İmam Hatip Liseleri Yüz Yaşında

Sayı : 23 / Ocak 2014, Konu Başlığı : Hizmet Kervanı

23-24 Kasım tarihinde Yıldız Teknik Üniversitesinin Davutpaşa Kampüsündeki Kongre ve Kültür Merkezinde bir sempozyum yapıldı: “Kuruluşunun 100. Yılında İmam Hatip Liseleri Uluslararası Sempozyumu”

Sempozyuma 50'si Türkiye'den, 37'si dünyadan, toplam 87 akademisyen katıldı. İki gün boyunca üç salonda devam eden konuşmalardan takip edebildiklerimizi sizlerle paylaşmak istiyoruz.

Sempozyum, İmam Hatip Liseleri’nin kuruluş öyküsünü anlatan sinevizyon gösterimiyle başladı. Açılış konuşmalarında da yine alfabesiyle, diliyle, eğitim müesseseleriyle oynanan ve tarihinden kopartılmak istenen bir halkın kendi inancına sahip çıktığı ve İmam Hatip Liseleri’nin bunun bir neticesi olduğu anlatıldı.

Çoğumuz İmam Hatiplerin cumhuriyetten sonra kurulduğunu zannederiz. Halbuki “100. Yaşında,” ifadesinden de anlayabileceğimiz gibi aslında İmam Hatip Liselerinin programına benzer okulların kökenleri Osmanlı devrine dayanıyor.

Hayrettin Karaman Hocaefendi’nin de konuşmasında vurguladığı gibi, İslami ilimlerin öğretilmesine, Peygamberimizin mescidinde başlanmıştır. İslam dininin ilme verdiği önem gereği Peygamber sallallahu aleyhi vesellem mescidde Kur’an okuma ve yazma üzerine eğitim verdirmekteydi.

Sahabe ve tabiin, Peygamberimizin bıraktığı ilmi mirasın aktarılması için her çağda ilim halkaları meydana getirdi. İlim tedrisatı zamanla, bilhassa büyük Selçuklu veziri Nizamülmülk’ün gayretleriyle, burslu öğrencilere maaşlı hocalar tarafından medreselerde, düzenli ve kapsamlı bir şekilde verilmeye başlandı. Bunun haricindeki halk eğitimi de dergâhlarda yine devam etti.

Osmanlı’nın son döneminde medreselerin çağı anlamaktan uzak insan yetiştirdiği, çeşitli ortamlarda eleştiri konusu ediliyordu. Bu tartışmalar sebebiyle dinî eğitimin, zamanın ihtiyaçlarına uygun bir şekilde verilmesi için bugünkü İmam Hatip Liselerinin İlk örneği olan Dar’ül-Hilafeti'l Aliyye Medreseleri açılmıştı. Bu okullar müfredatları bakımından tıpkı bugünkü İmam hatipler gibi, aynı zamanda hem din derslerinin, hem kültür derslerinin okutulduğu okullardı.

Cumhuriyet kurulduktan sonra medreselerle beraber bu tip okullar da kapatıldı. Ancak tevhid-i tedrisat kanunu hazırlanırken “dinî eğitimin de devlet tarafından verileceği” kanun maddeleri arasında yer alıyordu. Artık bütün eğitim müesseselerini açma ve oradaki müfredatı belirleme, eğitim kadrosunu tayin etme yetkisi devletin elinde toplanıyordu.

Eğitimde Devlet Tekeli

Prof. Dr. Recep Kaymakcan hoca, takdim konuşmasında "Türkiye’nin din eğitimi alanında pek çok safhadan geçtiğini, din eğitiminin yasaklı olmasından zorunlu olmasına kadar pek çok tecrübe yaşandığını” anlattı. Dikkat çekici cümlesi ise, bütün bunların ardında yatan sebebin, “Devletin eğitimde aktör durumda olmasıdır” dedi.

