İman Nurunun Kıymetini Bilelim

Sayı : 29 / Temmuz 2014, Konu Başlığı : Gönül Sohbeti

Allah-u Zülcelâl, kendisini daima kullarına tanıtmak için ayet-i kerimelerde bize kendi Zatına dair bilgileri haber veriyor. Zahiri olarak, bu dünyada bir kişi, senden çok güçlü, kuvvetli bir zat sana bir şey emrettiği veya yasakladığı zaman çok titiz davranırsın, öyle değil mi?

“Ben ona karşı çok zayıfım, eğer ona itaat etmezsem beni mahveder” dersin. Nasıl ki zahiri olarak böyle düşünüyoruz, manevi olarak da öyle düşünmemiz lazım.

Allah-u Zülcelâl de bize kendini tanıtıyor, kudretini, büyüklüğünü bize haber veriyor, diyor ki, “Ben böyleyim, böyle kudretliyim, siz de böyle muhtaçsınız, ona göre kendinize çeki düzen verin, ” diye bizi ikaz ediyor. Bize haber vermeden azab etmiyor.

Ayet-i kerimede şöyle buyuruyor Allah-u Zülcelâl:

“Göklerde ve yerde olanların tümünü bilir; sizin saklı tuttuklarınızı da, açığa vurduklarınızı da bilir. Allah, göğüslerinin özünde saklı duranı bilendir.” (Tegabun,4)

Yani hem zahiri olarak, gözle görünen şeyleri biliyor, Allah-u Zülcelâl, hem de manevi olarak kalbimizde olan düşünceleri de biliyor…

“Allah, göğüslerde saklanan gizli şeylere de muttalidir, onları bilendir.” Buyuruyor Allah-u Zülcelâl. Bu ayet-i kerimenin üzerinde insan düşünürse Allah-u Zülcelâl’in ne kadar kudret ve azamet sahibi olduğunu bize beyan ediyor Allah-u Zülcelâl.

Bak, gökte ve yerde olan, buyuruyor. Denizlerin en dibinde olan bir hayvan, bir balık, bir mahlûk, Allah onu biliyor, o aç mıdır, tok mudur, hasta mıdır, diye onun halini biliyor. Bütün kâinatı, her an, her saniye, her milim bu şekilde biliyor. Böyle bir kudret sahibi olan Zat karşısında kendimizi hem zahiri hem de manevi olarak düzeltmek üzerimize hak bir vazife değil midir?

Hepimiz kendimize soralım, Allah-u Zülcelâl böyle kudret ve azamet sahibi iken biz de ona karşı böyle muhtaç ve zayıf iken, böyle bir Allah'a karşı kalbimizi temizlemek haktır.

Allah'ın Hakkı Çok Büyüktür

Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem den rivayetle Muaz bin Cebel radıyallahu anhu şöyle buyurmuştur:

Bir gün Hz. Peygamber efendimiz bir hayvana binmişti. Ben de arkalarında bulunuyordum.

Bana "Ey Muâz!" diye seslendiler.

Ben de “Lebbeyke ve sa'deyke yâ Rasûlallah!” Yani “Buyur, itâatindeyim ve emrine hazırım!” dedim.

Sonra biraz yürüdük tekrar seslendi. Yine aynı şekilde cevap verdim. Yine bir şey söylemedi.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem böyle yapıyordu ki, söyleyeceği şeyin çok mühim olduğunu anlasın, iyice öğrenmek için kendini hazırlasın.

Sonra üçüncü kere “Ya Muaz ibn-i Cebel” dedi. Ben iyice anladım ki mühim bir şey söyleyecek, onu bellemek için kendimi hazırladım. Dedi ki:

“Ya Muaz, Allah-u Zülcelâl’in kulları üzerinde olan hakkı nedir, biliyor musunuz?” buyurdu.

“Allah ve Rasûlu daha iyi bilir,” dedim. Bunun üzerine;

“Allah-u Zülcelâl’in kulları üzerindeki hakkı, onların yalnız Allah'ın emir ve nehiylerini yerine getirmeleri ve başka hiçbir varlığı ona şirk (ortak) koşmamalarıdır." Buyurdu. Sonra tekrar sordu:

“Kullar bu vazîfelerini yerine getirirlerse, Allah'tan bekledikleri hakları, Allah-u Zülcelâl’in onlara vâdettiği mükâfat nedir bilir misin?” buyurdular.

