Kur’an-ı Kerim’in Lisanında “Aklı Kullanmak”

Sayı : 43 / Eylül 2015, Konu Başlığı : İrfan Mektebi

Bir ayet-i kerimede, insanların en zaliminin, Allah'a “söylemediği şeyleri söyletmeye cüret edenler” olduğu bildiriliyor: “Allah adına yalan uydurandan, iftira edenden veya Allah’ın âyetlerini, Kur’ân’ını, ilkelerini yalanlayandan daha zâlim kimdir?...” (En‘âm, 21)

Kur’ân-ı Kerim, önceki kitaplar gibi hâfızalardan silinip tahrife uğramaktan muhafaza edilmiş. Fakat tevil tahrifatı bir imtihan olarak duruyor. (Âl-i İmrân, 4)

Cenâb-ı Hakk’ın kitabı ve Rasûlü’nün getirdiği din, yani İslâm bir bütündür. Son yıllarda bu bütünü parçalama gayretleri maalesef çoğaldı. Hiç ummadığınız bir insan, size hadîs-i şeriflerin hâşâ “güvenilmezliği”nden dem vurabiliyor. Bir başkası, inandığımız, ilmihâllerimizde yazılı dînin, “uydurulmuşluğu”ndan bahsedebiliyor. Bir başkası âmentü ile oynuyor. Bir diğeri tasavvuf büyükleriyle...

“Bunlar, 14 asırdır bütün müslümanların, bütün âlimlerin ittifak ettiği hakikatler...” diye söze başlarsak buna güya Kur’ân’dan bir cevap veriyorlar.

Cenâb-ı Hak, Peygamberlerin tevhid çağrısına karşı çıkan kâfirlerin sözlerine yer veriyor Kur’ân’da: “Biz atalarımızı bu vaziyette bulduk.” dediklerini ve putperestlikten bunu gerekçe göstererek vazgeçmediklerini aktarıyor. (Enbiyâ, 53; Şuarâ, 74; Zuhruf, 22, 23)

Modernistler de bizim, ehl-i sünnet ve’l-cemâat yani Sahâbe, Tâbiîn ve onları ihsân üzere takip edenlerin yoluna “atalar dîni” deyip çıkıyorlar.

Hâlbuki Kur’ân’ı bir bütün olarak okuyabilseler, meselâ Hazret-i Yakub’un, Hazret-i Yûsuf’un, atalarının sahih dînini nasıl vurguladıklarını görürlerdi:

“Ben atalarım İbrahim, İshak ve Yakub’un dînine tâbi oldum!” (Yûsuf, 38; Ayrıca bkz. Bakara, 133)

Yine görürlerdi ki, Kur’ân, ilk muhatapları olan Arapları, tevhid dînine;

“Atanız İbrahim’in dînine (uyun)!”(Hac, 78) diyerek davet ediyor.

Demek ki, ataların dini üzere devam etmek kötü değil. Nesiller boyu îmân üzere gitmek ne güzel!..

Âdeta Rabbimiz; “Şu size putperestliği getiren yakın atalarınıza değil, tevhid binasını inşa eden asıl atalarınıza uyun!..” demiş oluyor.

Kötü olan şu: seni hakka çağıran bir kişiye, taassupla karşı çıkmak; putperestliğin yanlışlığını görmeyip, “Yanlış bir şey olsaydı atalarım yapmazdı” diye düşünmek yanlış.

Kur’an’ı Kur’an’la Anlamalıyız

Allah’a izafe edilen bir başka tevil de akletmek kavramı üzerine yapılıyor. Modernistlerin neredeyse her yazılarında, her konuşmalarında zikrettikleri bir âyet-i kerîme meali vardır:

“Allah’ın izni olmadıkça, hiç kimsenin iman etmesi mümkün değildir. Allah, akıllarını kullanmayanların üzerine rics (murdarlık) verir.” (Yunus; 100)

En çok yapılan hata bu âyetten; Allah’ın aklı kullanmaya ne kadar büyük bir değer verdiği sonucunu çıkarmak. Hattâ aklı işletmek, aklı faal tutmak gibi derin (!) analizlere girmek.

Kimi bu âyeti delil getirip, mürşide intisâbın, bir mezhebe bağlanmanın, bir büyüğe teslimiyetin mü’mini pislik içinde bırakacağını iddia ediyor. Bir âlime uymak, hemen aklınızı iptal etmeniz anlamına geliyor ve üstünüze pislik yağıyor(!)

