Mala Mahkûm Olmamak

Sayı : 69 / Kasım 2017, Konu Başlığı : Tefekkür

Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem, kendisine ilk vahiy nazil olduğunda Mekke’nin tüccarlarındandı. Annemiz Hz. Hatice radıyallahu anhâ ile Onun ticaret malları Mekke ve diğer şehirlerin pazarlarında tedavülde idi.

Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem, Peygamber olmakla elindeki malları dağıtmadı. Mekke’nin büyük tüccarlarından Hz. Ebû Bekir-i Sıddık radıyallahu anh da Müslüman olmakla ticareti terk etmedi. O, Peygamberimiz ile omuz omuza dolaşıp Allah-u Zülcelâl’in dininin tebliğine yardımcı olurken Mekke ve diğer şehirlerin pazarlarında malları tedavüldeydi.

Mekke’de müşriklerin büyükleri inat edip de, koşullar Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’i ticaret ile Allah-u Zülcelâl’in dinine hizmet arasında bırakınca Allah’ın Resulü sallallahu aleyhi ve sellem, Allah-u Zülcelâl’in dinine hizmeti tercih etti. Hz. Ebû Bekir radıyallahu anh da Müslüman kölelerin azat edilme imkânı oluşunca Allah-u Zülcelâl’in ahirette vereceği karşılığı seçip malını onların özgürlüğü için harcama konusunda cömert davrandı.

Büyük tarihçi İbnü’l-Esîr, pek çok hususta İslam’a büyük hizmetler eden zahidlerden Sultan Nûreddîn Mahmud Zengî Hazretlerini anlatırken, “O geniş bir ülkenin sahibi iken nasıl zahid olarak kabul edilebilir? diyen olursa ona Hz. Süleyman bin Davud aleyhisselamı hatırlat. Mülkünün genişliğine rağmen o çağının zahidlerinin büyüğüydü. Ona Peygamberimiz Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’i hatırlat. O, Hicaz, Yemen ve Arap yarım adasının bir bölümüne hükmediyordu ama zahidlerin efendisidir. Zira muhakkak ki zühd, dünya malını elden çıkarmak değil, kalbi dünya sevgisinden arındırmaktır.” der.

“Dünya malını elden çıkarmak değil, kalbi dünya sevgisinden arındırmak”. İşte dünyalık konusunda bütün mesele budur. Ne dünya malını tamamen terk ne de dünya malını tapış… Müslüman, dünya malını helal yollarla edinecek. Mal edinme uğruna Allah-u Zülcelâl’in sınırlarını aşmaktan korkacak, mal edinmek için meşru olmayan yollara başvurma konusunda O’nun gazabına uğramaktan ürkecek; Kur’an-ı Kerim’in emrettiği, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in ve ashabının örnekliğinde malını Allah-u Zülcelâl yolunda harcamaktan sakınmayacak. Gün gelip malı ya da sadece geçimliği ile Allah-u Zülcelâl’in yolunda yürümek arasında kaldığında Allah-u Zülcelal’in yolunu malına tercih edecek… Bunu yapan dünyalık değildir, onun ticaretle uğraşması dünya peşinde koşmak olarak ifade edilirse belki iftira olur, zira onun yaptığı bizzat sevap getiren bir faaliyettir.

Allah-u Zülcelâl katında üstünlük takva ile iken (Hucurat, 13), çağın insanın konumu ile sahip olduğu sermaye arasında kurduğu ilgi, parasal kazanca giden yolun meşruiyetinin sorgulanmasının neredeyse kınanması baş döndürmekte; insanı dünya malı sahipliğinden ehl-i dünya noktasına doğru sürüklemektedir.

Bu sakıncalı anlayış, dünyayı mal kazanmak için bir yarış alanına döndürmüş, insana asıl gayesini unutturmuş, kimisini sermayesinin kulu edinirken kimisini de geçimliğini elde etmek için o sermaye sahiplerine kul noktasına düşürmüştür.

İslam, insanın böyle heder edilmesini, Allah-u Zülcelâl’in verdiği imkânların bu şekilde kullanılmasını reddeder. İnsan, malın kulu değil ya da kulların kulu olmaya değil, eşref-i mahlûkat olarak Allah-u Zülcelâl’in kulluğuna layıktır. Onun mal ile ilişkisi bu kulluğa odaklı olacaktır; bu kulluğu zarar görmediği sürece mal onda bir nimet ve emanettir; onu sevaba götürecek olan bir araçtır. O, malın hâkimi, adeta binicisi; mal, onun hizmetkârıdır. Bu ilişki tersine döndüğünde, insan malın hâkimi ve binicisi olmaktan çıkıp malın mahkûmu ve sırtlayıcısı noktasına düştüğünde Allah-u Zülcelâl’e kulluk zarar görür.

Çağın “kapitalizm” ile ifade edilen anlayışı, malın mahkûmu ve sırtlayıcısı olmak riskini malı nefsi için müsrifçe harcamayı önerir. “Yiyorsan malın mahkûmu değilsin” der. Oysa İslam malın mahkûmu olmamayı, nefsi için ölçüsünce harcamak, israfa, harama kaçmamak ve Allah-u Zülcelâl yolunda infak etmekten (bağışlamaktan) sakınmamak olarak tanımlar.

Kapitalizm, çıkara ve “ben”e odaklıdır; İslam, sevaba ve “biz”e odaklıdır. Müslüman, mal edinirken sevabı hedefler; tüketirken yanı başındakini de düşünür. Onu yararlandırmanın yolunu arar. Bu, mümkün değilse onun gözüne batıra batıra tüketmekten sakınır. Zira bizim medeniyetimizde malı toplamanın bir edebi olduğu gibi malı tüketmenin bir edebi vardır.

Dünya hayatının geçici olduğunun, mülkün asıl sahibinin Allah-u Zülcelâl olduğunun şuurunda olmak esastır. Mal, bizi çevreyi kıskandıracak bir hâl içine atmaz. Kıskandırmayı başarmak, bizde maharet değil, zafiyettir.

“Korktuğum şeylerden birisi de benden sonra size dünya nimet ve ziynetlerinin açılması (sizin de onlara gönlünüzü kaptırmanızdır.)” (Buhari, Zekât, 47; Müslim, Zekât 121-122) diye buyurmuş. Mürşidlerin mürşidi Hz. Muhammed Mustafa sallallahu aleyhi ve sellem.

Dünya nimet ve süslerine gönlünü kaptıran, ziynetleri her şeyi tercih eden kendini aldatır. “…Evet, dünya hayatı bir aldanma metaından başka bir şey değildir.” (Hadid 20) Gün gelip o ziynetler hiçbir anlam taşımayacak ve kişinin elinde sermaye olarak sadece iyilikleri kalacaktır.

“Allah’ın sana verdikleriyle ahiret yurdunu kazanmaya bak, bu arada dünyadan da nasibini unutma, Allah sana ihsan ettiği gibi sen de ihsanda bulun.” (Kasas, 77)
“Kim zerre ağırlığınca hayır işlerse, onu görür ve kim zerre ağırlığınca şer işlerse, onu görür.” (Zilzal, 7-8)


Sayı : 69
Büyük Kapak