Korku ve Ümit ile Kulluk Edelim

Sayı : 17 / Temmuz 2013, Konu Başlığı : Gönül Sohbeti

Allah-u Zülcelal kullarına, ahiret için neyin iyi neyin kötü olduğunu, kıyamet gününde olacak olan her şeyi, dünyadayken kullarına beyan ediyor, sonra muaheze ediyor; yani hesaba çekiyor...

İnsanlar dünyada birbirlerini severler veya birbirlerine buğzederler. Bu dünyada birbirlerini sevenler, ahirette birbirlerini aynı şekilde seviyorlar mı, yoksa buğz mu ediyorlar diye, ayet-i kerimede şöyle buyuruyor Allah azze ve celle:

“O gün (dünyadayken) dost olanlar birbirlerine düşmandırlar, yalnız muttakiler, yani Allah'tan korkanlar hariç,” (Zuhruf, 67)

“Muttakiler hariç” yani, Allah’a karşı takvalı olanlar, Allah’a hakkıyla kulluk yapanlar hariç. Onların dostluğu ve sevgileri, ahirette de devam edecek. Kâfirler, fasıklar, münafıklar, birbirlerine günah üzere yardımcı olanlar, kıyamet gününde birbirlerine lanet edecekler, “Allah sana lanet etsin, rahmetinden uzak kılsın, sen beni günah yollarına götürdün; içki, kumar yerlerine götürdün, ben de onu yaptım, bu hallere düştüm” diye, birbirlerine lanet edecekler.

Ama sizin gibi birbirini Allah yolunda sevenler, birbirlerini kucaklayacaklar, şefkatle birbirlerine merhamet edecekler. Allah azze ve celle, bu hizmeti kıyamete kadar, kabre kadar yapmayı nasip etsin. (Âmin)

Kiminle Beraber Olmak İstersen Onu Sev

Hz. Asiye Firavun’un hanımı idi. O, Hz. Musa’ ya iman edince Firavun ona çok çeşitli işkenceler yaptı. O işkencenin şiddeti altında, Hz. Asiye şöyle dua etti:

“Ya Rabbi, bana kendi katında, cennette bir ev ver, Beni Firavun’dan ve onun amelinden kurtar. Beni zalimler güruhundan kurtar.” (Tahrim; 11)

Melekler onun duasını duyunca dediler ki: “Eyvah! Sadece cennette bir ev istedi, az bir şey istedi!” Ama baktılar ki o demiş ki “kendi katında, cennette bir ev ver.” Anladılar ki o çok azim bir şey istemiş. Allah'ın katındaki cennet en âlî, en yüce cennettir, Hz. Asiye onu istemiş. Anladılar ki o Allah'ı çok seviyor, bunun için Allah'ın katındaki cenneti istemiş.

Kim Allah’ı seviyorsa onunla beraber olacak. Peygamberimiz aleyhissalatu vesselam buyuruyor, “Kişi sevdiğiyle beraberdir.” (Müslim, Birr, 50)

Allah’ı seviyorsan, Peygamberi seviyorsan, evliyayı seviyorsan onlarla beraber olacaksın. Öyleyse dünyadayken elimizden geldiği kadar Allah’ı Peygamberi, Allah'ın dostlarını sevelim ki, ahirette de onlarla beraber olalım inşaallah.

Hz. Cabir radıyallahu anhu anlatıyor, Peygamberimiz sallallahu aleyhi vesellemin ahirete irtihalinden üç gece önceydi. Ondan şu hadis-i şerifi duydum: “Sizden biriniz, sakın Allah'a hüsn-i zan etmediği hâlde ölmesin!” (Müslim, Kitabu'l-Cenne, 19)

Yani, bir Müslüman dünyadan ayrılmadan önce, Allah’a karşı zannını ve kanaatini güzel yapsın. Şu anda da Allah’a karşı zannımızı güzel yapalım, ama hüsnü zan, yani, Allah'ın Rahmetinden ümitli olma hali, ölüme yakın daha daha kıymetlidir. Artık amel yapmaya fırsat kalmadığı o an gelince ümitli olmak, “Bize Allah merhametle muamele edecek, bana affıyla, fazlı ve keremiyle muamele edecek, ihsanıyla muamele edecek” diye düşünmek lazımdır.