Ben yine “Allah ve Rasûlu daha iyi bilir,” dedim.

“Bu takdirde kulların Allah üzerindeki hakkı (onlara vâdettiği) nîmet ve kullarına azâb etmemesidir...” (Buhârî, İzin, Bab 30,)

Çok kısa bir söz ama hem bütün İslam’ın emir ve nehiyleri bunun içine giriyor hem de Allah'a şirk koşmamak… Bir kişinin azab görmemesi için hem emirleri, hem neyihlerini yerine getirmesi gerekiyor.

Tabi herkes istiyor Allah azab etmesin, cennet nimetlerini ona nasip etsin, Allah'ın rızasını ona nasip olsun, ama yalnız istemekle kalmak uygun değildir. Biraz gayret etmek lazım ki, Allah bizi, onun vereceği bu mükâfata talib olmuş görsün. Bizi, “Allah benden razı olsun,” diye bir çaba içinde görsün. Bu çabayla, Allah hangi şeye buğz ediyorsa ondan kendimizi muhafaza etmiş, hangi şeye razı oluyorsa onu yapmış olarak görsün bizi…

Niyet çok mühimdir. Ne kadar kitaplara baksak, hep niyeti görüyoruz. Amellerin Allah katında makbul olması için en önemli şey niyettir.

Namaz kılıyorsun orada, “İnsanlar beni görsün” diye kalbine bir vesvese geliyor. Eğer, “Yoksa ben riya için mi amel yapıyorum” diye içine bir üzüntü geliyorsa, bu vesveseden rahatsız oluyorsan o riya sayılmaz.

Şeytan kalbine o vesveseyi getiriyor, sen de “Bundan Allah razı değildir” diye rahatsız oluyorsun, inşaallah bu riya sayılmaz. Çünkü Allah hangi şeyden razı değilse biz de razı olmazsak, rahatsız olursak o zaman Allah bizden razı olur. Yani “Allah o riya halinden razı değil” diye sen de o halden razı olmazsan o zaman riya sayılmaz inşaallah.

Çünkü Allah kalbimize bakıyor, görüyor ki, “Şeytan kulumun kalbine vesvese verdi, riya yapmayı telkin etti ama kulum razı olmadı ona… O riyaya razı değil, o istiyor ki tam ihlâslı olsun onun ameli…”

İşte Allah kalbimize baktığı zaman böyle görürse riya olarak kabul etmez Allah-u Zülcelâl inşaallah.

Hizmet Manevi Sofradır

Allah-u Zülcelâl önümüze manevi bir sofra açmıştır, ondan nasiplenelim inşaallah. Bakın, herkese nasip olmuyor, elhamdülillah bize nasip olmuştur. Bu da petek hizmet sistemidir.

Bakın size bir hadis-i şerif okuyacağım, anlayacaksınız ki bu sisteme göre çalışan kişi, bu hadisin hükmü altına girmiş oluyor:

“Kim bir hidayete çağırırsa, kendisine uyanların ecri kadar, onların ecrinden hiçbir şey eksilmeksizin ecir alır. Kim de bir dalâlete davet ederse, dalâlete gidenlerin günahı gibi, onların günahlarından hiç eksilmeksizin günah alır.” (İbn Mâce, Sünnet 14)

Bakın bu ne kadar büyük bir kazançtır. Sen ölsen bile senin hidayetine vesile olduğun kişi salih amel yapıyorsa onun amelinden sana sevap geliyor. Sen iflas etmiş olsan bile zengin oluyorsun. Onun sevabından da hiçbir şey eksilmiyor. Bu tevbenin, bu hidayetin kıymetini bilelim. Allah-u Zülcelâl sadâtların vasıtasıyla bize bu fırsatı vermiş, bu fırsatı değerlendirelim.

Maalesef gözümüzle görmediğimiz için önemsemiyoruz, kıymetini bilmiyoruz. Eğer bir an için gözümüzden perde açılsaydı ve görseydik ki bize manevi olarak mal geliyor, o zaman bunun kıymetini bilirdik. Eğer Allah-u Zülcelâl’in bize hazırladığı cennet nimetlerini, Allah'ın rızasını görseydik, gece gündüz uğraşacaktık, insanların hidayetine vesile olmak için.

Neuzubillah, tam tersine, “Kim insanları bir dalalete çağırırsa, dalâlete gidenlerin günahı gibi, onların günahlarından hiç eksilmeksizin günah alır.”

