Komşuluk Medeniyetin Ölçüsüdür

Sayı : 28 / Haziran 2014, Konu Başlığı : Kapak

İnsanlık tarihi, köylülükten şehirliliğe doğru ilerlemenin tarihi gibidir. İlk insanların kurduğu en büyük yerleşim birimleri bile bugünkü ölçülere nazaran ancak kalabalık bir köy görünümündeydi. Bugün hala mezralarda geçerli olduğu gibi, birbirine komşu evler hep aynı soydan kişilere ait idi. Bu çağlar boyunca böyle devam etti.

Hatta tarih kitaplarında adı geçen şaşaalı başkentlerde bile soy sop üstünlüğü anlayışına dayalı olarak kurulmuş semtler vardı. Yöneticiler ve memurlar ancak asil sınıftan yani o devletin kurucusu olan imtiyazlı ailelerden olabilirlerdi. Yunan filozofları bile soy sop anlayışından bağımsız vatandaşlık fikri ortaya koyamamıştı. Hangi soydan olduğuna bakılmaksızın herkesin eşit vatandaş olduğu, çalışmasının karşılığını eşit aldığı ve kanunlar karşısında eşit muamele gördüğü bir “medeniyet” yok gibiydi. Bunun gibi, hangi soydan olursa olsun herkesin istediği muhitte ev edinebildiği ve birbirleriyle kardeşçe komşuluk ilişkileri kurduğu şehirler de neredeyse yoktu.

Peygamberimizin zuhur ettiği çağda Mekke şehri de, o civarın en büyük yerleşim merkezi olduğu halde, aynı şekilde soy sop anlayışına göre bir düzene sahipti. Her mahalle bir soyun adını taşırdı, mesela Peygamberimiz, Abdulmuttalip oğullarının yoğun olarak yerleştiği, aynı adı taşıyan mahallede dünyaya gelmişti. Hicret ettiği Yesrip şehrinde de Arap boyları olan Evs ve Hazrec’in kolları ile Yahudi boyları kendilerine ait mahallelerde yaşarlardı. Aynı kandan kişiler, her konuda yardımlaşır ve içlerinden biri bir yabancıya zulmettiğinde ya yardım eder ya da zulmüne göz yumardı. Bu bir Arap atasözüne ilham kaynağı olmuştu: “Kardeşin zalim de olsa mazlum da olsa yardım et!”

Bu yerleşim yerlerinin adı şehir olsa da aslında gerçek manada, medeni bir şehir sayılmazlardı. Çünkü vahşi bir ortamda nasıl ki insanlar ancak kaba kuvvetleriyle hayatta kalır ve haklarını savunurlarsa bu düzende de her aile, asker gücü, maddi imkânları, nüfuzu ve itibarı gibi kuvvetleriyle kendi mensuplarının güvenliğini sağlarlardı. Bunun yöntemi de her ailenin kendi mensuplarından birine karşı yapılan zulmün intikamını acımasız bir şekilde almasından ibaretti. Bundan dolayı kan davaları ve hatta yıllarca süren iç savaşlar yaşanırdı.

Töre düzeni diyebilinen bu düzen, tam bir vahşetle tam bir medeniyet arasında orta bir durumdu. Bu düzende garip ve yoksul bir kimsenin kendi can ve mal güvenliğini sağlaması için mutlaka güçlülerin himayesine girmesi gerekirdi. Bu himayenin karşılığını da onların tarafını tutmak, gerektiğinde onlar için savaşmak gibi yollarla ödemesi gerekirdi. Bu sebeple ancak belli bir menfaat ve hizmet sağlayabilecek kişiler himaye bulabilirlerdi.