Şimdi, yani daha amel yapmaya vaktimiz varken havf, yani Allah’tan korkmak daha kıymetlidir. Ama o sekerat zamanında, artık vakit kalmamıştır. Bu yüzden o anda Allah’tan ümitli olmak gerekir.

Havf ve reca iki kanat gibidir. Yani, Allah korkusu ile Allah'ın Rahmetinden ümitli olmak… Müminlerin ümit ile korku arasında olması lazımdır. Ama ölüme yakın zamanda, sadece ümit, sadece reca, sadece iyi zan beslemek daha iyidir, korku iyi değildir o zaman.

Korku ne içindir? Amel-i salih yapmak içindir. Allah’tan korktuğun zaman amel-i salih yapacak, kendini günahlardan sakınacak. Ama sekerat esnasında, ölüm sarhoşluğu gelip çatınca, daha dünyada kalacak zaman yoktur ki günah işlesin, amel yapsın. O halde, Allah-u Zülcelal’e karşı zannını güzel yapmalı, “Allah bana merhamet edecek” diye kesin olarak inanmalı, ümit etmelidir.

İman Nimeti Çok Kıymetlidir

Resulullah sallallahu aleyhi vesellem buyuruyor ki: “Şüphesiz yüce Allah, kıyamet günü mü'min kuluna yaklaşır ve onu kimse görmeyecek şekilde rahmet örtüsünün altına alarak, dünyada iken yapmış olduğu günahlarını teker, teker sorup, “Bu günahlarını hatırlıyor musun?” buyurur. Kul itiraf eder: “Evet, ey Rabbim, bunların hepsini yapmıştım.” der ve böyle helak olacağını zanneder. Merhamet sahibi olan yüce Allah şöyle seslenir: “Ey kulum, Ben dünyada iken yaptığın günahları yüzüne vurup seni rezil etmedim.

Bu gün de günahlarını affediyorum. Sonra iyiliklerini yazan amel defterini sağ eline verdikleri zaman mü’min kurtulur.

Kâfirlerle, münafıklara mahşer ehlinin huzurunda şöyle nida olunur: “İşte bunlar, dünyada iken Allah’ın ayetlerini yalanlamışlardı. Allah'ın laneti zalimlere olsun.” (Buhârî, Mezâlim, 2)

İman böyledir işte, imanın kıymeti böyle büyüktür. Öyleyse biz de imanı muhafaza edecek amelleri çoğaltalım.

Bazı mümin kardeşlerimiz içki içiyor, kumar oynuyor, uyuşturucu kullanıyor, bunların imanı zayıflıyor. Gün be gün, gittikçe zayıflıyor, hatta ölmeden önce bakıyoruz ki bazısı Allah'ı inkâr ediyor, neuzubillah (Allah korusun). İşte, günah imanı böyle zayıflatıyor.

Tevbe ve ameli salih de imanı kuvvetlendiriyor. İşte, biz bu yüzden imanımızın kıymetini bilelim.

Kâfirler ise Kıyamet Günü, bütün herkesin önünde, müminlerin huzurunda, “Bakın görün, bu Allah’ı tekzip etti, yalanladı, küfretti, kâfir oldu,” diye nida edilerek mahcup ediyorlar. Ondan sonra cehenneme atılıyor zaten, neuzubillah.

Öyleyse Allah bize bu imanı verdiği için Allah’a hamd edelim. Allah bize iman vermiş, İslam’a hizmeti bize nasip etmiş, önümüz açılmış, hepsini görüyoruz, bunların hepsini bize Allah vermiştir. Bizim de bunun bedelini ödememiz lazımdır ki, o da Allah'ı sevmektir. Öyleyse Allah’a âşık olalım.

Cennet de Cehennem de Çok Yakın

Allah’a ibadet etmekle insan, Allah'ın rızasını kazanmış oluyor ve cennete giriyor. Günah ile de insan, Allah'ın gazabına uğruyor ve cehenneme de müstahak oluyor, hak etmiş oluyor, neuzubillah.