Yani bir kişi, “Gel bizimle beraber çay iç,” diye götürüyor, ona kumar öğretiyor, günah öğretiyor, o zaman o sebep olduğu günahlara ortaktır. Çünkü o sebep oldu.

İmanımızı Muhafaza Edelim

İmanın rütbesi o kadar yüksektir ki ondan daha yüksek hiçbir şey yoktur. Onu muhafaza etmemiz gerekir.

Bazı kişilerde iman var ama günah işlediği için, nuru gidiyor. Nasıl ki bir odada lamba var ama onu bir kılıfa koymuşlar, ışığı kaybolmuş, görünmüyor. Veya güneş tutulunca nasıl oluyor, o zaman görüyorsunuz, öğle vakti kapkaranlık oldu, lambaları yakmak zorunda kaldık. Güneşin önüne bir mani girince ışığı kayboluyor. Bir Müslüman kişinin de günah işlediği zaman aynı böyle oluyor.

İman var ama günah işleye işleye iman nuru ona tesirsiz hale geliyor. Artık amel işlemiyor, gaflete düşüyor, sanki ahiret diye bir şey yokmuş gibi ta kabrin kapısına kadar böyle gidiyor. Ama günahlardan tevbe ettiği zaman, günahlar siliniyor, o zaman perde kalkmış gibi imanın ışığı yeniden onun önünü aydınlatıyor. Artık o da o imanın ışığıyla önünü görüyor, ameli salih yapıyor. İşte böyle bu iman nurunun kıymetini bilelim.

Eğer biz imanın kıymetini bilsek hiç günah işlemezdik. Çünkü günah ateştir. Bu dünyadayken hiçbir şey değil gibi görünüyor bunun için aldanıyoruz ama günahın ateş olduğunu görseydik hiç günah işlemezdik.

Madem işliyoruz öyleyse tevbe edelim. İmam Ali radıyallahu anhu bir gün yanındakilere diyor ki:

- Kurtuluş varken helak olmak ne şaşılacak şeydir!

- O nasıl oluyor, Ey Müminlerin Emiri, diye soruyorlar.

- Tevbe varken günahtan helak olmak, diye cevap veriyor.

Çünkü günah helaktir, tevbe kurtuluştur, tevbe etmezsen helak oluyorsun. Tevbe etmek gibi kolay bir şey varken niye helak olacaksın?

“Sen kudret ve azamet sahibi Allah'ın karşısında böyle acizsin, zayıfsın. Bir de günah işlemişsin. Şimdi öyle hiçbir şey olmamış gibi geçip gideceksin, öyle mi? Hemen tevbe etmen lazım, tertemiz olman lazım.” Dememiz lazım kendimize…

Sadatlar Manevi Doktordur

Bize ne yapıyorsa üç düşman yapıyor: dünya, nefis, şeytan. Bazısının dünya malı yoktur, ama yine de nefis ve şeytan gene onu aldatıyor. Şeytan onun başına neler getiriyor, farkında bile değil, sanki hiçbir şey değil, anlamıyor bile…

İşte sadatlar doktorluk yapıyorlar onlara, nasıl yapıyorlar? Önce kendi nefsinde tedavi yapıyor sonra da irşad ettiği kişileri tedavi ediyor.

Bakıyorum, bir kişi hanımıyla beraber veya sofiler aralarındaki anlaşmazlık için geliyorlar. Sübhanallah. Birbirlerine girmişler, hiçbir şey yok…

Diyorum ki: “Hayır bir şey varken niye hepiniz bir olmuyorsunuz?”

Diyorlar ki “Kurban her ikisi de hayırdır.” Birisi demiş hatme burada olsun, öbürü demiş hayır burada olsun. Hele bir bak…

İkisi de dememiş ki nefsine, “Hele sen burada bir dur!” Demiyor ki “nefsimin, şeytanın başını ezeyim, kahredeyim onu. Tabi kardeşim sen ne dersen o olsun, orada veya burada ne fark eder?”

O diyor, “Benim dediğim olsun, benim nefsim firavun gibi göklere kadar gitmiş” öbürü diyor “Benim ki olsun…” İkisi de o ateşin içinde, cemaati de yakıyorlar. Böyle olur mu?

Allah yeter ki benden razı olsun da, hepiniz gelin benim başıma basın, ne olacak ki yani… Hepimiz Allah'ın rızasını kazanmak için dünyaya gelmişiz.