O dönemde insanların aynı kanı taşımadığı veya bir menfaat karşılığı olmadığı halde, sırf aynı şehirde yan yana yaşadığı için eşit vatandaş olması ve iyi komşuluk ilişkileri kurması pek geçerli bir anlayış değildi. Olsa olsa “bugün sana yarın bana” diye ifade edebileceğimiz, karşılık beklenen hediyeleşmeler, ödünç alıp vermeler olabilirdi, o kadar. Bu da ancak kendine denk gördüğü veya menfaat umduğu kişilerle…

Peygamberimiz ise içinde yaşadığı cemiyetin hiç aşina olmadığı, bambaşka bir düşünce tarzı getirdi: bütün insanlara Allah'ın kulu, Hz. Âdem’in nesli olarak bakmak ve herkesin canını, malını, ırzını ve hatta özgürlüğünü Allah'ın kanunları ile koruma altına almak! Hem de velev ki iman etmese bile…

Bu henüz dünyanın en ileri sayılan uygarlıklarının bile erişebildiği bir seviye değildi. Peygamberimizin İslam’ı tebliğe başladığı asırda Ehl-i kitabın kurduğu, kanun düzenine sahip ülkelerde dahi kendi dinlerinden olmayanları da güvence kapsamına alan bir hukuk anlayışı söz konusu değildi.

Bu yüzden farklı dinlerden kişiler mutlaka kendi aralarınca birleşip cemaat (kilise) oluşturmak zorundaydılar ki, birbirleriyle güç birliği yaparak haklarını savunabilsinler. Bununla birlikte sayıca az ve maddi kuvvet bakımdan zayıf olan kiliseler, büyük ve güçlü kavimlerin kiliselerinin baskısı altında katliamdan sürgüne kadar çeşitli zulümlere uğruyorlardı. Hatta bu felaketler “Aydınlanma çağı” diye lanse edilen Rönesans döneminde, Avrupa’da en feci biçimde devam etmiş ve halkın dinden nefret etmesine yol açmıştı.

Hukuk düzenine sahip olduğu varsayılan yerlerde bile durum böyle olunca töre düzeninin geçerli olduğu Hicaz bölgesinde durum çok daha kötüydü. İslam’ın zuhurundan önce töreci hukuk anlayışın neticesi olarak Mekke halkı, Ficar savaşlarında, Medine halkı ise Buas savaşlarında pek çok insanını kaybetmişti. Yol kesen harami kabilelerin zayıf kabilelere baskın yaparak mallarını yağmalaması, gençlerini hizmetçi, kadınlarını cariye olarak satması ise sıradanlaşmış bir durumdu. Köle tüccarları, bile bile bu şekilde köleleştirilmiş insanların ticaretini yapardı.

İşte böyle bir dünyada Peygamberimiz medeniyetin temelini atacak bir düzen kuruyordu: Medine Vesikası.

Medeniyetin Beşiği: Medine

Peygamberimiz Yesrip şehrine hicret ettiği zaman muhacirlerle ensar arasında kardeşlik bağları kurarak, aralarında kan bağı olmayan müminleri birbiriyle din kardeşi ve komşu yaptı. Medine’de garip olan her bir muhaciri, ensardan birinin yanına yerleştirdi, onun arazisinde bir ev temin etmesine çalıştı. Peygamberimizin: “Komşusu açken tok yatan bizden değildir” fermanından sonra artık her bir Müslüman, yanındaki komşusunun halinden haberdar olmakla mükellefti.

Artık Medine’ye kim hicret ederse o burada evvelden yerleşmiş olanların komşusuydu ve eşit vatandaştı. Medine Vesikası’nın önemli bir hükmü: “Bütün Müslümanlar tek bir ümmettir” buyurarak İslam ümmetinin her bir ferdinin can ve mal emniyetinin eşit değere sahip olduğunu ilan etmesiydi.

Artık ne şehrin toprak sahiplerinin, ne Kureyş asilzadelerinin herhangi bir imtiyazı veya göçmenlerin onlardan aşağı bir durumu yoktu. Kim olursa olsun, en garip ve zavallı bir Müslüman’a yapılacak saldırı dahi bütün Müslümanlara yapılmış sayılacak, Allah'ın kanunları ve Resulünün hâkimliği ile cezası tespit edilecekti. Bu medeniyete doğru atılan ilk adım idi.