Peygamberimiz sallallahu aleyhi vesellem buyuruyor, “Cennet size, ayakkabınızın bağından daha yakındır. Cehennem de öyledir.” (Buhârî, Rikak, 29)

Yani, hayır yaptığımız zaman, sevap işlediğimiz zaman, herhangi bir salih amel yaptığımızda, Allah azze ve celle ondan razı ise cennete girmiş oluyoruz, cennetin içindeyiz yani. Günah yaptığımız zaman da aynı şekilde cehenneme girmiş oluyoruz. Demek ki ibadet cennettir, günah cehennem.

Bir yerde ateş olduğu vakit rüzgâr onu etrafa dağıtınca insan kaçmayacak mı ondan? Öyleyse bizim de günahtan böyle kaçmamız lazım. Günah ateştir diyor, Peygamberimiz aleyhissalatu vesselam.

Bunlara inanmak lazımdır. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem söylüyor bunu. Allah azze ve celle buyuruyor ki “O hevasından konuşmaz.” (Necm, 3) Yani, Allah buyuruyor ki, “Muhammed aleyhissalatu vesselam kendi nefsinden konuşmuyor, benim tarafımdan konuşturuluyor.” Demek ki, Allah ilham ediyor ona, Allah söylettiriyor. Öyleyse bilelim ki hayır yaptığımız zaman biz cennetteyiz. Öyleyse bilelim ki, Allah bizi çok sevmiş, bize böyle güzel bir yol nasip etmiş.

Günah yaptığımız zaman da bize tevbe nasip ediyor, cehenneme girecekken, hemen siliniyor ve cennete giriyoruz. İşte, o kadar güzel bir hal içindeyiz, bunun kıymetini bilelim.

Allah Korkusu Affa Vesile Olur

Allah’tan korkmak lazımdır, “Allah çok azamet ve kudret sahibidir. Ben onun zayıf kuluyum” diye düşünüp manevi bir korku hâsıl olursa, Allah-u Zülcelal’in katında o kul çok kıymetli oluyor.

Hiç hayır yapmayan bir kişi, sekerat esnasında evlatlarına diyor ki, “Evlatlarım, babanız hiç hayır yapmadı. Bu yüzden Allah’tan çok korkuyorum. Allah'ın huzuruna çıkarsam bana kimseye yapmadığı azabı yapar. Onun için, ben öldüğüm zaman beni yakın, küllerim un ufak olunca şiddetli bir rüzgârda, onların yarısını denizde, yarısını karada dağıtın. ”

Demek ki bir mürşidin yanına gitmeyince insana ölüm anında böyle bir pişmanlık geliyor.

Çocukları, babalarının dediğini yaptılar. Allah u Teâlâ da onun azalarını topladı huzuruna getirdi ve: “Ni¬çin böyle yaptın, ey kulum?” diye sordu. Adam ise: “Senden hayâ ettiğim ve korktuğum için böyle yaptım” diye cevap verdi. Bunun üzerine Allah: “Mademki benden korktun, ben de seni bağışladım” buyurdu. (Buhari, 3478)

Yani, kul Allah’a karşı korku ile, bir gayret ile bir şeyler yaparsa Allah onu bir bahane ile affediyor. Ama sahibinden kaçıp giden ve geri dönmeyen bir hayvanı, nasıl onu kurtlar yiyorsa, kul da ne tevbeyle ne ibadetle Rabbine dönmezse, o da helak olup gidiyor.

Bir gün, bir kişi Peygamber sallallahu aleyhi veselleme sordu: “Yâ Resulellah! Cennetlik ve cehennemlik olanlar belli midir?” Peygamberimiz aleyhissalatu vesselam “Evet!” diye cevap verdi. Adam, “O zaman amel ne içindir?” dedi. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem “Herkes kendisi için yaratılan şey için çalışır. Kim, niçin yaratılmış ise o iş ona kolaylaştırılır. Cennet ehline cennet işleri, cehennem ehline cehennem işleri nasip olur. Bu nedenle, sizler amel işlemeye bakın (çünkü ne için yaratıldığınızı bilmiyorsunuz).” buyurdular. (Buhari, Kader, 2)

Yine, Peygamberimiz aleyhissalatu vesselam buyurdu, “Adam annesinin karnındayken, said (mesut, cennetlik) veya şaki (cehennemlik) olacağı yazıyor.”

