçenler arasında Allah’a inanan bir sürü kişi vardır. İslam tarihinde, Cabir bin Hayyan, Ebu Bekir er Razî, İbn-i Sina, gibi pek çok bilgin yetişmişti. Bütün bilimlerin anahtarı yerinde olan matematiği Cabir bin Hayyan kurmuştur ki kendisi, İmam Cafer-i Sadık’ın talebesiydi. Bilimle dinin yeri ayrıdır, ne zıddır ne de birbirinin yerini tutabilir. Bilim insana “bu dünyaya neden geldiğini” söyleyemez, kâinatı niceliksel yönden araştırır, kanunları bulur. Ama yaratıcının kâinatı ve insanı hangi maksatla yarattığını bulmak için bir imkana sahip değildir. Bunu ancak peygamberlere vahyedilen bilgiden öğrenebiliyoruz.

Mehmet:

- Doğru söylüyorsun da, onlar yaratıcının maksadını bilmek istemiyorlar ki. Tam tersine, bizi bıraksın istediğimiz gibi yaşayalım diyorlar, diyerek yerinden kalktı. Köşede duran seccadeyi omuzuna atıp arkadaşına göz kırptı:

- Ateistlere dalıp namazı geçirmeyelim bu arada, dedi. Abdullah saate bakıp, kollarını sıvamaya başladı ve:

- Haklısın, ben de abdestimi alayım, diye cevap verdi.

Namazını bitirip selam veren Mehmet, hafifçe arkadaşına dönerek:

- Bir an önce okulumu bitirip ilmi çalışmalar yapmak istiyorum. İstiyorum ki, bir Müslüman olarak İslamı en güzel şekilde temsil edebileyim. İnananların ne kadar akıllı, çalışkan ve faydalı olduklarını ispat edebileyim!

- İnşaallah. İşte bu inkâr edenlere verilebilecek en güzel cevap olur!


Sayı : 24
Büyük Kapak