Mahmut Toptaş Hocaefendi ile Kur'an Üzerine Söyleşi

Sayı : 47 / Ocak 2016, Konu Başlığı : Röportaj

Mahmut Toptaş Hocaefendi, 1947, Karaman, Göcer köyü doğumludur. İlkokuldan sonra Karaman’da Kur'an ve Arapça dersleri aldı. İmam-Hatip okulunu hariçten imtihanlarla bitirdi. İmam olarak Diyanette görev aldı. Yazı hayatına askerlik görevi sırasında yazıp sahnelediği tiyatro eseri ile başladı. Askerlik dönüşünde Karaman'da "Uyanış" gazetesini çıkarmaya başladı. Fransa'ya çalışmaya gitti. Konya Yüksek İslam Enstitüsünden mezun olunca vaiz olarak atandı. Haseki Eğitim Merkezinin Arapça bölümünde değerli hocalardan istifade etti. Uzun yıllar üniversite öğrencilerine sohbetler ve konferanslar verdi. Kurucularından olduğu yayınevinde çok sayıda eseri yayınlandı. Sözlü ve yazılı yayıncılığa devam ederken, Ayasofya camiinin imamlık imtihanına katılıp, kazandı. Fakat cami kapalı olduğu için Vaiz olarak istihdam edildi. Şubat 1991 yılında caminin küçük bir bölümü ibadete açıldı. Burada iki ay görev yaptı. Açık sözlü konuşmaları sebebiyle baskıya uğradı ve oradan ayrıldı.

“Hocanın rahmetlisi olur da, emeklisi olamaz.” Diyen hocamız halen gazetede köşe yazılarına, sohbetlerine ve radyo programlarına devam ediyor.

Hocam, günümüzde eğitime uzun yıllar ve geniş imkânlar harcanıyor. Çocuklarımız bir yığın kitap okuyor ama Allah'ın bizden ne istediğini bilmeden yetişiyor, Kur’an’ı okumuyor. Bu konuda ne söylemek istersiniz?

Mahmut Toptaş Hocaefendi:
Kur’an’a olan imanımızı yeniden gözden geçirmemiz lazım. Kırk yıl Kur’an hocalığı yapmış, bir ömür boyu onu okutmuş, ondan emekli olmuş ama “Kuran bize ne diyor?” diye manasını anlamaya çalışmamış kişiler var. Onun Kuran’a iman ettiğinden şüphe etmiyoruz ama biz nasıl yönlendirilmişsek, “Kuran’ı anlamayacaksınız,” diye bir yönlendiren olmuş, belki zorla değil ama bir şekilde Kuran’ın manasını anlamaktan uzaklaşmışız.

İngiliz Parlamentosunda kürsüye çıkan Müstemlekeler Bakanı Gladstone elindeki Kur’ân-ı Kerimi göstererek şunu söyler: “Bu kitap Müslümanların elinde kaldıkça biz onlara hakikî hâkim olamayız. Ne yapıp yapmalıyız; ya Kur’ân’ı ortadan kaldırmalıyız veya onları Kur’ân’dan soğutmalıyız.”

Lozan’da yürütülen gizli pazarlıklarda Türkiye’den istenen, İngiliz Murahhas Heyeti Reisi Lord Gürzon’un ifadesiyle şudur:

“Türkiye, İslâm’la alâkasını ve İslâm’ı temsil rolünü kendi eliyle çözer ve atarsa, bizimle hulûs birliği etmiş olur. Biz de kendisine dilediğini veririz.”

Ondan önce de bir Fransız Edebiyatçı, Abdullah Cevdet’e “Müslümanların kalkınması için (!) Kur’an’ı kapatacaksınız, kadını açacaksınız,” demişti.

“Kur’an’ı kapattırmayacağız!” diye direnenler ancak onu okutturmaya muvaffak olmuşlar. Ama manasını da anlamamız gerekiyor.

