İlim Kendin Bilmektir

Sayı : 31 / Eylül 2014, Konu Başlığı : Kapak

Peygamber efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem bir gün ashabıyla sohbet ediyordu. Buyurdu ki:

“Kalbinde zerre kadar kibir olan kimse cennete giremez.”

Bunu duyan ashab-ı kiram hemen kendilerini gözden geçirdiler. İçlerinden biri:

- Ya Rasulallah, ben ayakkabımın bile güzel olmasını arzu ederim, (ben kibirli miyim?) diyerek kendi halini arz etti. Peygamberimizin cevabı:

“Allah güzeldir, güzeli sever, (bu kibir değildir.) Kibir hakkı kabul etmemek ve insanları hakir görmektir.” (Müslim, İman 147)

Allah Resulünün dilinden dökülen hadis-i şerifler, zamanın geçmesiyle değerini hiç yitirmeyen aksine her geçen gün değerini daha çok anladığımız hikmetlerle bize kendi gerçeğimizi haber veriyor. Bugün psikoloji ilminin samanlıkta iğne arar gibi aradığı hakikatlerin hepsi onun hadis-i şerifleriyle berraklaşıveriyor: “Kibir hakkı kabul etmemek, insanları hakir görmektir.”

Psikoloji ilminde (insight) içgörü diye tercüme edilen bir kavram vardır. İnsanların ruh sağlığında çok önemli bir kavram olan içgörü, farklı tariflerle açıklanmaya çalışılır. Ama hepsinin özü şudur: kişinin kendisi hakkında farkındalığa sahip olması, problemlerini kabullenmesi, kendini olduğundan başka görmek veya problemlerini inkâr etmek adına gerçekleri çarpıtmaması… Kısacası kendisi hakkında dürüst ve mütevazı olması…

Psikologlara iki çeşit hasta gelir, aklı başında hastalar durumundan rahatsızdır, iyileşmek istemektedir. Bunlar kaygılarının, obsesyonlarının, (mesela temizlik takıntısı vb) onların hayatını olumsuz etkilediğini kabullenirler. Bu hastalara, “içgörü sahibi” yani kendi durumunun farkında, durumu kabulleniyor denir. Bu farkındalık hali, tedaviyi kolaylaştıran çok mühim bir temel yetenektir. Çünkü bu kişiler seanslarda psikologa kendini açar, tavsiyelerini dinler ve uygulamaya çalışırlar.

Bir kısım hastalarda ise, beyindeki düşünce takıntısı artık benliğe mal edilmiştir ve kişi hastalıklı bir düşünce tarzına sahip olduğunu kabullenmez. Mesela adam paranoyaktır, beyni kuşkular üretmektedir. Hatta psikiyatra da güvenmeyip “siz beni öldürmeye çalışıyorsunuz” diyebilir. Yahut bir adam narsistir, yani kendini beğenmiştir. Kimse onun hareketlerine katlanamadığı için yapayalnızdır; yalnızlığı içinde hastalığı daha da derinleşir. Böyle birine anormal olduğunu söyleseniz, “Beni kıskanıyor, çekemiyor” diye düşünür. Böyle içgörü eksikliği olan kişilerin düzelmesi çok zordur.

Psikologlar kendilerine getirilen bu gibi hastalara içgörü kazandırmak için birçok psikoterapi yöntemi uygularlar. Ancak bazen kişi sadece içgörü taklidi yapar ve başka türlü savunma mekanizmalarına başvurur. Çünkü bu kişiler asla nefislerine toz kondurmazlar.

Bu durumda da gerçek manada iyileşemezler. Bu yüzden iyileşmenin birinci kuralı, tevazu, yani kendi hatalarını, sorunlarını kabullenmektir.

Aynı durum ruh sağlığı normal sayılan ama aslında nefis hastalığından muzdarip olan geniş kitleler için de aynen geçerlidir.

Kendi Noksanını Bilmek Gibi İrfan Olmaz

Anadolu irfanının manevî mimarlarından Yunus Emre, meşhur dizelerinde der ki:

İlim ilim bilmektir
İlim kendini bilmektir
Sen kendini bilmez isen
Bu nice okumaktır


İslam medeniyeti, ilim anlayışının temeline “insanı bilmeyi” oturtmuştur. Çünkü insan, kendisi dışında her şeyi bilse de kendini bilmese o bilgilerle mutlu ve mutmain olamaz. Hatta kendini doğru bir şekilde bilmiyorsa, diğer bildikleri de onu yanıltır, yanlışa sürükler. Mesela bugün batı âlemi, teknik bilgiler sayesinde madde üzerinde egemenlik kurmuştur ama elde ettiği bu ani güç sebebiyle temelsiz bir büyüklenme içindedir. Bu da onu hata üzerine hataya sürüklemektedir.

Meşhur düşünür Bergson bir eserinde: “Teknik bilgi insanın maddî gücünü büyüttü ancak ruhu tam aksine cılızlaştı. Bu yüzden bu ruh bu dev bedeni yönetemez hale geldi. Aradaki boşluk bundan doğmaktadır.” Diyor.

