İllâ Sadakat!

Sayı : 25 / Mart 2014, Konu Başlığı : İrfan Mektebi

Sel gider kum kalır.

Gündem denen selden geriye, algılar dünyamızda nice kumlar kalıyor.

Meselâ 12 Eylül, anarşiyi sona erdirmek bahanesiyle yapılmıştı. Sonrasında şu algı kaldı:

“İdeolojiler, sahiplenilen dâvâlar insanları kutuplaştırıyor. O hâlde, bırakalım gitsin!”

Seksen öncesinde, kullandığı ve kullanmadığı kelimelerle bile bir dâvâ güden insanlar, gevşediler, yumuşadılar, dağıldılar.

Şimdi de yaşanan her şey geçip gidecek. Kişiler, hâdiseler, meseleler unutulacak. Fakat geriye şu algı kalacak:

“İlmî olsun, dinî olsun, siyasî veya meslekî olsun; kimseye teslimiyetle bağlanmamalıymış. Sadâkat boşmuş. Biat mâzîye ait gereksiz bir şeymiş. Düz müslüman olmak yeterliymiş. Cemaate, cemiyete gerek yokmuş.”

Kavga edenlerin muradı bu olmasa da, bırakacağı algı maalesef bu olacak.

Zaten bu yönde telkinler vardı. Kur’ân müslümanlığı vb. adlar altında modernistler, tasavvufa mesafeli bazı anlayışlar, batı kaynaklı ferdiyetçi, aşırı özgürlükçü telkinler; bizim başa bağlı bir vahdet oluşturma özelliğimizi öteden beri aşındırmaktaydı.

Bizim kültür dünyamızda biat, itaat, teslimiyet, sadâkat, vefâ gibi kavramların hepsi müsbettir. Çünkü adressiz ifade edildiklerinde, Hakk’a yahut hak edene yönlendiririz bu kavramları. Böyle olunca tabiî olarak, itaat iyi bir şeydir, isyan kötü bir şey. Ancak adresleri netleşirse, şeytana / zalime itaat kötüdür, bunlara isyan iyidir. Burada bile aslında itaat ve isyan kelimeleri kullanılmasa daha iyi değil midir? Şeytana boyun eğmek kötüdür. Şeytana muhalefet etmek gerekir.

Kelimelerin yalın hallerindeki olumlu-renksiz-olumsuz mânâlar, algılarımıza müdahalelerle değiştiriliyor.

Biat, Siyer-i Nebî okurken güzel, fakat günümüzde kötü bir şey.

Teslîmiyet tasavvuf tarihi incelenirken, hoş; fakat zamanımızda mesaj:“Aman aklını kiraya verme!”

Şimdi kötü örneklerle, kim olursa olsun “bir başa bağlı hareket etmek” karalanıyor.

Hâlbuki kaidedir: “Sû-i misal, emsal olmaz.” Kötü bir örnek esas alınarak, zihinlere şablonlar üretmemek gerekir.

O hâlde, sadâkat, teslimiyet, vahdet, ittihad ve ittifak konusunda düşüncemizin eksenini değiştirmelerine izin vermemeliyiz.

Çünkü biz teslimiyet denince Hazret-i İbrahim’i, Hazret-i İsmail’i hatırlardık, İslâm’ı, selâmeti anlardık. Ama batılılaşmış, sosyal problemlerle, devrimlerle şîrâzeyi bozmuş akıllar teslimiyet denince hemen, zorbalara boyun eğmeyi anladı, öyle anlaşılması için gayret etti.

Hâlbuki bizim günlük hâdiselere ve asırlık plânda tarihe bakışımızda “kader ve kaza” derinliği olduğundan, “her şeyi merkezinde” görmenin huzur ve sükûnu içinde zulüm gibi, haksızlık gibi görünen bir takım ahvâle dahî, fâil-i mutlakın hikmetine tevekkül ile sabredip, teslimiyet gösterilir:

Ne kahrı dest-i âdâdan, ne lutfu âşinâdan bil,
Umûrun Hakk’a tefvîz et, Cenâb-ı Kibriyâ’dan bil!


ve benzeri pek çok beyitte bu sır anlatılır.

(Yani: ne kahrı, düşman elinden ne lütfu dosttan bil. İşlerini Allah’a tevekkül et, cenab-ı kibriyadan bil.)