Eski hocalarımız, Allah onlardan razı olsun, derlerdi, herkes de bilir bunu; “Edille-i şeriyye dörttür,” yani, “Dinimizin delilleri dörttür; Kuran, Sünnet, İcma-i ümmet, Kıyas-ı Fukaha”

Bunlardan ikisi asıldır, Kuran ve sünnet asıldır; icma ve kıyas Kuran ve Sünnete tabidir. Sünnet de Kuran-ı Kerim’e tabidir, onun açıklamasıdır.

Kuran-ı Kerim’in içinde de sünnete uymaya çağırıyor Rabbimiz. “Allah'ı seviyorsanız Peygamber’e uyun ki Allah sizi sevsin, günahlarınızı bağışlasın;” (Ali İmran, 31) buyuruyor. “Sizin için en güzel örnek O’dur” (Ahzab, 21) buyuruyor.

Bir gün; “Hadisler sağlam olmayabilir, bizi yalnızca Kur’an bağlar” dedi bir kardeşimiz. “Siz Kur’an’ın Kur’an olduğunu nerden biliyorsunuz?” dedim. “Peygamber ve sahabeler, şunlar Kur’an ayetidir, dediği için onun Kur’an olduğunu biliyoruz,” Demek ki, biz Kur’an’ın da Kur’an olduğunu Efendimiz aleyhissalatu vesselamın sözüne dayanarak biliyoruz.

Bu Kur’an nasıl anlaşılacak, nasıl uygulanacak, konusunda bizim örneğimizdir, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellemin sünneti. Teşbihte hata olmaz, bir binanın önce planı yapılır; sonra o uygulanır öyle değil mi?
Allah-u Zülcelâl Kuran-ı Kerim’de bize kıyamete kadar gelecek bütün meselelerle ilgili planı vermiştir. Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellemin sünneti, o planın tatbikatını ortaya koymuş, nasıl anlaşılıp hayata geçirileceğini göstermiştir. Yüce Allah Kur’an’ı Hz. Peygamber’e indirirken; “Sana açıklayasın diye indirdik” (Nahl, 44) buyuruyor. Peygamberimiz de, “Ben nasıl namaz kılıyorsam öyle kılacaksınız” (Buhârî, Ezân, 18) diyor. Demek ki ibadetlerin tatbikini, nasıl eda edileceğini biz Hz Peygamber’den öğreniyoruz.

Son günlerde Peygamberimizin sünnetini bir yana koymak istiyorlar. Böyle birisiyle konuşuyordum, ona sordum; “Sen namaz kılıyor musun?” “Kılıyorum,” “Namazda ne okuyorsun?” “Sübhaneke duası okuyorum” “O sünnettir, hadistir yani. ‘Semiallahu limen hamide’ diyorsun, hadis-i şeriftir. Et-Tahıyyatü duası hadis-i şeriftir.” Şimdi bunu dedik diye, namazda bunları okumayı bırakanlar da çıkar mı, bilmem artık.

Usul kitaplarımızda Kuran-ı Kerimin tarifi şöyledir: “Allah-u Teâlâ tarafından Cebrail aleyhisselam ile Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve selleme indirilen nazım ve manadır” denir. Bazıları “…lafız ve manadır,” dese de inceliğini bilen “…nazım ve mana,” demeyi tercih eder. Çünkü “lafız” sadece kelimeleri ifade ederken, “nazım” onların dizilişini de ifade ettiğinden daha doğru olur.

Hatta denir ki, “Kuran yanmaz!”

Birisi dese ki, “Hocam yangın çıktı, Kur’anlar yandı!”

Hayır, o yananlar mushaftır. Bakın, elli yıldan beri hatalı bir kullanım var. Eskiden dedelerimiz derlerdi ki, “Benim mushafımı getiriver.” Şimdi adam kitapçıya gidiyor, “Bana elli tane büyük Kur’an ver, elli tane orta Kur’an ver, yüz tane küçük Kur’an ver.”

Kur’an’ın küçüğü olur mu? O mushaftır. Yangında yanan da, sayfadır; Seka’dan alınan kâğıt ile Almanya’dan gelen mürekkeptir. Onlar yanabilir ama asıl Kuran-ı Kerim, hafızın okuduğu nazım ve ondan anlaşılan manadır, o yanar mı?