Batılı insan, kendini üstün gördüğü için kendi dışındakileri sömürmekten, felakete sürüklemekten rahatsız olmamakta, kibir sarhoşluğu içinde zulüm ekmektedir. Öte yandan modern insan, onu bir nebze olsun rahatlatan dünyevi rahat ve konforun tiryakisi, maddi tüketimin esiridir. Artık batı âlemi, halklarının durumuna bakarak o kof özgüveni çoktan kaybetmiş, dünyaya nizamat verme iddiasından vazgeçmiştir. Böylece kibir maskesi düşmüş, gerçek zayıflıkları meydana çıkmıştır.

Buzdağının Görünmeyen Yönü

Bugün dünya, psikolojik hastalıklarla boğuşmaktadır. Dünya sağlık örgütü, intihara götürebildiği için depresyonu “öldürücü hastalıklar” listesinde ön sıralara yerleştirmiştir.

Klinik psikoloji uygulamaları daha çok günlük hayatı aksatan davranış problemlerini düzeltip dünya hayatının devam edip gitmesine hizmet eder hale gelmiştir. Ancak görünürde büyük bir davranış sorunu göstermeyen ama içten içe mutsuz, hayata anlam veremeyen, kendini değerli ve mutlu hissedeceği bir gayesi olmayan kişilerde yaygın olarak görünen sıkıntılar söz konusu olduğunda yetersiz kalmaktadır. Bunun en büyük nedeni ise, modern psikoloji ilminin, insan nefsini, insan ruhunu bilmekten mahrum olduğu için, genel olarak insanlara gereken içgörüyü kazandıramamasıdır.

Bir bilim adamına sorsanız: “Ben kimim, neyim? Neden yaşıyorum? Hayatımı manalı ve değerli hale getirecek olan nedir?” verebileceği cevap, ne yazık ki derde deva olmaktan uzaktır.

Çünkü modern bilim, sadece beş duyunun yaptığı gözlem ve deneyleri akılla yorumlayıp teoriler kurmak suretiyle veri ve açıklama biriktirmektedir. Bu yöntem gereği insanı sadece maddî bedeni ve dıştan görülen davranışları bakımından incelemekte, üzerinde deney gözlem istatistik vb. yapmakta, ama insanın hissedişleri ve hissedişlerinden daha derin olan ruhanî yapısını tam olarak bilememektedir.

Bugün psikoloji ilmi, insanın iç âlemini bir buzdağına benzetmektedir. İnsanın farkında olduğu bilinçli yanının sadece buzdağının su üstündeki küçük kısmı olduğunu, suyun altındaki kısmının çok daha büyük olduğu ama tam manasıyla bilinemediğini kabul etmektedir.

Gerçekten de insan nefsi ve ruhu henüz hiçbir ilim yöntemiyle tam manasıyla kavranamamış bir muammadır. Hatta modern insanın, çektiği acılardan kurtulmak umuduyla kapısına koştuğu, kendilerine adeta bir “ahir zaman mürşidi” muamelesi yapılan psikologlar da aslında nefs ve ruh hakkındaki hakikati, kendilerine danışan hastalardan daha fazla bilmiyorlar. Psikoloji ilmi, bir sürü bilgi ve deneyim biriktirmiş olsa da henüz insan maneviyatı hakkında, dinlerden alıntılanmış teorilerden daha öte bir açıklamaya ulaşmış değildir.

Psikologların insanın iç dünyasına dair çalışmalarına temel aldığı teori, Freud’un ortaya attığı id- ego-süper ego katmanlarından oluşan modeldir. Bu açıklamada id dedikleri derin katman, tasavvufta nefis dediğimiz; bilinçdışı ilkel ihtiyaç ve dürtülerin kaynağı olan “can”dır. Türkçemizde “canımız istedi,” “canım hiç istemiyor” şeklindeki kullanımlarda bu akıldışı istek ve duyguları kastederiz. Ego denilen katman ise, bu ilkel dürtülere hâkimiyet kurarak topluma uyum sağlama çabasındaki akıl-bilinçtir. Aklı yönlendiren toplum değerlerine ise süper ego denilmektedir. Mesela canımız istedi diye bize ait olmayan bir şeyi alırsak toplumdan kınama veya cezalandırma geleceğini biliriz. İşte canımızın istemesi, id’in, yani nefsin fonksiyonu, onu dizginlemek egonun, yani aklın, nefs-i natıkanın fonksiyonudur. Akılların rehberi olan toplum kurallarına da süper ego denilmektedir.

Bu anlayışı temel alan psikologlar insandaki ruhu tamamen ihmal etmiş, bütün ruhani istek ve duyguları, bastırılınca şekil değiştirmiş ilkel duygular seviyesine indirgemişlerdir. Bu açıklama, elbette çok sığdır ve insanı sanki ehlileştirilmeye çalışılan bir canlı türü gibi kabul etmektedir. Çünkü insana, nefsinin arzularını dizginlemeye teşvik eden bir gaye gösterilmiş değildir. Bu sebeple bu görüş insana rehberlik yapma yeteneğinden yoksundur.