Ancak kader inancımızı da bir boyun eğiş, bir miskinlik tezahürü olarak gören anlayıştan, itaati müsbet saymalarını beklemek beyhudedir.

Şimdi “itaat kültürü” diyerek bu geleneğimizi tenkit ediyorlar. Böylece itaat kavramı yeni neslin zihninde olumsuz bir imaj uyandırıyor.

Hâlbuki, itaat; tâat şekliyle doğrudan ibadet mânâsı verecek derecede din lisanına mal olmuş bir kelimemiz. Kur’ân-ı Kerim’de defaatle Allâh’a ve Rasûlü’ne itaat emrediliyor. Bu sebeplerle itaat tek başına müsbet bir kelime idi. Allah ve Rasûlü’nden sonra, ülu’l-emr denilen müslüman idarecilere itaat de Kur’ân emri. Hazret-i Peygamber’in teşrî ve tebliğ vazifesinin vârisleri hâkim ve âlimler, tezkiye vazifesinin vârisleri mürşid-i kâmiller... Bütün bunlara da bir mü’min; itaat eder, ittibâ eder, teslimiyet gösterir...

Hem de sadakatle...

Sadakat, gözü kapalı bir vefa hissi, körü körüne bir bağlılık duygusundan ibaret değildir. Meselâ masonluk ve mafya tarzı teşkilâtlanmalarda da bağlılık hissine sahip kişiler vardır. Fakat özü ve kökü itibarıyla bu sadakat değildir. Tasmayla bağlı, parayla bağlı, şantajla bağlı, menfaatle “bağlı” olmak sâdık olmak değildir. Sadakat sadece bağlılık değildir.

Çünkü sadakat öncelikle kökünde sıdk, yani doğruluk mânâsı taşıyan bir haslettir. Sıdk doğruluk demek olduğu gibi tasdik de doğrulamak demektir. Îman, kalp ile tasdik olarak tarif edildiğine göre, sadakat; doğruluğuna kalben inandığımız gerçeklerin arkasında sapasağlam durmaktır.

Sadakat, verilen bir söz, edilen bir yemin, üstlenilen bir vazife söz konusu olduğunda şahsiyetin mühim bir parçası olur. İnsanlık, “kālûbelâ”da bir söz vermiştir. Yeryüzünde Hakk’ın halîfesi ve şahidi olma vazifesini, emaneti üstlenmiştir.

Sadakat gösterilecek adres, ulvî makamlar değilse, kişi; beşerî makamlara göstereceği sadakatte, elestbezmindeki ahdine ters düşmemeye dikkat etmelidir. Aksi hâlde sadakat yağcılığa, dalkavukluğa yahut zulme hizmet etmeye dönüşen bir bağlılıktan ibaret hâle gelir. Bir Arap darb-ı meseli de bunu anlatır gibidir:

“Sadîk (arkadaş), seni (ne yapsan) tasdik eden değil, sana sadakat gösteren, yani sana karşı dürüst olandır.”

İşte, kötü örneklerden hareket edip de, “Kimseye bağlanmayacaksın arkadaş!” telkinlerine yapışmamalı; dînî ve dünyevî bağlılıkları ezelî ahdimizle mutâbakat şartına bağlamalıyız.

Bizi bölüp parçalamaya çalışanlar, çeşit çeşit silâhlarıyla olduğu gibi, enformasyon silâhlarıyla da çullanıyorlar üzerimize. Önce kalbimizi ve zihnimizi o, görünmeyen şeytana bağlı “kablosuz” saldırılardan muhafaza edelim ve daha bir sıkı bağlanalım, Allâh’ın sapasağlam ipine:

“Hep birlikte Allâh’ın ipine (İslâm'a) sımsıkı yapışın; parçalanmayın. Allâh’ın size olan nimetini hatırlayın: Hani siz birbirinize düşman kişiler idiniz de O, gönüllerinizi birleştirmişti ve O’nun nimeti sayesinde kardeş kimseler olmuştunuz. Yine siz bir ateş çukurunun tam kenarında iken oradan da sizi O kurtarmıştı. İşte Allah size âyetlerini böyle açıklar ki doğru yolu bulasınız.” (Âl-i İmrân, 103)


Sayı : 25
Büyük Kapak