Akletmek nedir?

Beşeriyet, bir tarih yaşıyor. O tarihte çeşitli kavramlar zihinlerde çeşitli birikimler, tedâîler, çağrışımlar oluşturuyor. Burada murad olan akıl ve akıl kullanma nedir?

Rasyonalizm mi? Aydınlanma mı? Şüphecilik mi? Duyularla, pozitif ilmin imkânlarıyla ispatlanamayan her şeyden şüphe eden Pozitivizm mi?

Kur’ân’ın “bilenler, bilmeyenler, aklını kullananlar” gibi tabirlerini, Modernistler öyle kullanıyorlar ki, zannedersiniz Kur’ân’ın bütün derdi, Rönesans ve Aydınlanma...

Hayır! Kur’ân’ı, Kur’ân ile anlamak mecburiyetindeyiz. Aksi hâlde, O’nu kendi anlayışımıza göre tevil etmek, eğip bükmek, kelimelerini konuldukları mânânın dışına kaydırmak ve neticede bâtıl bir yorum ortaya koyarak Allâh’ı gazaplandırmak durumuyla karşı karşıya kalırız.

Kur’ân’ın metnini anlamak için en mühim esas, siyâkıdır. Yani sözün öncesi ve sonrası nasıldır? Âyetin öncesinde imanın bir nasip işi olduğu, Allah dilemezse kimsenin bu nasibe eremeyeceği ifade edilmekte, sebep olarak da, Allah’ın akletmeyenleri küfrün murdarlığı içinde bırakacağı, onlara hidayet ve yardım etmeyeceği bildiriliyor.

Kur’ânî mefhumları anlamak yolunda ikinci dikkat edilecek husus, bu kavramların Kur’ân’ın başka yerlerinde nasıl kullanıldıklarını incelemektir. Kur’an’da rics, küfür için kullanılıyor.

Meselâ şu âyet-i kerîme:

“Allah kimi doğru yola iletmek isterse onun kalbini İslâm’a açar; kimi de saptırmak isterse göğe çıkıyormuş gibi kalbini iyice daraltır. Allah inanmayanların üstüne işte böyle murdarlık verir.” (el-En’âm, 124)

Burada “aklını kullanmayanlar” yerine “inanmayanlar” ifadesi yer alıyor. Zaten murat buydu. Burada da îmân nasibinin, Cenâb-ı Hakk’ın gönle ferahlık vermesiyle mümkün olduğu hatırlatılıyor. Yani siyak da benzer.

Kuran’a Göre Küfür ve Fuhşiyat Murdarlıktır

Kuran’da rics (pislik), inkârdır, küfürdür, münafıklıktır:

“Herhangi bir sûre indirildiği zaman onlardan bir kısmı (alaycı bir şekilde)der ki: ‘Bu sizin hanginizin îmânını artırdı?’ İman edenlere gelince (bu sûre) onların imanlarını artırır ve onlar sevinirler.

Kalplerinde hastalık (kâfirlik ve münafıklık) olanlara gelince, onların da pisliklerine pislik katar (inkârlarını büsbütün artırır) ve onlar artık kâfir olarak ölürler.”(Tevbe, 124 125)

Rics putlardır, yalandır:

“... Artık putlara tapma pisliğinden kaçının, yalan sözden kaçının.”(Hac, 30)

Rics içki, kumar ve fal oklarıdır:

“Ey îmân edenler! Şarap, kumar, dikili taşlar (putlar), fal ve şans okları birer şeytan işi pisliktir; bunlardan uzak durun ki kurtuluşa eresiniz.”(Mâide, 90; Ayr. Bkz. En’âm, 145)

Rics; câhiliyyenin fuhşiyâtıdır:

“(Ey peygamber hanımları!) Evlerinizde oturun, eski cahiliye âdetinde olduğu gibi açılıp saçılmayın. Namazı kılın, zekâtı verin, Allâh’a ve Rasûlüne itaat edin. Ey Ehl-i Beyt! Allah sizden, sadece (ricsi) günahı gidermek ve sizi tertemiz yapmak istiyor.”(el-Ahzâb, 33)

Şimdi akılcı bir modernistin ağzındaki, akletmeyenlere yağdırılan pislik ile, Kur’ân’ın kendi üslûbu ne kadar ayrıştı değil mi?

