Kötülüğe İyilikle Karşılık Vermek

Sayı : 2 / Nisan 2012, Konu Başlığı : Gönül Sohbeti

Allah-u Zülcelâl ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur:

“İyilikle kötülük bir değildir. O halde kötülüğü en güzel bir şekilde önle. O zaman seninle arasında düşmanlık bulunan kimse, candan bir dost gibi olur. Bu olgunluğa ancak sabredenler kavuşturulur, buna ancak hayırdan büyük bir pay sahibi olan kavuşturulur. Eğer şeytandan gelen kötü bir düşünce seni dürtecek olursa hemen Allah'a sığın. Çünkü O her şeyi işitir ve bilir.” (Fussilet; 34-36)

“Kötülüğü en güzel şekilde önle.” Bu ayet-i kerimede, insanın karşılaştığı herhangi bir kötülüğü en güzel şekilde savuşturması emredilmektedir.

İnsanoğlu, nefsinin isteklerine uyduğunda, kendisine kötülük yapana kötülükle karşılık vermek ister. İçindeki öç alma duygusu onu dürtükler. Oysa ayet-i kerime bunu istemiyor. Üstelik; “Kötülük edeni bağışla,” bile demiyor, “en güzel şekilde önle,” diyor. Çünkü Allah (c.c.) katında, kötülük edene iyilikle karşılık vermek, onu bağışlamaktan da güzeldir.

Bir önceki ayette; “İyilikle kötülük bir değildir.” Diyerek Allah (c.c.)iyiliğin önemini vurguluyor.
El-Baki der ki: “Burada, Allah-u Teâlâ güzel ahlakla kötü ahlakın bir olmadığını beyan ediyor. Bizlere kötü ahlakı bırakıp, iyi ahlaka sarılmamızı emrediyor. Ahlakın en güzeli, hilim sahibi olmaktır. Çünkü ancak bu sayede düşman dost, uzak yakın olur. Kişi gazabını hilmi ile savuşturur, zulmü bağışlayarak, kötülüğü de keremiyle önlerse, bu takdirde karşısındaki düşmanını kazanır.”

Bu konuda Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Senden ilişkisini kesenle sen ilişki kur. Sana zulmedeni bağışla, sana kötülük edene de iyilikle mukabelede bulun.” (İbn Neccar)
Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) ümmetini bir konuda uyardığı ya da onlara bir şeyi tavsiye ettiğinde, bunu mutlaka önce kendi uygulamış, sonra ashabına emretmiştir.
“O zaman seninle arasında düşmanlık bulunan kimse, candan bir dost gibi olur.”
Bu ayet-i kerime, kötülüğü iyilikle savuşturmanın sonucunu beyan etmektedir. Buna göre burada denmiş oluyor ki, eğer böyle yaparsan, karşına dikilen düşmanın, sana şefkatle yaklaşan dostun gibi olur.
“Bu olgunluğa ancak sabredenler kavuşturulur.” Bu özelliğe ve bu ahlaka, bir başka ifadeyle kötülüğe iyilikle mukabele etme şanına, sabırlı olan kimseler kavuşturulur. Çünkü böyle mukabele huyu ve özelliği, insanı intikamdan alıkoyar.
“Buna, ancak” faziletlerden ve ruhani kuvvetlerden “büyük nasibi olan kimse kavuşturulur.” Çünkü intikamla meşgul olmak, ancak nefiste duyulan bir zaaftan kaynaklanır.
Kısaca ifade etmek gerekirse bu, nefsi temizlemeyi gerektirir. Ayet-i kerimede sabreden kimseler bundan dolayı methedilmektedir.

“Eğer şeytandan gelen kötü bir düşünce seni dürtecek olursa” hemen onun şerrinden “Allah’a sığın” ona boyun eğme, çünkü Allah senin sığınmanı “işitendir.” niyetini “bilendir.”

Dikkat çekici bir şekilde burada, Şeytanın vesvesesi, herhangi bir hayvanı dürtmeye benzetilmiştir. Çünkü vesvese, insanı kötülüğe sevk eder ve yapılmaması gereken şeyi yapmaya teşvik eder. Buna göre, ayet-i kerimenin manası: “Şeytan sana vesvese verir ve kötülüğü iyilikle savuşturma yolunda sana verilen tavsiyeden seni çevirmeye kalkışır ve aksini yapmaya çağrıda bulunursa, bu takdirde onun şerrinden kaçın.”

İnsanı Allah-u Zülcelâl’den uzaklaştıran en önemli tehlike nefis, şeytan ve dünyadır. Nefis, şeytan ve dünya, en büyük engeldir. İnsanların birbirine karşı nefislerini ön plana çıkarması da böyledir.
Hz. Yusuf (aleyhisselâm)’ı kıskanan kardeşleri, onu öldürmek kastıyla kuyuya atarlar. Hz. Yusuf, Allah’ın inayetiyle kuyudan sağ salim kurtulur, nihayetinde Mısır’a Aziz olur.

Yıllar sonra, kardeşleri kendisine muhtaç bir halde gelip onun kim olduğunu bilmeden yardım isterler; ama Hz. Yusuf onları tanır. Vakti gelince kendini tanıtır. Kardeşlerinin paniğe kapılmasına hiç gerek yoktur. Evet, onda şimdi güç kuvvet vardır, istediği gibi cezalandırabilir onları. Ama Hz. Yusuf bir peygamberdir ve kötülükleri affetmek, hatta iyilikle mukabele etmek peygamber ahlakıdır. İşte o da kardeşlerini affeder, onlara ihsanda bulunur:

“Bugün sizi kınayacak, serzenişte bulunacak değilim! Ben hakkımı helal ettim, Allah da sizi affetsin. Çünkü merhamet edenlerin en merhametlisi O’dur. Şu gömleğimi alın, babamın yanına varıp onun yüzüne sürüverin; o zaman gözü açılacaktır. Sonra da bütün çoluk çocuğunuzla buyurun, yanıma gelin.’’ (Yusuf; 92-93)
Kötülüğe iyilikle karşılık vermek nefse çok ağır gelebilir. Allah-u Zülcelâl’in rızasını isteyen kimse, nefsine baskı yapar, kendisine kötülükle muamele eden kimseye iyilikle karşılık verir. Ayet-i kerime-de de belirtildiği gibi böyle davranmak Allah-u Zülcelâl’in emridir.

Ukbe bin el-Cüheni (radıyallahu anh) şöyle anlatmıştır:
“Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) bana buyurdu ki: ‘Ey Ukbe, sana dünya ve ahiret ehlinin ahlakının en üstününü haber vereyim mi? Senden sılayı rahimi kesene, sen sılayı rahim yap; seni mahrum edene ver; sana zulmedeni affet.” (Ahmed bin Hanbel, Hakim, Taberani)
Nefis ateş, kalp ise su gibidir. Nefis kızınca harareti yükselir, ona kızgın bir nefisle karşılık verilince de ateşe ateş katılmış olur. Bu durumda iki nefis de azar ve kontrolden çıkar. Alevlenen ateşin nereyi yakacağı bilinmediği gibi öfkeli insanın da ne yapacağı kestirilemez.

Böyle bir durumda sevinen tek taraf şeytandır. Bu tür kızgınlık anlarında taraflar geri adım atmalı, susmalı, hatta birbirlerinden özür dilemelidir.

Mademki bizler de Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)’in ümmetindeniz, o halde bizlerin de Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) gibi kötülüğe iyilikle karşılık vermemiz lazımdır. Bizler iyi oldukça, Allah-u Zülcelâl bizim çabamızı boşa çıkarmaz.


Sayı : 2
Büyük Kapak