Peygamber efendimiz bundan sonraki adımda ise Yahudi boylarıyla da bir vatandaşlık ahidnamesi hazırlattı ve onları da Medine şehrinin eşit vatandaşı kabul edip güvenliklerini garanti altına aldı. Onlardan biri sözleşmeyi bozmadıkça veya ihanet etmedikçe Peygamberimiz onlarla iyi komşuluk ilişkilerine devam etti. Hudeybiye anlaşmasından sonra Peygamberimiz komşuluk ilişkilerini, komşu devletlerin yöneticilerine davet mektupları göndermek ve onlarla hediyeleşmek suretiyle daha da genişletti.

Dikkat edilirse Peygamberimiz, kendi çağının anlayışının çok ötesinde bir medeniyetin temellerini attığı görülmektedir. Onun kurduğu düzen, ilkel toplumlardaki “ya kendi kanından veya dininden olanlarla dayanışma kurmak” anlayışının çok ötesine geçmiş, modern dünyada yerleştirilmeye çalışılan “beraber yaşama kültürü” boyutuna uzanmıştır. Bu dünyanın hasretini çektiği bir seviyedir.

Birlikte Yaşamak Medeniyettir

Bugün dünyanın en ileri (!) denilen ülkelerinde, ırkçılık ve ırkçı duyguları besleyen ilkel cemaatçilik anlayışı yeniden hortlamaktadır. Birçok Avrupa ülkesi Musevi ve Müslümanların helal kesim usullerini, sünnet gibi uygulamaları yasaklamaktadır. Bu uygulamalar, yabancıların evlerini, ibadethanelerini ateşe veren ırkçı grupları da cesaretlendirmektedir.

Irkçılığın yükselmesinin bir sebebi, geçim kaygısıyla sömürgeci, zengin ülkelere doğru yaşanan göçlerin, göç alan ülkelerin yerli halkını endişelendirmesidir. Modern hayat tarzı, bu ülkelerin halkı arasındaki aile ve akrabalık bağlarını kopararak insanları yalnızlaştırmıştır. Bu yalnızlık karşısında birçok genç kendisine etnik ve dini kimliklerle aidiyet aramaktadır. Büyük ülkelerin kültür emperyalizmi karşısında grupların kendine özgü değerlerini koruma endişesine düşmesinin de etkisiyle birçok ülkede gençler arasında ırkçılık ve yabancı düşmanlığı yaygınlaşmaktadır.

Oysa Peygamberimiz, akrabalık ve din kardeşliği bağlarını koparmadan “yabancılarla iyi komşuluk” boyutu eklediği için böyle bir sorun ortaya çıkmamıştır. Bu ülkemizde de dünyada da örnek alınması gereken bir seviyedir.

Osmanlı’nın payitahtı olduğu devirde İstanbul halkının böyle bir medeniyet anlayışına sahip olduğunu söylemek mümkündür. Yetmiş iki buçuk milletin bir arada yaşadığı bir zamanda, İstanbul’da herkes birbirinin inancına, diline, kültürüne saygılıdır. İstanbul halkı, ister ev, ister dükkân komşusu olsun, birbirinin bayramını kutlar, cenazesine, düğününe katılır, hastasını ziyaret ederdi. Hatta Müslüman esnaf kuruluşları bazen yoksul Hıristiyan cemaatlerine kiliselerini tamir etmeleri için yardım etmişlerdir.