Allah'ın rızası bir yerde varken öbür şeyi düşünmek nedir? Senin nefsin senin ne işine yarayacak? Ölüm geldiği zaman nefsin titreyecek.

Ama Allah'ın rızası seninle beraber olursa o zaman da melekler sana karşı titreyecek. Öyledir… Allah'ın rızası kimin yanındaysa o kuvvetlidir.

Birbirine takılan sofiler var ya, bilsinler ki, kim Allah rızası için bir şey yapsa ben ona “Tabi kardeşim, yap, Allah razı olsun” diyorum. Allah neye razı olursa onu yapalım, şeytanın hoşuna giden şeyleri niye yapacağız? Birbirimizle münakaşa etmemize Allah razı olmuyor, bu şeytanın hoşuna gidiyor.

İhlâsın Bereketi

Akıllı odur ki, Allah Azimuşşan ne istiyorsa onu yapsın. Allah benden ne istiyor? İhlâslı amel istiyor. Velev ki az olsa bile… Bir zerre bile olsa Allah'ın yanında çok büyük olur.

İmam Gazali rahmetullahi aleyh anlatıyor: Bir gün mürekkeple yazı yazıyordum. Kalemimin ucuna bir sinek geldi. “Herhalde bu susamış” dedim. Kalemimi oynatmadım. “Bu Allah'ın mahlûku su içsin” dedim. Bu Allah'ın o kadar hoşuna gitmiş ki, o amelimi diğer amellerimin içinde hepsinden daha büyük gördüm. Neden? Çünkü o sırf Allah rızası içindi.

Allah bizim amelimize muhtaç değil. Biz kendi ihtiyacımız için yapıyoruz. Amellerimizin menfaati de vebali de bize ait.

Kim Allah'ın ibadetine sarılırsa izzet şeref ona aittir. Zelillik, fakirlik, kötülük de günahla beraberdir. Dünyada da ahirette de öyledir.

Kişi Allah'ın rahmetine ne kadar talip ise, Allah'ın rahmeti o kadar ona ulaşır. Kişi “Acaba Allah bana rahmetle muamele eder mi etmez mi?” diye düşünürse, baksın, “Ben Allah'ın rahmetine ne kadar talibim?”

Allah-u Zülcelâl buyuruyor:
“Kim zerre kadar bir hayır işlerse onu görecektir, kim zerre kadar günah işlerse onu da görecektir.” (Zilzal,7-8)

Nasıl ki dünyada insanlar kendi aralarında alışveriş yapıyorlar, bunun gibi kul ile Allah arasında daima manevi bir alışveriş vardır.

Senin bir şeye ihtiyacın var, almak istiyorsun. Sen onun parasını cebine koymadan, onun satıldığı pazara gitmeden onu alabilir misin?

Bizim de Allah'ın rızasına ihtiyacımız var, Allah'ın cenneti, bize hazırladığı nimetleri bize lazım, onları istiyoruz. Öyleyse bizim de bunlara müşteri olduğumuzu göstermemiz lazım, pazara gitmemiz lazım, talip olmamız lazım ki Allah da onu bize versin. Allah'ın yanındaki ecir ve sevaplara talip olduğumuzu göstermemiz lazım ki bize onlar nasip olsun.

Eğer biz dersek ki, “Ya Rabbi, ben layık değilim, biliyorum kendimi Ya Rabbi! Benim param da yok, yani o ecirleri hak edecek kadar sana layık amelim yok. Ama Yarabbi ben senin kapına gelmiş dilenciyim. Senin fazlından, kereminden, umutluyum, sen bana ver, ihsan buyur Ya Rabbi” diye talip olursak, inşaallahu Teâlâ, Allah verecek…

Demin bazı insanlar birbirine giriyor, hizmete zarar veriyor dedim ya, işte onlar da deseler ki: “Ya Rabbi, ben layık değilim, biz bu hizmete layık değiliz. Şeytan bize galip geliyor, birbirimize giriyoruz. Sen bize kuvvet ver Ya Rabbi!” o zaman Allah bizi düzeltecek, şeytan ve nefse karşı kuvvet verecek, hizmetimiz de Allah'ın verdiği kuvvet ile düzene girecek inşaallah.

Allah-u Zülcelâl bizi nefsimize teslim etmesin, bizi hayırlarda kullansın inşaallah.


Sayı : 29
Büyük Kapak