Aslında 19. yüzyıl ortalarına gelene kadar Osmanlı toplumunda eğitim öğretim faaliyetleri -Enderun ve birkaç büyük medrese hariç- devletin müdahalesinde uzak, hür bir şekilde sürdürülüyordu. Hatta Osmanlı Devleti rüştiyeler, idadiler, sultaniler, yüksek okullar ve Darülfünun’lar gibi modern eğitim kurumları açmaya başladıktan sonra da yine vakıflarla desteklenen medreseler eskisi gibi faaliyetlerine devam ediyordu. Devlet sadece, Şer’iye ve Evkaf Vekâleti eliyle, vakıfların vakfiyelerde belirtilen şartnamelere uygun hareket edip etmediğini denetleme durumundaydı.

Tevhid-i Tedrisat Kanunu, yeni kurulan devletin, Osmanlı devletinin temel niteliklerinden kopup sekuler bir anlayışla kurulacağının işaretlerindendi. Nitekim, kanun, Halifeliğin ve "Şer’iye ve Evkaf Vekaleti’nin Kaldırılması hakkında kanunla aynı gün çıkarılması bunu göstermekteydi. Devlet, toplumu kendi anlayışına göre biçimlendirmek için eğitimi devletin tekelinde topladı. Öyle ki birkaç kişiyi toplayıp herhangi bir şey öğretmek kanunlarımıza göre suç olarak tanımlandı. Evet, hırsızlık yapmak gibi, adam öldürmek gibi, suç!
Ceza kanununun 263'üncü maddesi, eğitim kurumu açmayı suç addediyordu.

İlgili kanunda ‘Kanuna aykırı olarak eğitim kurumu açanlara, bunları çalıştıranlara ve bu kurumlarda kanuna aykırı olarak açıldığını bildiği halde öğretmenlik yapanlara, altı aydan üç yıla kadar hapis cezası verilir’ denilerek insanları cehaletten kurtarmak adına çaba gösterenlere suçlu muamelesi reva görülüyordu. Üstelik bu kanun daha geçtiğimiz Nisan ayına kadar da yürürlükteydi. Bilhassa hükümette din aleyhtarı zihniyete sahip kesimler bulunduğu devirlerde evinde Kur’an öğreten, sohbet düzenleyenler hapse atılabiliyordu.

Din eğitim önündeki engelleri kaldırmak için verdikleri mücadeleleri anlatan Başbakan Yardımcısı Bekir Bozdağ “Defalarca bu kanunu kaldırmak için uğraştıklarını ama muhalif partiler tarafından çalışmalarının engellendiği veya mahkemeye verildiğini” anlattı. Eğitim vermeyi suç gibi yasaklayan bu akıl almaz kanun ancak 30 Nisan 2013’te kaldırılmış ve şu anda eğitim öğretim kurumu açmak suç olmaktan çıkarılmış bulunuyor. Allah bir daha göstermesin.

Devlet eğitim verme yetkisini elinde topladığı sırada, ilk açılan okulların müfredatına dinî dersler de konulmuş olsa da, kısa süre sonra “Türkiye'de sadece Müslüman vatandaşların olmadığı,” ileri sürülerek bu dersler çıkarıldı. Halkının yüzde doksan dokuzunun Müslüman olduğu –ki Osmanlı devrinde gayrimüslimler de kendi dinlerini öğrenebiliyordu- bir ülkede halk dinini unutmaya mahkûm edildi. İmam Hatipler, işte bu ortamda ancak “din görevlileri yetiştirme ihtiyacı” ileri sürülerek açılabildi. Ancak ortam o kadar kasvetliydi ki, kimse çocuğunu bu okullara gönderemiyordu.

Dünden Bugüne İmam Hatip Liseleri (1913-2013) konulu sunumunda Yrd. Doç. Dr. Mustafa Öcal 1930'lu yıllarda gazetelere, “dinden bahseden yazılar yayınlamayın” baskısı yapıldığını ispat eden resmi vesikalar gösterildi. Tevhid-i tedrisat kanunu gereği açılan ilk İmam Hatip okullarına ödenek bile ayrılmadığı halde “ekonomik yük teşkil ettikleri” ileri sürülerek kapatıldığını, resmi evraklarla anlattı.

Öcal’ın paylaştığı ilginç bir başka bilgi de şu: bu ilk İmam Hatiplerde Kur'an ı Kerim’in Latin alfabesiyle okutulması istenmiş! Celaleddin Ökten hocanın gayretleriyle bir saat Latin, bir saat Arap harfleriyle okunmasına müsaade edilmiş.