Bunu duyunca Ashab-ı Kiram “O zaman iş işten geçmiş, biz niye camiye geliyoruz o zaman, Ya Rasulallah?” dediler. Allah Resulü “Siz bilirsiniz…” buyurdu. Ezan okununca Ashab-ı Kiram yine camiye geldiler. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem sordu:
- Niye geldiniz?
- Duramadık, Ya Rasulallah.

İşte böyle, insana cennete götürecek amel nasip olunca onu böyle elektrik gibi çekiyor. Eğer kendimizi, ibadet ederken, İslam’a hizmet ederken görüyorsak bilelim ki Allah bunu bize nasip ediyor.

Peki, neuzubillah, kendimizi günah işlerken görürsek ne yapacağız? O zaman da cüz-i irademizle tevbe edeceğiz, namaz kılacağız, “Allah bize, cennet ehlinin yoluna ulaşmaya müyesser eylesin” diye dua edeceğiz.

Ölümden Gaflet, En Büyük Musibet

Ölüm musibettir, ama ölümden gafil kalmak daha büyük musibettir. Bu bizi mahvediyor! Sanki hep başkaları ölecek ve kabre koyacağız, biz ölmeyeceğiz! Kendimizi ölünün yerine koyarsak, “Beni kabre koydular, üzerime taşlar koydular.” Diye düşünürsek ancak o zaman pişman olacağımızı idrak edeceğiz, kendimizi muhasebe edeceğiz.

Hasan Basri, Allah ondan razı olsun, Allah’ı çok seviyordu ve kendi nefsini de çok seviyordu. Ne güzel! Biz nefsi sevmek deyince yemek içmek, deniz kenarında gezmek zannediyoruz. Hâlbuki onlar, kendilerini sevdikleri için nefislerini kurtarma çaresi arıyorlardı.

İşte, o Hasan Basri anlatıyor, “Bir gün, bir hastanın yanına gittim ki sekeratta idi ve benim yanımda ruhu bedenden ayrıldı ve ben de onun ruhunun bedenden ayrıldığını gördüm.”

Hasan Basri rahmetullahi aleyhi evine geldi, rengi değişmiş, sararmıştı. Hanımı ona yemek hazırladı. “Yemeği kaldırın” dedi, “Bugün öyle bir şey gördüm ki, ben o gün için ibadet edeceğim. Bir gencin ruhunu teslim edişini gördüm. Onun başına gelen benim de başıma gelecek, ben o gün için amel yapacağım.” İşte, onlar böyleydi…

İmam Nesefi rahmetullahi aleyhi buyuruyor ki, “Bir kişinin amel defteri getirildiğinde, içinde istiğfar olmazsa o defter zulümat, karanlık olacaktır. Eğer tevbe istiğfar olursa onun aydınlığı, şark ve garbı aydınlatacaktır.”

Peygamber sallallahu aleyhi vesellem buyuruyor; “Eğer siz günah işlemez olsaydınız; Allah başka insanlar yaratır, onlar günah işlerler, kendisi de onları bağışlardı.”(Müslim, Tevbe, 9)

Allah istiyor ki kulları tevbe etsin, O da onları affetsin. “Ya Rabbi! Ben kulum, sen Rabsin, ben hata yaptım beni affet.” desin. Eğer insanlar hiç günah işlemeseydi ve tevbe de etmeseydi, Allah “Onların yerine günah işleyip tevbe edenleri getirirdim” buyuruyor.

Din (yaşanan hali ile) ortadan kaybolduğu için bugün tevbenin kıymeti unutulmuştur. Bu yüzden ailemizi, arkadaşlarımızı uyandıralım, tevbe etsinler. Biz de onlara sebep olduğumuz için sevaba kavuşalım. Allah hepimizi hayırlarda kullansın, inşaallah. (Âmin)


Sayı : 17
Büyük Kapak