Kıyameti Koparan Kopuşlar

Sayı : 16 / Haziran 2013, Konu Başlığı : İrfan Mektebi

Çok zengin bir tanıdığım var. Mesleği gereği çok seyahat ediyor.

Öyle zengin ki neredeyse her gittiği şehirde bir evi var. Ev dediysem dayalı döşeli... İçinde can u gönülden hizmet eden güler yüzlü hizmetkârları... Gelince onu hemen kapıda karşılayıp, izzet ikram gösteriyorlar. Yediği önünde, yemediği yolluk!..

Ne müthiş bir servet!

Ne muazzam bir zenginlik!

“Bu kadar masrafa değer mi?” diyorsunuz, değil mi?

Gittiği yerlerde bir otele gidiverse ya!

Fakat otelde o tat, o rahat, o güler yüz ne arar?!

Aynı zengin tanıdığımın evlerinden bir tanesi, asıl evi.

Mütevâzı bir ev.

Öyle çok da fazla odası yok.

Fakat yine de bir odası, herkesin! Nereden bir misafiri gelse, o oda onun. Evinde misafir varsa, ona en güzel şekilde hizmet var.

Elbette böyle misafirperver bir dost, gidince kendisini ağırlayacak bir dost bulmakta zorluk çekmez. Gittiği her yerde, her dostunun evi onun kendi evi gibi olur öyle değil mi? Evet...

Bir zamanlar her birimiz bu zengin dost gibiydik. Evlerimiz eşimize, dostumuza, akrabamıza açıktı. Misafire ikramı, “Halilullah sünneti” bilir, Allâh’a ve âhiret gününe îmân eden bir kimsenin boynunun borcu sayardık. Bu fedâkârlığın, cömertliğin talep etmesek de bir karşılığı vardı. Her gittiğimiz yerde bir evimiz vardı. Âdeta güler yüzlü hizmetkârlarımız vardı. Otele verecek paramız yoktu, lâkin yarım elma ile gönül almaya yarayacak, hediye götürecek imkânımız çoktu.

Şimdi kimsenin kimseye yüzü tutmaz oldu.

Kredi kartı çıkalı kimse kimseden borç isteyemez oldu.

Şehirlerimizde oteller, devremülkler evlerimizde salonlar yaygınlaşalı; köy odaları, mahalle odaları, cami odaları, misafir odaları ortadan kalktı.

Geçenlerde muhafazakâr bir ailenin, şehir dışından misafirleri geldi. Misafir dediysem, düğün işleri için gelen dünürleri. Bir otelden rezervasyon yaptırıp kalacak yer olarak orayı gösterdiler.

Eskiden böyle ihtiyaçlarda, konu komşu seferber olur, daracık evler konaklara dönerdi.

Evlerimiz büyüdü, fakat gönüllerimiz daraldı.

Yatıya misafirlik ne kelime, akşam oturmaları bile dizilerin, maçların, paldır küldür hayatların kurbanı oldu.

Şimdi daha zengin, fakat daha yoksunuz. Mânevî hazlardan mahrumuz.

Bir akrabamızdan borç isteme zilletine düşmüyoruz da, bir bankadan kredi isteme, faize bulaşma derdine dalabiliyoruz. Sonunda ne bet kalıyor, ne bereket.

Zaman zaman hâşâ “İslâm 14 asır önceki dünyanın problemlerine göre hükümler getirmiş, şimdiki hâdiseler yeni” diyen ahmaklar oluyor. Akrabayı gözetmek, yani sıla-i rahim emri, bu çürük iddiayı daha bir çürütmekte. Çünkü sıla-i rahim konusunda hiç problem yaşamayan bir zeminde geldiği hâlde dînimiz, gelecekte yaşanacak problemleri göz önünde bulundurarak, bu emir üzerinde ısrarla üzerinde durmuş.

Sıla-i rahim...

Sıla: Bağlamak, irtibatta kalmak. Zıddı; kopuş, savruluş, tek başına, sahipsiz kalış.

Problemin Kökünde Bencillik Var

İnsanın bir (hizmet) alıcı devresi var, bir de (hizmet) verici.

Bir kuzu doğumundan bir kaç dakika sonra ayağa kalkar, annesinin peşinden yürür. Birçok hayvan türü de böyledir. İnsan, -bir hayvan olmadığının ispatı gibi- ayakta duramaz vaziyette dünyaya geliyor. En az dört beş yaşına kadar tamamen alıcı. Sonra tahsilini tamamlayıp bir meslek sahibi oluncaya kadar da bağlı, bağımlı, aileye ve çeşitli müesseselere muhtaç.

Orta yaşın sonlarına doğru, hastalıklar, bedenî ve zihnî acziyet başladığı andan itibaren yine alıcı, yine bağlı, yine muhtaç.

Arada 20-30 bilemediniz 40-50 senelik bir tek başına yetebilme dönem var. İşte o dönemde de verici, hizmet edici olmak zorunda.

Olmuyorsa, işte bu bencillik, nankörlük, acımasızlık, duyarsızlık.

Sağlıklı bir toplumda da vazifelerini ihmal edenler mevcut olabilir. Onlar ayıplanır, terbiye edilir veya edilemez, fakat problem telâfi edilir.

Ancak bugün toplum tamamen bencilleştirilmekte.

Önce çekirdek aile, büyük aileden koparıldı. Akrabalar uzaklaştırıldı.

Burada kalmayacak.

Şimdi sırada çekirdek aile var.

Rezidans denilen binalarda, işlerinden gelen kadın ve erkekler, akşam yemeklerini oda servisinden satın alacaklar. Bir otel gibi temizlenmiş, kıyafetler ütülenmiş olacak. Hanımlar ve beyler değil; kadın ve erkekler diyorum, çünkü bencillik âleminde evlilik gibi bir külfete de yer yok. Kadın da erkek de kariyer peşinde, bu konforun bedelini ödemek için maaşının derdinde kendini özgür hisseden birer köle...

Akrabanın ihmali gibi bekârlık da kıyâmet alâmeti.

Bu korkunç senaryo, oynanmaya başladı bile...

Önce akrabaya, sonra anne-baba, dede-neneye hizmet etmek ağır geldi nefislere... Sonra evlât büyütmek, hanımın iaşesini karşılamak yüksünülmeye başladı. Bunun sonu, egoist, nâdan, cimri, katı fertlerden meydana gelen bir toplum. Hep alıcı, hep alabilmek için paraya tapıcı, zenginliğe, cimriliğe yönelen, vermeyi sadece maddî, satışa sunulmuş bir hizmet olarak gören bir toplum.

Dost yerine, bireysel sigortaya; baba ocağı yerine mor çatıya, evlât yanı yerine huzur evine sığınan bir toplum.

Tebliğde bile “Önce yakın akraba!” diyen dînimiz, insan tabiatının îcâbına çağırıyor bizi. Birbirimizle olan bağlarımızı koparmamızın, iki dünyada da kötü bir toplum, kötü bir yurda sebep olacağını hatırlatıyor:

“Allâh'a verdikleri sözü kuvvetle pekiştirdikten sonra bozanlar, Allâh'ın riâyet edilmesini emrettiği şeyleri (akrabalık bağlarını) terk edenler ve yeryüzünde fesat çıkaranlar; işte lânet onlar içindir. Ve kötü yurt (cehennem) onlarındır.” (er-Ra’d, 25)

Kıyamet mutlaka kopacak. Fakat boşuna değil.

İnsanın bağlı, sâdık kalması gereken değerlerden kopuşuyla başlayacak o büyük kopuş...


Sayı : 16
Büyük Kapak