Halkın Okulları

Çok partili hayata geçişle birlikte baskılar bir derece azalınca, halkımız, hayırseverlerin de öncülüğü ile kendi İmam Hatiplerini inşa etmeye başlamıştır.

Sempozyumda İmam Hatip yaptırma ve yaşatma alanındaki fedakârlık örneği olarak “Hacıveyiszade Ailesi’nin gayretleri,” hatıralar eşliğinde Prof. Dr. Mustafa Fayda ve Doç. Dr. Mustafa S. Küçükaşçı tarafından anlatıldı.

Hacıveyiszade ailesinin, Mekke’den gelip Konya’ya yerleşmiş sadat-ı kiramdan Abdulkerim efendiye intisaplı olduğu, onun ilmî ve manevî terbiyesi altında yetiştiği anlatıldı. Hacıveyiszade’nin çocuklarını kız erkek ayrımı yapmadan hafız yetiştirdiği, üç hafız kızının Konya’daki dini eğitim ve hizmetlerine öncü olduğu anlatıldı. İlimde asr-ı saadet ruhunu ihya eden bu Hoca efendinin büyük kızı Hatice Hoca Hanım da, Cumhuriyet tarihinin ilk vaizesi imiş.

“İmam Hatiplerin, kızlarını modern okullardaki ortama göndermekte tereddüt eden aileler için uygun bir seçenek sunduğu” konusu da konuşmalarda değinilen konular arasındaydı. İmam Hatiplerin kız bölümlerinin, “kızların başörtülü ve kızlara mahsus sınıflarda, rahatça sosyalleşerek, kendini ifade ederek eğitim görmesine katkıları,” bizzat başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın kızı Esra Albayrak tarafından ifade edildi.

Açılış konuşmalarında genellikle “İmam Hatip Liselerinin bir varoluş mücadelesi vererek bugünlere geldiği” üzerineydi. Bilindiği gibi 28 Şubat’ta İmam Hatiplilerin önü çeşitli şekillerde kesilmeye çalışıldı, kesintisiz eğitimle orta kısmı kapatıldı, katsayı engeliyle üniversiteye girişi engellendi. Ancak İmam Hatiplilerin önlerine konan engellere rağmen asil bir duruş sergilemekten vazgeçmediği, sabır ve sebatla yoluna devam ettiği ifade edildi.

Bozdağ, konuşmasında “İmam Hatip nesli bu ülkeye ne kazandırdı? Hangi ihtiyaçtan doğdu ve var olduğu süreçler içerisinde neler yaptı? Bunları hepimiz objektif bir değerlendirmeye tabi tutarsak göreceğiz ki; bu nesil, bu millete ve devlete çok şey kattı, hiçbir şey kaybettirmedi. Hep artılarıyla önde oldu. Buna tarih şahittir. Türkiye'mizin bugüne kadar olan geçmişi buna tanıktır.” diye konuştu.

Başbakan yardımcısı Bozdağ sözlerinin arasında, “Muhalefet hükümete ‘Diyanete ayrılan bütçe sebebiyle sık sık soru önergesi veriyor. Hâlbuki Diyanetin bütçesi yatırım bütçesi değil, sadece cari masraf bütçesidir. Diyanet bu ülkede birliğin beraberliğin mayasıdır.” Demişti.

Prof. Dr. Mustafa Fayda ise konuşmasında meselenin bir başka yönüne değindi: “Bazı kesimler, ‘Diyanet kaldırılsın, bizim vergilerimizle imamlara maaş veriliyor’ diyorlar. Hâlbuki Diyanet de, İmam Hatipler de cumhuriyet tarihinin ürünüdür. Eskiden halk kendi kurduğu vakıflarla bunları karşılıyordu. Bu vakıflar tek parti iktidarı zamanında yağmalandı, yandaşlara peşkeş çekildi. Şimdi mirasçılara kaldı, satıldı gitti. Bunları geri verebiliyorlarsa versinler, bu halk kendi dini hizmetlerinin masrafını kendi karşılayacaktır.”