Mehmet Akif, dünyanın en büyük şairidir, kimse onun seviyesine çıkamaz. Bir insana meydan okusan ne dersin? “Topunla, tüfeğinle gel,” dersin, en fazla “Atom bombasıyla gel!”

Bakın diyor ki, “Cehennem olsa gelen, göğsümüzde söndürürüz. Bu yol ki Hak yoludur, dönme bilmeyiz yürürüz!” Buyursun dünya edebiyatçıları bunun üstünde bir söz bulup söylesinler.

Allah'ın indirdiği Kur’an yanmaz, Kur’an’a gönül veren insanı da cehennem yakmaz. Kur’an bizi cehennemde yanmaktan korur.

Bu da demektir ki; Kuran-ı Kerim’in sözleri ve manası asıldır. Mevlana, kendisi medrese tahsilini mükemmel bir surette görmüş, ondan sonra tasavvufa girmiştir. Mesnevi’sinde diyor ki, “Asıl olan nazım ve manadır, lafız kabuktur,” diyor.

Şimdi diyelim ki, gıda uzmanları diyor ki, “Fındık şöyle faydalı, böyle faydalı.” Sen de bilmiyorsun fındık nedir; “Git oğlum, getir şuradan” diyorsun. Getirdikleri zaman kabuklu kabuklu yutuyorsun. Onun senin vücuduna faydası olur mu? Girdiği gibi çıkar. Faydası olması için kabuğunu kırman lazım.

İşte lafızlar, kelimeler de kabuktur; mana onun özüdür. Bize lazım olan manadır. Kuran-ı Kerim’in faydasını görmen için manasını anlaman lazım. Allah-u Teâlâ Hz. Musa’ya başka lisanla, Hz. İsa’ya başka lisanla, Hz. Muhammed aleyhimüsselama başka lisanla kitap indirmiş ama manası aynı. İşte o manadır asıl olan.

Elbette hiç okumamaktansa sadece lafzı okuyana da “Allah razı olsun,” diyoruz. Hiç değilse unutturmamış, muhafaza olmasını sağlamış. Ama artık manasını da anlamamız gerekiyor.

Kur’an’ın manasını anlamak için onu nasıl okumak lazım?

Mahmut Toptaş Hocaefendi:
Kur’an’ı anlamak için en az üç tefsirden okumak lazım. Mealden okumakla olmaz, âlimlerin açıklamasıyla anlaşılacak. Bir de şunu aklımızdan çıkarmayalım; Kur'an, Allah'tan gelen bir kitaptır; bütün zamanlara hitap eder. Bir edebiyatçının, bir feylesofun kitabıyla, bir hukukçunun kitabıyla kıyas yapmayalım.

Bu kitabı indiren Rabbimiz, niye indirdiğini açıklıyor: Kur'an, insanları küfrün karanlıklarından imanın aydınlığına çıkarmak için (İbrahim 1), bizim zikrimiz, şanımız, şerefimiz olması için (Zuhruf 44) indirilmiştir. Bu kitaptaki hükümler Allah'ın hükümleridir, (Nisa 105), insanları en doğru yola iletmek için (İsra 9) indirilmiştir. Kur’an’daki hükümler, daha önceki Peygamberlere indirilen kitapları tasdik eder, (Maide 48), insanlık ailesinin adalet içinde yaşamasını sağlar. (Hadid 25)

Kuran-ı Kerim’de hiç eksiklik yok, Rabbim de buyuruyor; Ebu Cehil de aynı evvelki Peygamberlerin zamanındaki firavunların dediğini söylüyordu. Ayette buyruluyor ki; “E tevâsav bih(bihî), bel hum kavmun tâgûn(tâgûne).” Yani; “Onlar bunu birbirlerine vasiyet mi ettiler (ki, önceki nesiller gibi sonrakiler de aynı şeyleri söylüyorlar)? Hayır, onlar azgın bir topluluktur.”(Zariyat; 53)

Tevasav, vasiyet kökünden gelir; yani “Vasiyet mi bıraktılar, ‘Bizden sonra gelen inkârcılar böyle desin’ diye.” Hayır, ama kalpleri benzeşiyor. Çünkü bunlar tağutluk hastalığına tutulunca aynı belirtileri veriyor. Nasıl ki burada kuduzluk hastalığına tutulan bir köpekle, Amerika’daki aynı belirtileri verir. Birbiriyle telefonla konuşup sözleşir mi, “Şöyle yapalım” diye. Bunun gibi zamanımızın Firavunları da aynı öncekiler gibi yapıyor.

