İşlerin Düzelmesi İçin...

Sayı : 21 / Kasım 2013, Konu Başlığı : İrfan Mektebi

Hazret-i Ebûbekir -radıyallâhu anh- buyurmuş:

“‒Îman sadece camilerde,

‒Mal cimrilerde,

‒Silâh korkaklarda,

‒Yetki de zayıflarda olursa, işler bozulur...”

Sıddîk’in sözü, aslında gayet açık... Yine de üzerinde yazarak / okuyarak düşünelim:

Birinci madde: Müslümanlığın, sadece camilere mahsus olmadığını vurguluyor. Sadece camide, sadece seccade üzerinde, umrede / hacda olduğumuzda değil, hayatın her alanında müslüman olmamız gerektiğinin altını çiziyor.

Ailemizde, çarşıda, trafikte… Eğitimde, şehircilikte, iç ve dış siyasette…

İman hayatımızın her sahasına şekil vermeli ve ruh nefhetmeli…

Sekülerleşme dedikleri tam da bu: Dîni mâbede hapsetmek.

Âhiret için çalışmak denilince, sadece namazı, orucu anlamak da bu anlayışa hizmet edebiliyor. Hayatı müslümanca yaşamanın âdeta mümkün olmadığı, müslümanca yaşamak için hayattan kaçmak gerektiği fikri şuuraltılarımıza yerleşiyor.

Hazret-i Sıddîk’ın korktuğu netice ne?

İşlerin bozulması, fesat... Bu bozukluktan din de, dindarlar da, onların nesilleri de etkileniyor.

Din ile hayatın arasındaki makas daha da açılıyor.

İkinci madde: İş hayatının, çalışmanın, kazanmanın neticesi olan kazancı ve onun değerlendirilmesini anlatmakta.

Para cimrilerde kalırsa, yolun sonu karanlık.

Eğer îman, mescide hapsedilirse, Allâh’ın rızâsı masa başına, kasa başına oturamazsa, kazançtan esas gaye elde edilemez.
Kazançtan esas gaye, fedâkârlığın, infâkın, bölüşmenin ve merhametin sponsoru olmaktır. Bunlar olmayınca, bir müddet sonra, îmanı hapsettiğiniz cami bile yıkılır da tamir edeni bulunmaz! Nitekim bu asırda, nice camilerimiz satıldı, yıkıldı, samanlık oldu.

İkinci madde, âdeta birinci maddenin neticesi. Îmânı, caminin dışında da yaşayanlar, cimri olamazlar. Parayı cömertçe Hakk’ın ve halkın yoluna sererler.

Müsriflik de bir nevi cimrilik. Malı esas gayesinden çalıp, sadece nefse hasretmek de bir nevi cimrilik. Hayatı kaplayan bir îman yaşayışında, israfa da yer yok.

Îmânı mescide hapsedenler; maddî vecîbelerinin de namazdan çıkışta dilencinin sergisine üç kuruş atmak zannediyorlar. Bu sözün sadâkatli sahibi, Hz. Ebu Bekir radıyallahu anhu bütün servetini birkaç defa İslâm için harcadı.

Bilâlleri esaretten kurtarıp, İslâm’ı Bilâl istîdatlılarla güçlendirmeye harcadı.

Hicretin, Tebük’ün yoluna yani cihad ve tebliğ gayretlerine harcadı.

Suffe’ye, yani eğitim müesseselerine harcadı. İşler ancak böyle düzeldi!

Dünyayı Mamur Ahireti Harap Ettik

Üçüncü madde:
Silâhın korkaklarda olması, cihad rûhunun yok olduğu, hücum ve müdafaa vazifesini deruhte edenlerin nâ ehil olduğu zamanları işaret ediyor.

İşte Suriye. Silâhı, güya düşmanı olduğu İsrail’e 30 senedir hiç kullanamamış, halkından da tir tir korkan bir diktatör, on binlerce insanı, çoluk-çocuk demeden katletti.

Mısır ordusu da ondan farklı değil… Ve cunta destekçisi bütün ülkeleri aynı kefeye koymak mümkün.

Çünkü iman camilere hapsedildiği günden beri çarşılar gibi kışlalar da iman ruhundan mahrum kaldı.

Bir milletin askeri, o ülkenin namusunun bekçisidir. Onlar korkak olursa, hezimetler, işgaller, perişanlıklar birbirini takip eder. Birinci maddede kusur etmeye başladığımız günden beri, yani son asırlarda daima mağlûp oluyoruz.

Endülüs ve Balkanlar, Hazret-i Sıddîk’ı acı acı tasdik eden iki belde...

Türkî cumhuriyetler, Rusya’nın sultası altında, Kuzey Afrika’da Fransız, orta doğu İngiliz-Amerikan politikalarının tasallutuna uğramış.