Her ne kadar Müslümanlar asli unsur olarak görülse de bundan dolayı kimseye zulmetme imtiyazına sahip değildi. Aksine askerlik yapmak gibi ilave mesuliyetleri vardır ve böylece kendi güvencesini tanıyan her toplumu himaye etme vazifesini canı pahasına yerine getirirdi. Bunun dışında her fert, yeteneği ve çalışmasının karşılığını alır, herhangi bir ayrımcılığa uğratılmazdı. Gayr-i Müslim de olsa dürüst, güzel ahlaklı ve erdemli olduğu sürece herkes hak ettiği saygıyı görürdü. Bu durumun aynısını, Balkanlardan Güneydoğumuza kadar bütün İslam diyarlarında görmek mümkündü.

Bugün İslam diyarlarında kendi dindaşıyla bile ufak tefek farklılıklar yüzünden savaşma noktasına gelmiş Müslümanların, kendi medeniyetini yeniden tanımaya ihtiyacı var.

Modern Dünyada Hortlayan Vahşet!

Dünyada hızla şehirlere, büyük şehirlere ve büyük ülkelere doğru göçler yaşanıyor. Şu anda nüfusumuzun yarıdan fazlası büyük şehirlerde yaşamaktadır. Büyük sitelerde, onlarca komşunun aynı kapıdan girip çıktığı çok katlı apartmanlarda, komşular arasında köken bakımından büyük farklılıklar görülebilmektedir. Bir kısım komşularımız, farklı bir etnik, dinî veya mezhebî mensubiyete sahip vatandaşımızdır ya da komşu ülkelerden göçmüş bir dindaşımız, soydaşımızdır. Hatta hiçbir ortak bağa sahip olmadığımız, uzak diyarlardan gelmiş gayr-i müslim göçmenler de bizimle aynı apartmanda yaşıyor olabilir. İşte asıl “medeniyet” bu durumda sergilenen davranışta kendini gösterir.

Medeni insanlar, muhatapları tamamen yabancı ve garip de olsa, ona insanca muamele edebilme olgunluğunu gösterenlerdir. Değil mi ki o, bir insandır ve mekânda bizimle yan yana düşen, kader ortaklığı yaptığımız bir kişidir, artık o bizim komşumuzdur. O bize zimmetlidir.

Komşu, bir şekilde gördüğün, tanıdığın, halinden haberdar olduğun kişidir. Onun halini bildiğin sürece acılarına duyarsız kalmak yakışık almaz. Ona güler yüz gösterip halini hatırını sormamız, bize derdini açması için cesaret vermemiz Allah'ın emridir.

Çünkü o bize Allah'ın emanetidir. Ona yapılacak iyilik, ne bir menfaat umudunun ne de bir korkunun söz konusu olmadığı, tamamen Allah rızası için yapılan ihlâslı bir iyiliktir. Bizim bir evladımız diyar-ı gurbette yabancılar arasında düşse ona nasıl davranılmasını istiyorsak bizim de buradaki komşumuza öyle davranmamız gerekir.

Yabancı komşuya bile böyle davranmak gerekiyorsa, kendi din kardeşimiz olan komşuya nasıl olması gerektiğini söylemeye bile gerek yok. Hele hele memleketimizin eşit vatandaşı olduğu halde hiç kimseyi “şuralı, buralı, filancagillerden vs” diye ötekileştirme hakkına sahip değiliz.

Ne yazık ki bugün sadece farklı anadillerine sahip olan vatandaşlarımız değil, aynı dili konuşan hatta birbirine komşu il veya ilçelerden olan Müslümanlar bile birbirlerine hiç tanımadan ön yargılar sebebiyle husumet besleyebiliyor. Hâlbuki bu cahiliye ahlakıdır.

İslam kanunlarına göre hiç kimse atasının suçu sebebiyle suçlanamazken, suç olmayan farklı özelliklerle nasıl birbirimizi itham edebiliriz?

Hepimiz bu dünyada Allah'ın misafiriyiz. Konup göçmeye geldiğimiz bu dünya hayatında, yol arkadaşlarımıza güzel bir refık olmaktan başka bir davranışa hakkımız yoktur.


Sayı : 28
Büyük Kapak