Dünyaya İslam’ı Ulaştırmak İçin

Sempozyumda bildiri sunan çok sayıda yabancı akademisyen de bulunuyordu. Bunlardan biri de Boston Üniversitesinden katılan ve “İslâm Eğitiminin Geçmişi, Bugünü ve Geleceğinin Önemi” başlıklı sunumunu yapan Robert William Hefner idi. Doğu Asya’daki (daha çok Afganistan ve Pakistan’ı kastediyordu, zannederim) medrese eğitimi ile Türkiye’deki dinî eğitiminin farkından bahsetti. Sözleri arasında “Türkiye’de geliştirilen İslami eğitimin, batıyı islamofobiye sürükleyen sert söylemlerden farklı olduğunu” işaret eden konuşmacı, ayrıca “Batı âleminin artık kendisinden farklı olanlara karşı daha anlayışlı olması gerektiğine” dair ifadeler sarf etti.

“Müslümanların Eğitimi: Yerel ve Küresel Konular” başlıklı sunumuyla katılan Prof. Dr. Tahir Abbas ise pek o kadar iyimser değildi. İslamofobinin kasırgasının estiği batı âleminde Müslüman öğrencilerin karşılaştığı meselelere ve eğitim çevrelerindeki hayat tarzı bakımından karşılaşılan sorunlara değindi.

Birçok katılımcı, dünyanın çeşitli yerlerindeki Müslüman halkların ve azınlık halindeki Müslümanların dini eğitimleri hakkında bilgi verdiler, görüş bildirdiler. Tecrübeler paylaşıldı ve sorunlar ele alındı.

Diyanet İşleri Başkanı Görmez’in de dikkat çektiği gibi, Türkiye’deki İslamî dinî eğitim dünyanın birçok yerinde inceleniyor ve örnek alınıyor. Hatta dünyanın farklı yerlerinden insanlar, Türkiye’den din eğitimcisi talep ediyor. Türkiye’de açılan uluslar arası İmam hatipler ve yurtdışında açılan İmam-Hatip okulları da büyük ilgi görüyor.

Sempozyumda Bosna Hersek, Makedonya, Bulgaristan, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti, Azerbaycan, İran, Mısır, Nijerya, Pakistan, Endonezya, Malezya, Çin, Singapur, Kore, ABD, Avusturya, Hollanda, İngiltere, İskoçya, İsveç, İsrail ve Yunanistan'dan katılımcılar sunumlarda bulundular. Bu sunumlarda, “Modern dünyada Müslümanların eğitimi konusunda yerel ve küresel meselelere, Avrupa'da İslâmi eğitimin imkânı ve sınırları, gelenek ile modernleşme arasında din eğitim arayışına” dair bilgiler paylaşıldı.

Birkaç örnek sunmak gerekirse, Makedonya’dan “İsa Bey İmam Hatip Lisesi” olarak eğitimine devam eden Üsküp İsa Bey Medresesinin hikâyesini Nasir Redzepi sundu. Yine Bulgaristan Müftü Yardımcısı Vedat S. Ahmet, “Bulgaristan'da İmam Hatip Liseleri ve Tesirleri” adlı bir sunum yaptı.

Sempozyumda sadece sayısal veriler konuşulmadı, hizmetlere emeği geçenler minnetle yâd edildi, tatlı hatıralar paylaşıldı. Mesela Hayrettin Karaman hocanın talebelik yıllarına dair hatıraları bütün salonu gülümsetti.

Hayrettin Karaman Hoca söz arasında, “Sadece İmam Hatipliler mi bizim çocuğumuz? Hayır, biz bütün çocuklarımızın dinini öğrenmesini istiyoruz. Ensar vakfı olarak tıp fakültesi, mühendislik fakülteleri öğrencilerine de din dersleri veriyoruz.” Dedi.

Bu değerli çalışmaları için İlim Yayma Cemiyeti, Önder, Ensar Vakfı ve Türkiye Gençlik ve Eğitime Hizmet Vakfı (TÜRGEV) ortak projesi ve Değerler Eğitimi Merkezi’ni tebrik ediyor hayırlara vesile olmasını diliyoruz.


Sayı : 23
Büyük Kapak