Bugün, Mesela Suudi Arabistan’da, “Tefsir dersi okutabilirsin ama çağın dertlerine deva bulmayacaksın,” diyor. “Sadece ‘İbn-i Kesir böyle diyor, Taberi böyle diyor, Zemahşeri böyle diyor,’ diyeceksin.”
Ben diyorum ki, “Firavun öyle demiş, bugün de zamanın Firavunları; Bush, Putin gibi kişiler bunun benzerini söylüyorlar!”

Kur’an bugüne, yarına, bütün zamanlara hitap ediyor. İşte bu yüzden Kur’an’a imanımızı tazeleyelim. Sahabe-i kiram bir araya gelince derlerdi ki, “Gelin imanımızı tazeleyelim”


Biz ne yapıyoruz? “Kim ne demiş, ne yapmış,” diye gıybet yapıyoruz. Hatta “Şu kişi bunu demekle imandan çıkar mı, bunu tekfir edelim mi,” diyerek neredeyse “Gelin imandan çıkalım,” demiş olacağız.

Hocam, biz aile dergisiyiz. Dergimizde, Hz. Fatıma’nın zühdü, Hz. Âişe’nin ilmi, hep bunları yazıyoruz. Ama hayata aksettiğini göremiyoruz. Dünyevileşme insanları arkasında sürüklüyor. Bu konuda sizin teşhisiniz nedir?

Mahmut Toptaş Hocaefendi:
Röportajlarda meşhur klişedir, “Efendim eğitim şart,” “Çare okumaktan geçiyor.” “Okumak lazım. Dinimizin ilk emri oku.” “Oku, oku…”

Bir adam yüzme bilmiyor, ona yüzme kitabı veriyor. Adam geliyor, “Okudum ama yüzemedim ağabey,” diyor; ikincisini veriyor. Sonra üçüncüsünü, en sonunda adam sandalla denize açılıp kendini suya atıyor, “Herhalde öğrenmişimdir artık,” diye, boğulup gidiyor. Demek ki tatbik etmeden okumanın bir manası yok.

Bir ara da bir slogan vardı, “Bütün kitaplar bir kitabı anlamak içindir,” diye; yani Kur’an’ı anlamak için, fakat o kadar kitaptan Kur’an’a sıra gelmiyor. Batılı bir araştırmacı hesaplamış, dünya genelinde bir yılda yayınlanan kitapları bir kişinin okuyabilmesi için 400 yıl yaşaması lazım. Sadece bir yılda ve bu adam başka hiçbir şey yapmayacak, sadece okuyacak, sonunda da tatbik etmeye ömrü yetmeyecek, ölüp gidecek. Neye yaradı? Demek ki çare öğrendiğini hemen tatbik etmekte…

Okumak önemli değil, demiyoruz ama okurken, her kelimenin üstünde durarak, hikmetini tam kavrayarak okumalı. Mesela Peygamberimizin meşhur hadis-i şerifidir; Hz. Âişe radıyallahu anhâ annemiz bir kelime söylüyor, gıybet ediyor; ona diyor ki; “Ya Âişe, öyle bir söz söyledin ki, denize düşmüş olsaydı denizi bulandırırdı.” (Buhari, Rikak 23)

Bunu okurken bir tek manaya şartlandıran vaizler vardır; yani “Bu gıybetin kötülüğünü anlatan bir benzetmedir, mecazdır,” denilip geçilir. Ama gıybet sözünün yaptığı tesir ile havayı kirlettiği akla getirilmez. Bugün ağzımızdan çıkan nefeste karbondioksit olduğunu, onun havayı kirlettiğini söylüyorlar, inanıyoruz. Bunun gibi günahların, manevi kirlerin de çevreyi kirlettiğine, insanlar üzerinde tesir yaptığına da inanmamız lazım.