Kur’ân lisanında; “bilmeyenler” ifadesi, ‘Allah’ı bilmeyenler’ demektir. Akletmeyenler de “Aklını, Allah’ı bulmakta kullanmayanlar” demektir.

Nasıl İslâm, kendisinden önceki ortamı; bilmemek kökünden “câhiliyye” diye adlandırdıysa; Kur’ân da; “bilmeyenler”, “akletmeyenler” ifadesiyle, Allâh’ı inkâr edenleri, kâfirleri kastediyor. (Bkz. Bakara, 113, 118; Yûnus, 89; Zümer, 9; Câsiye, 18)

Şu âyetteki “bilmeyenler” ifadesine dikkat edelim meselâ:

“...Andolsun, eğer sen onlara bir âyet getirsen, inkâr edenler mutlaka; ‘Siz ancak asılsız şeyler uyduranlarsınız.’ derler. İşte bilmeyenlerin (hakkı tanımayanların) kalplerini Allah böylece mühürler.”(Rûm, 58-59)

“Asılsız şeyler uyduranlarsınız.” diyen inançsızlar, tanıdık geliyor mu?

Akletmek, Tefekkür Etmektir

Kur’ân’ın akletmek dediği şeyi şerh edersek;

Kur’ân’da yüzlerce âyet, yerde, gökte ve ikisi arasındaki ilâhî sanata bakıp, tefekkür etmeye davet eder. Âlemin anlamsız, boş yaratılmadığını düşünüp, o kudret ve azamet sahibi yaratıcının, yarattıklarından kulluk beklemesinin, kulluk talimatlarını bildirmek üzere kitap indirmesinin ve elçi göndermesinin şaşılacak bir şey olmadığını, bu dünyayı imtihan için yarattığına göre, imtihan neticeleri için bir de âhiret yaratacağını, canını aldığı kullarını yeniden dirilteceğini, buna elbette kadir olduğunu idrak etmeye çağırır.

Akletmek bunları anlamaktır.

Tezekkür, tefekkür, taakkul ile Kur’ân okumak bu mesajları sindirmektir. Yoksa bu âyetlerden hareket ederek hadîsi, sünneti, 14 asırlık sağlam ilmî, irfânî geleneği nasıl bertarâf ederim diye hinlik düşünmek değil!..

Kur’ân’ın bir kısmını, diğer kısmına ters düşürecek şekilde, nevzuhur yorumlarla aklı yormak değil!..

Yine “aklını kullanan” nice evrimci, tabiata bakıp, yaratıcıyı inkâr edecek teoriler, sistemler uydurmakla meşgul olabiliyor.

Yine “aklını kullanan” nice ekonomist, faizi ekonominin, içkiyi beslenmenin, flörtü toplum hayatının vazgeçilmezi görebiliyor.

Modernistler, aklını kullanmaya yüklediği mânâ ile, Kur’ân okumaya ayrı bir misyon yüklüyor: Hayatı tanzim.

Müslümanın hayatını Kur’ân, Sünnet, İcmâ ve kıyâs diye giden şer’î delillerden, İslâm âlimlerinin çıkarmış olduğu hükümler şekillendirir. Her bir müslümanın Kur’ân’dan hüküm çıkarmasını beklemek, çok elitist bir düşünce olur. Bu bir akademisyenler veya zekîler dîni olur. Ayrıca bu, gerçekçi de olmaz, toplum her çeşit akıl, anlayış ve ihtiyaçtan insanla doludur.

Fakat her mümin Kur’ân’ı okur, dinler, öğüt alır. Yukarıda saydığımız minvalde, ibret alır, duygulanır. Dînî ilimlerde derinleşmedikçe, ilimlerin usullerini ve melekelerini tahsil etmedikçe acele etmez, akaid, fıkıh gibi mevzularda mezhep imamlarının formüle ettiği esaslara uyarlar.