Hazret-i Peygamber de, âhirzamanda ümmetinin çok kalabalık olduğu hâlde, düşman tasallutundan çok çekeceğini söylüyor. Sebep olarak da ölüm korkusu ve dünya sevgisini gösteriyor.

İnsan ölümden neden korkar? Elbette ölüme hazırlığı olmadığından…

Ölüme neden hazırlanmaz, elbette dünyevi arzulara düşkünlüğünden…

Dünya için çabalayan, ahirete hazırlanmayan ahireti arzu eder mi?

Yani ikinci ve üçüncü madde iç içe:

Sormuş günün halîfesi: “Ey şeyh, nedir cevap?

Nîçin zamâne sevmiyor ölmek denen şeyi?”

Âlim cevaplamış ama pek özlü bir hitap;

Bir çift sözle söylemiş engin hitâbeyi:

“Dünyâyı mâmur eylediniz, âhiret harap;

Mâmûru terk edip de kim ister harâbeyi?!”

Nasılsanız Öyle Yönetilirsiniz

Dördüncü madde:
Bu madde de her madde gibi her şeyin özeti. Yönetim yetkisi, nâ ehil, zayıf karakterli kişilerde. Dirâyet gösterebilecek, mühür vurabilecek ellerde değil.

Başa kimler gelir?

Millet kimi başında taşıyorsa onlar:

“Sultan nasılsa, öyle yaşar dîni, milleti...”

“Millet nasılsa, öyledir ancak hükûmeti...”

Islah veyâ fesâda medardır bu dâire;

Toprak güneşle göz göze, meşk etti cenneti...

Uzun yıllar, mütedeyyin insanlar çocuklarını okutamadılar. Çünkü okullar, evlâtlarını kendilerinden koparıyordu. Anarşi vardı, dinsizlik vardı, batılılaşma vardı.

Bu sessiz çoğunluğu, sürekli tahakkümle suçlayan daha küçük gruplar ise, sürekli tahsile bilendi. Bilhassa makamlar, mevkiler daha dar çevrelerin elinde kaldı. Dış politika kimliksiz monşerlerin, iç politika kukla masonların oyuncağıydı. Sermaye, STK’lar da hâkezâ...

Sonra, dindar kesimler tahsilin yolunu buldu. İmam-hatipler vesaire ile tahsil, siyaset ile de riyâsetin imkânlarını devşirdiler. Fakat bu kez de, ilk zamanlardaki endişeler ihmal edilir olmuştu. Çünkü idealizm, inanç, dînî gayret; neseb gibi kimliğinizde durmaz.

Korunmazsa uçar gider.

Şimdi onlar da “zayıf” idiler. Çünkü tedbirsiz idiler. Yetkiyi elde edip de dünyaya karşı, nefse karşı, şeytana karşı, düşmana karşı, baştan çıkarıcı tekliflere karşı zayıf olmamak, yine birinci maddedeki şarta bağlıydı:

Îmânın hayatın her sahasına yayılmasının zaruretine...

İkinci maddeyi de gerektiriyordu:

Paraya karşı zaaf demek olan cimriliği yenmiş olmaya, cömertliğe, infaka...

İlk iki madde iç düşmanlara, üçüncü madde ise dış düşmanlara lâzımdı:

Ölümü hiçe sayan, âhirete can atan bir cesaret!

Tersinden de okumalı:

İşler ancak, bunların hepsi olursa düzelir.

Üretiminin de, tüketiminin de, alışının da, satışının da helâliyetini önemseyen îman ehli var olursa işler düzelir.

Faizsiz ekonomi diye bir derdi olan iktisatçılar...

Kullandığı katkı maddelerinin muhtevasını, bir müslüman kursağına yakıştırma derdi olan gıdacılar...

Referanslarını, hedeflerini, metotlarını kendi değerlerinden, kendi tarihinden süzen eğitimciler...

Dünyanın bir ucundaki zulmü, varlığıyla bile engelleyebilecek ehl-i seyf...

Kuvvetini Hak’tan ve Hak çizgisindeki halkından alan idareciler...

O zaman işler düzelir.

Bütün dert, dünya işlerini düzeltmek değil. İki dünyanın dirliği, bu dünyanın dirliğine bağlı. Bu dünyada -muvaffak olamasan da- işleri düzeltmeye çalışmazsan, ebedî alemde de işler rast gitmeyecek demektir. Çünkü bu yolda gayretlerin olmaması, Allâh’ın da affetmediği kul haklarını birer zincir gibi insanın boynuna geçirmekte...

Hazret-i Ebûbekir radıyallâhu anhu ballar balını bulmuş bir arıydı. Onun asıl beslendiği Güller Gülü’nün bir sözü ile bitirelim:

“Mü’min, bal arısına benzer. Temiz olanı yer, temiz olan şeyler ortaya koyar, temiz yerlere konar, konduğu yeri ne kırar ne de bozar.” (Ahmed, II, 199)


Sayı : 21
Büyük Kapak