Freud’un bu teorisine karşı çıkan, insan bilinçdışının sadece ilkel dürtülerden ibaret olmadığını ileri süren C. G. Jung gibi psikoloji araştırmacıları da gelmiştir. Rüyaların ortak bir dili olduğu ve mitoloji araştırmalarını ileri sürerek bilinçdışının kolektifliğinden söz etmiştir. Onun adeta “alem-i misal” tasavvurunu hatırlatan arketipler teorisi vardır. Fakat onun fikirleri de ruhu anlamak için el yordamıyla kurcalamaktan öteye geçmemektedir.

İşin doğrusu insan nefsi hakkındaki bilgi ve teorilerin insan ruhunu bir bütün olarak kavraması beklenmez. Çünkü akıl, insan maneviyatının sadece bir yönü, adeta bir uzvu, bir uzantısı gibidir. Nasıl ki parça bütünü kapsayamazsa, akıl da ruhaniyeti tam olarak anlayıp kavrayamaz.

İçindeki Gizli Hazineyi Araştır

İnsanlar, madde üzerinde ne kadar araştırma yapsa ve bilgi sahibi olsa da maneviyat konusunda yapabileceği araştırmalar çok kısıtlı kalacak, zan olmaktan öteye geçemeyecektir. Herkes kolayca kabul eder ki, zannî bilgilerin üzerine sağlam bir dünya görüşü inşa edilemez.

Tıpkı Mevlana’nın dediği gibi:

“Gönül buğday tanesine benziyor, biz ise değirmene. Değirmen nereden bilecek bu dönüşün hikmeti ne?”

Bir öğreten olmazsa, bu dünya niye dönüyor, biz bu dünyaya neden geldik nereye dönüyoruz, bunu insan kendi kendine nereden bilecek? İnsan dünya üzerindeki konumunu ve yaratılış gayesini ancak Yaratıcısından öğrenebilir.

Dinini iyice öğrenmiş şuurlu bir Müslüman, Allah'ın kitabından, yeryüzündeki durumunu, vazifesini ve bu vazifeyi yaptığı zaman kavuşacağı mükâfatı, kısaca, yaratılış gayesini öğrenen insandır. Bununla beraber nefsinin içyüzünü, terbiyeye muhtaçlığını da bilen, Allah'ın ahkâmına teslim olan insan… İşte psikoloji ilminin insana asla kazandıramayacağı “hakiki içgörü” budur.

İşte İslam âlemi; insanı bu dünyada aziz kılacak en büyük değere sahiptir: “Kendi değerini bilmekten gelen sağlıklı bir içgörüye ve nefsini terbiye edip özdisipline kavuşturacak doğru yöntemlere …”

Ne yazık ki insan Allah'ın kitabını unutmakla, kendi nefsini de unutmuştur. “Allah’ı unutup da, Allah’ın da kendilerine, kendi kendilerini unutturduğu kimseler gibi olmayın. İşte onlar fasık kimselerdir. (Haşr, 19)

Gönül sultanı Mevlâna insanın kendi gerçekliğini unuttuğu zaman düştüğü aldanışı şöyle ifade eder:

“Herkes hayale dalmış ve hayalinin maskarası olmuş, define bulmak ümidiyle köşeyi bucağı kazıyor. Dünya altını peşinde koşuyor. Sen kendin altın madenisin ama kendinden haberin yok, hazine arayacağına içindeki gizli hazineyi araştır.”

Kuran-ı Kerim’de insanın yaratılışını anlatan ayetlerde Allah-u Teâlâ meleklerine: “Yeryüzünde bir halife yaratacağını” bildirir. Evet, insan, göklerin, yerin ve dağların yüklenmeye korktuğu bir emaneti (Ahzâb, 72) yüklenmiştir: O, Allah'ın nefis ve akıl sahibi kuludur. Halifelik vazifesinin gereği olarak yeryüzünde Allah'ın adaletini temsil eden bir yönetim kurmalı, mahlûkata Allah'ın merhametini temsil eden bir muamele ile davranmalı, Allah'ın insanı yaratış gayesini gerçekleştiren bir sistemle nesilleri ıslah etmelidir.

İnsanın hakiki değeri de ancak bu vazifeleri yaparken, yaratılış gayesini gerçekleştirirken ortaya çıkacaktır.

İslam insana sadece gayeyi göstermekle kalmaz, ona nasıl ulaşacağını da gösterir. Nefsini tezkiye etmekle, onun problem gibi görünen aşırı tutkularını, nasıl yüksek hedeflere yöneltebileceğini öğretir.

Okulların kayıt almaya başladığı bu günlerde, çocuklarımızın ve elbette kendimizin asıl eğitiminin, önce kendimizi tanımak olduğunu yeniden hatırlayalım istedik...

Allah-u Zülcelâl bizi kendisi hakkında aldananlardan olmaktan korusun, yaratılış gayesine göre yaşayan kullardan olmayı nasip eylesin. Âmin.


Sayı : 31
Büyük Kapak