Akıl Nefsanîleşirse İdrak Yollarını Tıkar

Kur’ân’ın akletmek dediği, kuru kuruya akıl yürütme, eleştiri üretme değildir. Hatta bazen bu tarz düşünceler, bu tarz akıl yürütmeler; vesveseye dönüşür, doğru inanç ve düşünceleri engelleyen bir pisliğe dönüşür. İdrak yollarını tıkar. Şu âyet-i kerîme şeytanın vesvese verirken mantığı da kullanabildiğini ispatlar:

Biraz ön bilgi gerekli:

Bedir Harbi, ânî bir şekilde gelişmişti. Muhacirlerin Mekke’de bıraktıkları eşyalarını gaspedip götüren Mekke kervanını vurmak için Medine’den çıkan müslümanlar, kervanı korumak için yola çıkan Mekke ordusuyla savaşmak durumunda kalmışlardı. Bu arada kimilerinin gönüllerinde bulanma olmuştu:

“Savaş için çıktığımızı bilsek harp edevâtımızı alırdık...”

“Kervan için çıkmamış mıydık?”

“Kervanı vursak ya?”

İşte hepsi akıl-nefsaniyet ortaklığından doğan bu vesveseleri Kur’ân rics, yani pislik olarak adlandırıyor ve harp öncesi bunların temizlenmesi bir nimet olarak hatırlatılıyor:

“O zaman (Bedir Harbi öncesi)katından bir güven olmak üzere sizi hafif bir uykuya daldırıyordu; sizi temizlemek, şeytanın pisliğini (verdiği vesveseyi) sizden gidermek, kalplerinizi birbirine bağlamak ve savaşta sebat ettirmek için üzerinize gökten bir su (yağmur) indiriyordu.”(Enfâl, 11)

Kur’ân-ı Kerim, ister kâfirlerin ister münâfıkların olsun, bu tarz ürettikleri düşünceleri ortaya dökmüş dökmüş çürütmüştür. Bu düşünceler hep şüphe, inançsızlık, itimatsızlık, korkaklık, cimrilik gibi nefsânî bir temelin üzerinde akılla üretilmiştir. Fakat pisliktir!(İki örnek için et-Tevbe, 81; Âl-i İmrân, 156)

Şimdi tekrar düşünelim. Allah’ın pisliği içinde bıraktığı akılsız kimseler kimlerdir?

Kâfirler, fısk u fücûra bulanmış, aklını nefsinin emrine vermiş, vesveseye düşmüş kişiler...

Yoksa tâ asr-ı saâdete kadar, sıhhatli bir silsile ile uzanan atalarının, mürşidlerinin, hocalarının, âlimlerinin çizgisinde gidenler; akıllarını tam da Kur’ânî şekilde kullananların ta kendileridir. Allah onları şüphe ve vesveselerin kirli, mülevves girdaplarında debelenenlerden muhafaza etmiş, imanın, yakinin selâmetine kavuşturmuştur. Gönüllerine inşirah vermiştir.

Onlar gayba görüyor gibi inanırlar. Sahâbeyi çok severler, onları birbirinden ayırmadan hepsine güvenirler. Hadîs-i şerifleri bin bir emekle kendisine ulaştıran muhaddislere inanır ve güvenirler. Asırlardır murâd-ı ilâhîyi araştıran fakihlere, kelâmcılara, müfessirlere; Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in nefisleri tezkiye vazifesini sürdüren mutasavvıflara itimat ederler.

Körü körüne değil, mü’mince bir itimat ve hüsn-i zan ile hareket ederler. Zâhirle hükmeder, kalplerdekini Allâh’a havale ederler. Ölçüleri Kur’ân ve Sünnet’tir. İstikamettir, şeriattır. Ölçüleri bir şeye istinat etmeyen, yersiz şüphe ve sû-i zan değildir. Kalbini yarıp bakamayacaklarına göre, ehl-i kıbleyi tekfir etmezler. Sevâd-ı âzam denilen, mü’minlerin oluşturduğu ve takip ettiği büyük kalabalığa dâhil olmaktan gocunmazlar. Elit, kendine münhasır ve kendinden menkul bir din aramazlar. Akla tapmazlar, Yüceler yücesinden gelen dînin, aklı aşan noktalarının bulunmasını gayet anlaşılır bulur, her şeyi, akıl mizanı yerine, vahiy mizanına vururlar. O vahiy idrakleri temizler, şeytanın pisliklerini arındırır. İmanları kuvvetlenir.

Rabbim onlardan eylesin, rızasından ayırmasın.


Sayı : 43
Büyük Kapak