Toplumun bozulmasında, ağzımızdan çıkan kelimelerin, televizyondan yapılan yayınların etkileri yok mu? Bakın cep telefonları, radyo televizyon yayınları “manyetik olarak havayı kirletiyor,” diyorlar.

Hava kötü sözlerden dolayı bozulur. Siz evinize hiç televizyon almasanız bile, bugün bir insan evinden çıktığı anda, vitrinlerdeki görüntüler, duvarlardaki reklam afişleri, arabaların üstündeki resimler ve yazılarla karşılaşıyor. Bunlar insanlara tesir etmiyor mu?
Bir makalemde yazmıştım, on iki yaşımdan beri Kuran-ı Kerim okuyorum ama bildiklerimin yüzde sekseni laik eğitimden ve çevreden, çeşitli kaynaklardan geliyor; siz bununla bana hoca diyorsunuz.

Bugün insanı bozan bir sürü tesir altındayız. Şarap içen adam arabayı deviriyor, şerbet içen devirmiyor. Her şey insanı etkiliyor.

Bazen de insan uyuşturucuyu kulaktan alıyor. “Kur’an okuma, Kur’an’ı anlayamazsın,”diyor birileri, mesela.

Hocam, tatbik edilen bilgi fayda verir, dediniz. Peki, bize hemen tatbik edilecek formüller verseniz; mesela bu dünyevileşme girdabından nasıl kurtulabiliriz? Diyorlar ki ülkemizde üç milyon kişi kredi borcu yüzünden yasal takibe uğramış, bu korkunç bir rakam...

Mahmut Toptaş Hocaefendi:
Kendi yaptığım şeyi söyleyeyim; ben bugüne kadar hiç borca girmedim. Mesela hanım diyor ki, “Buzdolabı lazım.” O zamanlar buzdolabının fiyatı bizim maaşımızın üç katı. Maaşımız üç yüz liraysa, buzdolabı dokuz yüz lira. Gidiyoruz, satıcı adam diyor ki, “Ben sana dokuz taksit yapayım, ayda yüzer lira ödersin.” Diyorum ki, “Biz her ay bir kenara yüz lira koyalım, bu buzdolabını dokuz ay sonra alalım, borca girmeyelim.” Öyle yapıyoruz.

Allah'tan başka kimseye borcumuz yok. Bu insanı rahatlatır. Borcun olmayınca istediğin yere gidersin, istediğin gibi tasarruf edersin. En güzeli, kimseye boyun eğmezsin. Hayatta kimseden borç istemedim. Bir dostum var, dürüst bir adam, diyor ki, “Sana ne kadar borç verirler biliyor musun; evinin değeri kadar!” Ödeyemezsen haczedecek! Samimi bir adam, dürüstçe söylüyor bunu. Bu sebeple kimse borçlanmasın. “Ayağını yorganına göre uzat,” diye bir söz var ya. Gelirin ne kadarsa ona göre yaşayacaksın.
İkincisi, aile fertleri akşam yemeklerini birlikte yiyecekler. Herkes bir yerde yemeyecek. Peygamberimiz böyle tavsiye ediyor; evin bereketi için çok önemli.

Aile fertleri bir araya gelecekler. Bir şey konuşmasa bile birbirlerini görecekler. Bir de akşamları aileden biri, on beş dakika da olsa bir kitaptan sohbet okuyacak. Biz “365 Güne Bir Sohbet” diye kitap hazırlamıştık. İçinde ayet hadis, atasözleri de var. Her gün bir kişi okuyacak, bugün biri, öbür gün diğeri.

Hafta sonları da büyük annelerle, kardeşlerle bir araya gelinecek. Biz onu yapıyoruz, beş çocuğum var benim. Peygamber efendimizin hayatını Kuran-ı Kerim’den okuyoruz. Herkes kendi başına okusun; olmaz. Okumasalar da bir araya gelsinler. Akrabalık bağlarını koparmasınlar. Bu şehir hayatında insanlar aileden kopunca başına kötü haller geliyor.

Allah razı olsun hocam.


Sayı : 47
Büyük Kapak